TATİL DÖNÜŞÜ YAPILACAKLAR LİSTESİ

24 Ağustos 2019

Bayram tatilini birleştirenler, çocukları okula başlayacak veliler ve daha birçok kişi yaz sezonunu kapatıp şehre dönüyor. Peki tatil dönüşü sağlığımız için neler yapmalıyız?

1- Tatil ruhunu şehre taşıyın

Tatil dönüşü işe adapte olmakta zorlanma, mutsuzluk, yorgunluk ve isteksizlik karşılaşabileceğiniz başlıca sorunlar arasında yer alıyor. Bedeninizin işyerinde olduğunu ama ruhunuzun hâlâ tatilde kaldığını düşünebilirsiniz. Tatilde yaşanmamış tüm pazartesi sendromlarının adeta topluca üzerinize geldiğini de… Bu olumsuz hislerin panzehiri tatil ruhunu şehre taşımak. Bunun için hafta sonu şehirde mutlu ve iyi hissetmenizi sağlayacak mekanlar ve etkinliklere göz atmakla başlayabilirsiniz.

2- Aperitivo yapın

Milano’da iş çıkışı saatleri Aperitivo geleneği sayesinde şehirde mekanların dolup taştığı, sosyal buluşmaların pik yaptığı bir andır. Seçtiğiniz bir içeceğe ufak atıştırmalıklar ve sosyal etkileşimler eşlik eder. Yaz sonrası iş temposunun hızlanmaya başlamasıyla sorumluluklarınızın arttığı bu günlerde Aperitivo rahatlatıcı bir etki yaratıyor.  Üstelik artık bunun için Milano’ya gitmenize de gerek yok, bizim şehirlerimizde de aperitivo var. İş çıkışlarında aperitivoları kaçırmayın. Hele de hâlâ yaz havasını anımsatan teraslı mekanlardaysa…

3- Cildinizi nemlendirin

Giderek soğumaya başlayan havalar deriden su kaybının artışına yol açarak derinin kurumasına neden oluyor. Kuruyan cildiniz ve çatlayan elleriniz için Aloe jel, zeytinyağı veya argan yağı içeren ürünler kullanabilirsiniz. Cildinde yağlı bir hissi sevmeyenlere ise ciltten çabucak emilen Jojoba yağı önerilebilir. Ancak yağlı ve karma cildi olan kişiler argan yağı, Hindistan cevizi yağı gibi yüksek yağ içerikli nemlendiriciler yerine su bazlı nemlendiricileri kullanmalılar ki sivilcelenme ve akne sorunuyla karşı karşıya kalmasınlar. C vitamini, yeşil çay ve üzüm çekirdeği ekstresi gibi antioksidan ürünlerin düzenli kullanımı da cildi hem nemli tutar hem de kırışıklıkların oluşmasını geciktirir.

Yazının devamı...

HİÇBİR ŞEY YAPMAMA AKIMI

17 Ağustos 2019

Stres yönetimi ve tükenmişlikle başa çıkabilmek için Hollanda’dan dünyaya yayılan yeni bir akım var: Niksen. O da “Hiçbir şey yapmamak” anlamına geliyor

Danimarkalıların mutluluk sırrının anlatıldığı Hygge, İsveçlilerin mutlu ve dengeli yaşam sanatı Lagom ve Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı Ikigai’den sonra şimdi de Hollanda’dan tüm dünyaya yayılan yeni bir akım var: “Niksen”. Time’a haber olan, hakkında kitaplar yazılan bu “Niksen” ne derseniz; “Hiçbir şey yapmamak” veya “Boşta olmak” demek. Bu yöntemin stres yönetimi ve tükenmişlikle mücadelede işe yaradığını iddia eden uzmanlar var. Birçok kişi bayram tatilini haftaya kadar uzatıp şehirden kaçtığına, işlerden güçlerden uzaklaştığına göre aslında “Niksen”i denemek için çok da uygun bir zamandayız. “Niksen”i uygulamak etrafta dolaşmak, çevrenizi gözlemlemek ve müzik dinlemek kadar basit, tabii tüm bunlar bir amaç uğruna yapılmıyorsa! “Niksen”i uyguluyorken bir şey başarma ve üretme fikrini bir kenara bırakacağız. En basit uygulama pratiği bir sandalyeye oturmak ve pencereden dışarıyı izlemek. Bunu okuyunca aklınıza şu sıralar çok moda olan “Mindfulness” (Farkındalık) akımı gelmiş olabilir. Ama ikisi birbirinden farklı. Farkındalık şu anda var olmakla ilgili bir şeyken, niksen bir eylemin ayrıntılarına odaklanmak yerine zihninizin dolaşmasına izin vermek için zaman ayırmakla ilgili.

Stres savar uygulama

Zihnimizi rahatlatmamıza olanak sağlayan bu uygulamaya örgü örmek gibi kolay ve yarı otomatik yapabileceğimiz aktiviteler de dahil. Burada önemli olan sizi rahatlatacak şeyin ne olduğunu keşfetmeniz. Bu etrafınızı çevreleyen ağaçları izleyeceğiniz, kuş seslerini dinleyeceğiniz bir orman banyosu yapmak da olabilir, hayallerinize adımlarınızın eşlik edeceği bir yürüyüş de… Bir şükran mektubu yazmak bile “Niksen” uygulaması olarak geçiyor. Uzmanlar “Niksen”in stres savar bir uygulama olduğunu, anksiyeteyi azalttığını ve yaşlanma sürecini yavaşlattığını gösteren araştırmaların olduğunu söylüyor. Bir diğer faydası ise zihninizi boşalttığınız bu sürecin sonunda yaratıcı yeni fikirlerin ortaya çıkması. Yani kafamızda çözümünü bir türlü bulamadığınız bir problemle karşı karşıya olduğumuzda da yardımımıza koşuyor.

Haftada bir akşam

Ödevimiz hiçbir şey yapmamak olduğunda kulağa oldukça kolay geliyor. Ancak her an bir şey düşünmeye, üretmeye, aktif olmaya alışmış bir insan için ilk denemede oldukça zorlayıcı olabiliyor. Tabii her şeyde olduğu gibi burada da dozu tutturmak önemli. Bilimsel literatür zihnimizi sürekli başıboş bırakmanın tazelenme hissinden çok dalgınlığa yol açabileceği gösteriyor. Uzmanlara göre de “Niksen”den en iyi şekilde yararlanabilmek için aktif yaşam tarzımız ile kafamızı boşalttığımız anları dengelememiz gerekiyor. Başlangıçta “Niksen”e her gün birkaç dakikanızı ayırmanız yeterli. İdeal olanı ise haftada bir, herhangi bir randevunuzun veya yükümlülüğünüzün olmadığı bir akşamı “Niksen” için ayırmanız.  

 

Yazının devamı...

Sütteki tehlikeye evde analiz

3 Ağustos 2019

Genç araştırmacılar içtiğimiz süt içinde kansere yol açabilen aflatoksin maddesinin varlığını tespit edebilen, evde bile kullanılabilecek kağıt tabanlı bir biyosensör geliştirdi

Sağlık teknolojileri hızla gelişiyor. Bu gelişmelerden biri de genç bir araştırmacı olan Kuter Erdil tarafından Lozan’da uluslararası bir kongrede bilim camiasına sunuldu. Erdil kendisi gibi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Elektrik Elektronik Mühendisliği Yüksek Lisansı yapan Öznur Mete ile birlikte bir biyosensör geliştirdi. Amaçları sütte aflatoksin maddesinin varlığını çok ucuz, ev ortamında da kullanılabilecek, kağıt tabanlı küçük bir biyosensör ile tespit edebilmek. Aflatoksin, karaciğer kanseri gibi çeşitli kanserlerin oluşumuna yol açabilen bir madde… Şimdiye kadar içtiğimiz sütte aflatoksin olup olmadığını ölçen cihazlar elbette vardı. Ancak bu cihazlar oldukça pahalı ve laboratuvar ortamında kullanılabilen cihazlardı. Erdil ve Mete ise bu analizin  ulaşılabilir hale gelmesi, herkesin evinde çok ucuz bir maliyetle yapabilmesi için bu biyosensör üzerinde çalışıyor. Geliştirdikleri şey aslında ufacık bir kağıt… Kağıdın içinde aflatoksini tutan bir madde var. Sütte aflatoksin varsa kağıda tutunup bükülme yaratıyor. Böylece varlığı tespit ediliyor. Bu zararlı maddenin sütteki miktarı çoksa bükülme de çok fazla oluyor. Bu da o sütü asla içmemeniz gerektiğini size söylemiş oluyor. TÜBİTAK destekli bu proje 2021 yılında sonlanıyor. Yani cihazın kullanılabilir bir forma gelmesine çok da zaman kalmadı.

Gluten analizi

Projenin danışmanlarından olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Özgür Gül, benzer bir sistem üzerinde gluteni ölçmek amacıyla çalıştıklarını anlatıyor. Gıdadaki az miktarda glutenin varlığı bile bazı insanları ciddi şekilde rahatsız ediyor. Düşünsenize bu biyosensör geliştirildiğinde gideceğiniz restoranda gelen yemeğin veya tatlının içinde gluten var mı yok mu, miktarı az mı çok mu anlamak mümkün olacak. Hem de yanınızdaki ufacık bir biyosensörle… Bunlar gibi sayısız gelişme yaşanıyor aslında ve hepsi bizi etkiliyor. Örneğin Dr. Gül genetik alanındaki gelişmelerin tedavide alınacak olumlu yanıtı büyük oranda etkilediğini anlatıyor. Gül “Artık bir damla kandan 3 bin-5 bin gen değerlendirilebiliyor” diyor. Bu bilgilere göre de çeşitli kanserlerin tedavisi esnasında hangi ilacın bize en iyi geleceğini bile anlayabildiğimizi söylüyor.

Hastane hastaya gidecek

Kağıt tabanlı biyosensör projesinin bir diğer danışmanı olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yiğit Dağhan Gökdel tıp teknolojileri geliştiren kişiler olarak, hastayı hastaneye değil de hastaneyi hastanın ayağına getirmeye çalıştıklarını anlatıyor. Sağlık teknolojilerindeki gelişmelerin gelecekte ne gibi yansımaları olabileceğini de Dr. Gökdel ile konuşuyoruz. Dr. Gökdel gelecekte hastaneye daha az gideceğimizi söylüyor ve “Bir web sitesi üzerinden belki de yapay zekayla hastalığımız teşhis edilebilecek ve hangi ilacı almamız gerektiğini öğrenebileceğiz” diyor. Günümüze göre daha çok ameliyatın robotik cerrahi ile yapılacağını öngörüyor. Gıda analizlerinin de çok daha kolay ve pratik olacağından bahsediyor. Düşünsenize gelecekte yiyeceğimizi, içeceğimizi alacağız, cebimizden minicik biyosensörü çıkaracağız ve gıdaya dokunduracağız. Bir problem var mı yok mu yemeden, içmeden öğrenebileceğiz. 

 

Yazının devamı...

Sütteki tehlikeye evde analiz

2 Ağustos 2019

Genç araştırmacılar içtiğimiz süt içinde kansere yol açabilen aflatoksin maddesinin varlığını tespit edebilen, evde bile kullanılabilecek kağıt tabanlı bir biyosensör geliştirdi

Sağlık teknolojileri hızla gelişiyor. Bu gelişmelerden biri de genç bir araştırmacı olan Kuter Erdil tarafından Lozan’da uluslararası bir kongrede bilim camiasına sunuldu. Erdil kendisi gibi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Elektrik Elektronik Mühendisliği Yüksek Lisansı yapan Öznur Mete ile birlikte bir biyosensör geliştirdi. Amaçları sütte aflatoksin maddesinin varlığını çok ucuz, ev ortamında da kullanılabilecek, kağıt tabanlı küçük bir biyosensör ile tespit edebilmek. Aflatoksin, karaciğer kanseri gibi çeşitli kanserlerin oluşumuna yol açabilen bir madde… Şimdiye kadar içtiğimiz sütte aflatoksin olup olmadığını ölçen cihazlar elbette vardı. Ancak bu cihazlar oldukça pahalı ve laboratuvar ortamında kullanılabilen cihazlardı. Erdil ve Mete ise bu analizin  ulaşılabilir hale gelmesi, herkesin evinde çok ucuz bir maliyetle yapabilmesi için bu biyosensör üzerinde çalışıyor. Geliştirdikleri şey aslında ufacık bir kağıt… Kağıdın içinde aflatoksini tutan bir madde var. Sütte aflatoksin varsa kağıda tutunup bükülme yaratıyor. Böylece varlığı tespit ediliyor. Bu zararlı maddenin sütteki miktarı çoksa bükülme de çok fazla oluyor. Bu da o sütü asla içmemeniz gerektiğini size söylemiş oluyor. TÜBİTAK destekli bu proje 2021 yılında sonlanıyor. Yani cihazın kullanılabilir bir forma gelmesine çok da zaman kalmadı.

Gluten analizi

Projenin danışmanlarından olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Özgür Gül, benzer bir sistem üzerinde gluteni ölçmek amacıyla çalıştıklarını anlatıyor. Gıdadaki az miktarda glutenin varlığı bile bazı insanları ciddi şekilde rahatsız ediyor. Düşünsenize bu biyosensör geliştirildiğinde gideceğiniz restoranda gelen yemeğin veya tatlının içinde gluten var mı yok mu, miktarı az mı çok mu anlamak mümkün olacak. Hem de yanınızdaki ufacık bir biyosensörle… Bunlar gibi sayısız gelişme yaşanıyor aslında ve hepsi bizi etkiliyor. Örneğin Dr. Gül genetik alanındaki gelişmelerin tedavide alınacak olumlu yanıtı büyük oranda etkilediğini anlatıyor. Gül “Artık bir damla kandan 3 bin-5 bin gen değerlendirilebiliyor” diyor. Bu bilgilere göre de çeşitli kanserlerin tedavisi esnasında hangi ilacın bize en iyi geleceğini bile anlayabildiğimizi söylüyor.

Hastane hastaya gidecek

Kağıt tabanlı biyosensör projesinin bir diğer danışmanı olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yiğit Dağhan Gökdel tıp teknolojileri geliştiren kişiler olarak, hastayı hastaneye değil de hastaneyi hastanın ayağına getirmeye çalıştıklarını anlatıyor. Sağlık teknolojilerindeki gelişmelerin gelecekte ne gibi yansımaları olabileceğini de Dr. Gökdel ile konuşuyoruz. Dr. Gökdel gelecekte hastaneye daha az gideceğimizi söylüyor ve “Bir web sitesi üzerinden belki de yapay zekayla hastalığımız teşhis edilebilecek ve hangi ilacı almamız gerektiğini öğrenebileceğiz” diyor. Günümüze göre daha çok ameliyatın robotik cerrahi ile yapılacağını öngörüyor. Gıda analizlerinin de çok daha kolay ve pratik olacağından bahsediyor. Düşünsenize gelecekte yiyeceğimizi, içeceğimizi alacağız, cebimizden minicik biyosensörü çıkaracağız ve gıdaya dokunduracağız. Bir problem var mı yok mu yemeden, içmeden öğrenebileceğiz. 

 

Yazının devamı...

Tercih dönemi kabus olmasın

27 Temmuz 2019

Beklentilerin gerçekçi olması, seçenekleri çoğaltmak ve puanınızı başkalarıyla kıyaslamamak tercih döneminde sizi rahatlatacak

Uykusuz geceler, azalan sosyal yaşam gibi zorlu bir sınav döneminin sonuna gelindi. Ailecek tam “Oh be rahatladık” diyecektiniz ki yeni bir stres kapınızda: “Tercihlerimi nasıl yapmalıyım?”. Bu dönemde eğitim alacağı üniversiteyi seçecek gençlerin “Hangi üniversitede ve bölümde okuyacağım?”, “Hangi şehirde yaşayacağım?” gibi sorularla akılları epey karışık. Aileler stres düzeyini daha da artırıyor. Oysa bu karar gençlerin hayatında çok önemli bir dönüm noktası olacak. Unutulmamalı ki bu kritik dönemde aileler büyük bir sorumluluk üstleniyor. Yönlendirici değil bilgilendirici, ısrarcı değil ikna edici olmaları gerekiyor. Örneğin “Bu bölümü yazmalısın” demek yerine bir bölümün gerçekten daha avantajlı olduğunu düşünüyorlarsa, o bölümden mezun olmuş iyi konumda çalışan biriyle çocuklarının tanışmasını sağlayabilirler.

İlgisine göre yönlendirin

Aile bireyleri tarafından diğer kişilerle kıyaslanması da gencin yoğun bir strese maruz kalmasına yol açıyor. Üniversitede öğretim üyesi de olan biri olarak, popüler bölümler yerine çocuğunuzu ilgi ve yeteneklerine göre bir bölüme yönlendirmenizin, uzun vadede ona çok daha büyük başarıların kapısını açacağını söyleyebilirim.  Tercih dönemi stresini azaltmada, seçenekleri çoğaltmak da etkili oluyor. Gençler veya aileleri belirli bölümlere veya üniversitelere saplantılı olabiliyor. Bu tercih döneminin stresli geçmesine yol açıyor. Üstelik puanınızla isteğiniz örtüşmediğinde mutlu ve başarılı olabileceğiniz birçok farklı fırsatı da kaçırmış oluyorsunuz. Esnek düşündüğünüzde ve alternatifler ürettiğinizde ise stresle başa çıkmada etkili bir silahınız oluyor. Tabii alternatifleri ekonomik koşulları da göze alarak çoğaltmak önemli! Gençlerin, ailelerinin ücretini ödeyemeyeceği bir üniversiteyi yazmak istemesi de ailenin stresini artırıyor.

Gençlere tavsiyeler

Gençler bu tercihin kariyeriniz açısından çok önemli olduğunu bildiğiniz kadar bunun hayatın sonu olmadığını da bilin. Önemli olan kişisel özelliklerinize, yeteneklerinize uyan bir bölüm seçmek.. Seçeceğiniz üniversitenin, vizyonunuza ve gelişiminize katkı sağlayacak bir yer olması… Bunlar üzerinde düşünürken kendinizi tercih psikolojisinden uzaklaştırabileceğiniz aktivitelere vakit ayırın. Örneğin arkadaşlarınızla konsere gidin. Kampüsleri gezmeyi, gittiğinizde hedeflediğiniz bölümdeki akademisyenlerle tanışıp sohbet etmeyi de ihmal etmeyin.

 

Yazının devamı...

Şizofreniye toplum içinde tedavi

20 Temmuz 2019

Şizofreni Dernekleri Federasyonu Başkanı Doç. Dr. Haldun Soygör şizofreni tedavisinde toplumsal kapsayıcılığın çok önemli bir yeri olduğunu söylüyor

Birçoğumuz şizofreni ile ilk olarak “Fight Club” filminde tanıştık. Nobel ödüllü bir matematikçi olan John Nash’in hayatını konu alan “Akıl Oyunları” filmi ile tanıklığımız devam etti. Daha birçok popüler film var şizofreninin bir insanın hayatını nasıl etkilediğini görebileceğimiz. Peki şizofreniyle ilgili güncel yaklaşımlar nasıl? Bu sorunun cevabı geçtiğimiz ay sonunda Uluslararası Toplum ve Şizofreni Kongresi’nde konuşuldu. Dünyanın çeşitli yerlerinden profesyonel kişiler ve hasta yakınları kongrede konuşmalar yaptı. Biz de kongreden yola çıkarak Şizofreni Dernekleri Federasyonu Başkanı Doç. Dr. Haldun Soygör ile konuştuk. Soygör’ün en önemli vurgusu, şizofreni tedavisinin toplum içinde yapılması gerektiğiyle ilgili dünyadaki tüm otoritelerin hem fikir olduğuydu. Soygör, şizofreni rahatsızlığı olan insanların toplumdan yalıtılmalarının doğru bir yöntem olmadığını söyledi. Hastaların normal hayatın akışı içinde olabildiğince eğitimlerine veya üretkenliklerine devam ederek tedavi edilmesi gerektiğinin altını çizdi. Elbette bunun için hepimize düşen bir sorumluluk var: Kapsayıcı olmak! Çünkü şizofreni tanısı konan insanlar toplumla kaynaşmakta zorlanıyor. Bu nedenle Soygör “İnsanları rahatsızlıklarına, eksikliklerine göre damgalayan, horlayan, dışlayan bir toplum olmaması gerekir. Toplumda çoğunluk olanların kendilerine normal, diğerlerine anormal demesi doğru değil. Bu toplumun kapsayıcılığını bozuyor” diyor.

Her ay aile buluşması

Şizofren tanısı konmuş kişilerin “saldırgan” kişi olarak damgalandığını da anlatıyor Soygör. “Oysa cinayetleri işleyen, şiddet uygulayan insanların çoğu toplumda ‘normal’ saydığımız insanlar… Örneğin atom bombasını atan bir şizofreni hastası değildi!” diyor.  Şizofreni tanısı konan kişilerin dışlanmasını, izole edilmesini önlemek adına Şizofren Dernekleri Federasyonu 10 yıl kadar önce şizofreni hastalarının çalıştığı Mavi At Kafe’yi kurdu. Kafe 10. yılını tamamladı. Bu 10 yılda kafenin çok sayıda olumlu etkisi görülmüş. Örneğin birçoğu çalışabildiğini görünce yüreklenmiş. Bu sayede başka yerlerde çalışmaya başlayan çok kişi olmuş. Soygör “Daha üretken olmaya, toplumun içinde yer alabilmeye, arkadaşlık kurabilmeye başladılar” diyor. Kafede her ay aile buluşmaları da oluyor. Benzer sorunları yaşayan aileler böylece kendilerini daha rahat hissediyor ve hastalıkla baş etme konusunda bilgileri artıyor. Balıkesir’de de bir Mavi At Kafe kuruldu.  Soygör “Mavi At Kafe’lerin çoğalması hastalar ve yakınları açısından çok önemli” diyor. Ancak normal işletmeler gibi vergi, kira, stopaj ödediklerine de değiniyor. Dezavantajlı gruplara iş olanakları sağlayan sosyal kooperatiflerle ilgili Türkiye’de bir yasa olmadığını söylüyor Soygör. “Yurt dışındaki gibi bunun bir yasası olsa, belli vergilerden muaf olmak gibi bir takım pozitif ayrımcılıklar yapılabilir” diye de önerisini sunuyor.

 

Yazının devamı...

'Sağlıkta, haber obezitesi yaşıyoruz'

13 Temmuz 2019

Avrupa Gıda Bilgi Konseyi İletişim Direktörü Nimali Samarasinsha sağlık ve beslenme ile ilgili haberler için “Sahte haber çağındayız. Adeta haber obezitesi yaşıyoruz” diye uyardı.

Yazıya başlamadan Google’a “Beslenme” yazdım. 46 saniye içerisinde 55 milyon 600 bin sonuç çıktı. Türkiye’deki istatistiki verilere göre Google’a “Beslenme” kelimesini yazdığımızda 2015 yılında 15 milyon sonuç çıkıyordu. Yani dört yılda 40 milyonu aşkın yeni sonuç ile karşı karşıyayız. Ancak bu artış toplum sağlığı açısından daha iyi bilgiler anlamına gelmiyor. Çünkü ne yazık ki sağlık ve beslenme ile ilgili haberlerin büyük bir çoğunluğu pek de “sağlıklı” değil. Bunun birçok nedeni var: Bilim insanlarının yaptıkları çalışmaları doğru anlatamaması, popüler olmak adına sonuçları çarpıtabilen uzmanlar ve sosyal medya fenomenleri, daha çok tık almak adına atılan manipülatif haber başlıkları… Bunlar, Dünya Bilim Gazetecileri Federasyonu tarafından İsviçre’nin Lozan kentinde “Bilim Gazeteciliğinde Yeni Zirvelere Ulaşmak” temasıyla düzenlenen konferansta konuşuldu. The Guardian, Le Monde, Financial Times gibi medya kuruluşlarının temsilcilerinin katıldığı konferansın ana konularından biri de sağlık ve beslenme haberleriydi. Konferansta Sabri Ülker Vakfının ev sahipliğinde sağlık haberlerinde bilgi kirliliği ile nasıl mücadele edilebileceğinin ele alındığı bir oturum da düzenlendi.

Habere güven azalıyor

Oturumda konuşan Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm Mutuş, Reuters Institute tarafından hazırlanan 2019 Dijital Haber Raporu’nun sonuçlarına da değindi. Mutuş, “Rapor toplumun hem geleneksel hem sosyal medyada doğru bilgiye ulaşma ihtiyacının yükseldiğini ancak haberlere güvenin azaldığını ortaya koyuyor. Rapora göre haberlere genel güven yüzde 42’ye gerilemiş durumda. Türkiye’ye bakıldığında ise toplumun yüzde 40’ı sosyal medyadan edindiği haberlere güvenirken, toplumun yüzde 33’ü haber edinmek, bilgi almak için Instagram’ı kullanıyor” dedi. Oturumun bir diğer konuşmacısı Avrupa Gıda Bilgi Konseyi (EUFIC) İletişim Direktörü Nimali Samarasinsha uzman olmadığı halde dijital medyada sağlıkla ilgili paylaşımlar yapan influencer’lara karşı uyardı. Sahte haber çağında olduğumuzu ve adeta haber obezitesi yaşadığımızı vurgulayan Samarasinsha “Son yıllarda sosyal medyada sağlıkla ilgili bilgilerde patlama yaşandı. Bu konuda hiçbir eğitimi ve uzmanlığı olmayan kişiler paylaşımlar yapıyor. Onların paylaştığını da takipçileri paylaşıyor. Bu paylaşımların büyük bir çoğunluğunun bilimsel desteği yok. Bazı influencer’lar tamamen sponsorların istediği şekilde paylaşım yapıyorlar. Influencerların paylaştığı bilgi uzmanlarınkinden milyonlarca fazla. Bütün bunlar yanlış bilgilenmelere sebep oluyor” dedi.

Medyatik doktorlar problemi

Bilim Medya Merkezi (Science Media Center) Başkanı Fiona Fox da oturumun konuşmacıları arasındaydı. Fox medyatik doktorların bütün dünyanın problemi olduğunu söyledikten sonra “Eskiden aşırı yağ tüketmek zararlıdır denilirdi; şimdi ‘Yağ yiyin’ diye Times’a kapak oluyor. Şeker zararlı denirdi, birileri çıkıp rahatça ‘Şeker yiyebilirsiniz’ diyor. Araştırmadan haber yapanlar bu bilgileri paylaşıyor. Bu tür haberlerin kaynağı bilimsel olmayan, kitap yazıp popüler olmak isteyen medyatik doktorlar. Biz bu konuda uyarı yapıp Times’ın gerçeği görmesini sağladık ve ‘Yağ sağlıklıdır’ diyen kapağını değiştirdik” dedi. Uzmanlara göre bu problem bağımsız bilim komitesi olan referans kurumların bilgilendirici rol üstlenmesi ile kısmen çözülebilir. Sabri Ülker Vakfı da Türkiye’de bunu başarmayı hedefliyor.

Yazının devamı...

Dirençli mikroplara aşılar

6 Temmuz 2019

Ekibiyle dünyada milyonlarca insanın hayatını kurtaran aşıları geliştiren profesör Rino Rappuoli çalışmalarını anlattı

Bugüne kadar aşıyla önlenebilir 30 hastalıktan 22’sine karşı aşı geliştiren GSK’nın, Aşı Ar-Ge Global Başkanı Prof. Rino Rappuoli ve ekibi menenjite yol açan bakteri grubunun bir alt türüne karşı geliştirdiği aşıyla bilim dünyasında yankı uyandırdı. Çünkü bu aşı yepyeni bir teknolojiyle geliştirildi. Yüzlerce yeni aşıya öncülük edebilecek bu teknolojiyle bir paradigma değişikliği yaratması Prof. Rappuoli’nin bu yıl Robert Koch Ödülü’nü kazanmasını da sağladı.

Prof. Rappuoli’ye ilk olarak aşıların geçmişten günümüze hayatımızı nasıl değiştirdiğini soruyorum. O da bundan sadece yüz yıl öncesinde, insan ömrünün 50 yıldan az olduğunu, çoğu insanın enfeksiyonlardan dolayı çok genç yaşta öldüğünü anlatarak başlıyor. Günümüzde ise ortalama yaşam süresinin 80 yıla kadar ulaştığını söylüyor ve ekliyor: “Enfeksiyon hastalıklarının üstesinden gelerek, ortalama yaşam süresinde 30’dan fazla yıl kazandık. Yaşam beklentisindeki bu kazancın sebebi çoğunlukla aşılar, antibiyotikler ve hijyen seviyesinin artması olarak gösteriliyor. UNICEF ve Dünya Bankası’na göre sadece temiz su, aşıların hayat kurtarıcı özelliğiyle yarışabiliyor. Aşılama ile her yıl 2-3 milyon ölüm engelleniyor. Aşılama sayesinde her yıl 750 bin çocuk sakatlık riskinden kurtuluyor”. Ekibi ile menenjite yol açan ve daha önce korunamadığımız bir bakteri alt türüne karşı korunmamızı sağlayan aşısı hakkında da bilgi alıyorum Prof. Rappuoli’den. “Revers vaksinoloji” dediği bu yeni bilimsel yaklaşımın yüzlerce yeni aşının bulunmasına öncülük edebileceğini anlatıyor. Bu yeni yöntemde hastalığa neden olan bakteri veya virüsleri çoğaltmaktan ziyade, patojenin genetik yapısı hakkındaki dijital bilgileri kullanıyorlar. Gen haritalama teknolojisiyle birlikte kullandıkları bu yöntemde hastalığa neden olan bakteri veya virüsün genleri araştırılıyor.

Gelecekte neler olacak?

Prof. Rappuoli aşılarla ilgili gelecekte ne gibi gelişmelerle karşılaşacağımız konusunda da bilgilendiriyor: “Günümüzde, her yıl en az 700 bin insan, antibiyotiklere artık yanıt vermeyen enfeksiyonlar nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu sayının 2050 yılına kadar yılda 10 milyon kişiye ulaşmasından endişe ediliyor. Günümüzde kanserin yılda 9.6 milyon ölüme yol açtığını düşünecek olursak, riskin ne kadar büyük olduğu görülebilir. Antibiyotiklerle birlikte pek çok bulaşıcı hastalığı yenmeye ve yok etmeye destek olan aşılar, antimikrobiyal direncin kontrolüne büyük katkı sağlayabilir. Biz de; menenjit (staphylococcus aureus), tüberküloz, bel soğukluğu (gonokok), dizanteri (Shigella) ve Salmonella gibi yüksek öncelikli antimikrobiyal direnç gösteren çeşitli patojenler üzerinde çalışıyoruz. Bu aşıların pek çok hayatı kurtarmanın yanında antibiyotiklere dirençli genel bakteri yükünün azalmasına da katkı sağlaması bekleniyor”. Prof. Rappuoli ekibiyle, HIV, KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) ve RSV (Respiratuar Sinsityal Virüs) gibi farklı hastalıkların önlenmesine yönelik yenilikçi aşılar geliştirmeyi de hedeflediklerini paylaşıyor.

Yazının devamı...