Patates çiftçilerinin hava tahmini

29 Haziran 2014

Günümüzde en doğru hava tahminlerinin geçerliliği iki haftayla sınırlıyken Perulu çiftçilerin yıldızlara bakarak üç ila dokuz aylık tahminleri nasıl doğru çıkabiliyor?

Peru’da patates çiftçileri 1600’lerin başından beri haziranın sonunda dağlara çıkarak dokuz aylık hava tahmini yapıyor. Bu hava tahminlerinde başarı oranı çok ama çok yüksek.
Evet, Güney Amerika’daki And Dağları’nda çiftçiler haziran sonlarına doğru gecenin bir yarısında iklim tahmini yapıyor. Perulu patates çiftçileri zirvelerde şafak sökmeden hemen önce sadece Pleiades isimli bir yıldız kümesinin (Süreyya Takımyıldızı) varlığını gözlemek için kuzeydoğuya bakıyor.
Eğer Pleiades parlaksa, ekim-mart arasındaki yağışlı mevsim, yani gözlemden sonraki üç ila dokuz ayı kapsayan dönem çok yağışlı geçecek demek. Bu, gelecek sonbahardaki patates hasadının iyi olacağı anlamına geliyor. Pleiades sönük ve az sayıda yıldızıyla belirmişse, çiftçiler normalden kurak koşulları, dolayısıyla da zayıf bir patates hasadını öngörür. Bu durumda çiftçiler, normal ekim dikim takvimlerini ve ekeceği ürünü değiştirme yoluna gider.

İlginç bir denklem
Patates çiftçilerinin tahminlerinin oldukça tutarlı olduğu antropolojist Ben Orlove ile iklim bilimciler John Chiang ve Mark Cane tarafından ortaya konmuş. Günümüzde en doğru hava tahminlerinin dahi geçerliliği iki haftayla sınırlıyken çiftçilerin sadece yıldızlara bakarak gelecekteki üç ila dokuz aylık dönem için yaptığı tahminler nasıl doğru çıkabiliyor?

Yazının devamı...

Siz de bu metne imza atın

15 Haziran 2014

İstanbul’un bu yaz da susuz kalmaması için başlattığım kampanyaya sizin de imzanızla destek vermenizi bekliyorum

Günümüzde “İstanbul’un barajlarında 60 günlük su kaldı” tekerlemesini sık duyar olduk. Bu tekerleme İstanbul’u sellere teslim eden yağışlara rağmen değişmedi çünkü caddeleri dereye, meydanları da göle çeviren şiddetli yağışlar İstanbul’un barajlarında ancak yüzde 1.5 gibi bir artışa neden olabildi. “Mevzi” denen yağışların sadece bir kısmı barajlara denk geldi; diğerleri önce şehirlerdeki beton yüzeylerden kanalizasyona sonra da denize akıp gitti. Yani bu sene ne tarım ürünlerini ne de yağmur suyunu doğru dürüst hasat edebiliyoruz.
İstanbul’da suyun israf edilmeden çok iyi yönetilmesi gerekiyor. Bu nedenlerden dolayı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Kadir Topbaş’a, İSKİ Genel Müdürlüğü’ne ve tüm İstanbullulara hitaben aşağıdaki kampanya metnini kaleme aldım ve destek vermenizi bekliyorum.

Susuz kalmayalım
Bu yaz İstanbul çeşmelerinde su akmazsa ne olur? Bu çok uzak bir olasılık değil. İSKİ verilerine göre; 2013 yılının mayıs ayında yüzde 87 oranında dolu olan barajların bu sene yüzde 28’i dolu. Geçen sene yüzde 87 olan doluluk oranı temmuz ayında yüzde 64’e kadar düşmüştü. Bu sene de temmuz ayında İstanbul’daki barajlarda doluluk oranının önemli ölçüde düşme tehlikesi var. Havalar ve su kullanımımız böyle giderse başımız dertte! Kuraklık için ne yapılacaksa onu şimdi yapmalıyız.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’tan alta imza atmış bütün vatandaşlar adına ve bir hoca olarak talebim:

Yazının devamı...

Başka bir afet yönetimi şart

25 Mayıs 2014

Soma’daki trajedinin görünmeyen tarafındaki eksiklikleri anlayabilsek ülkemizde başka bir afet ve acil durum yönetimi mümkün olabilecek

Soma’daki maden faciasından hemen sonra öne çıkan konular bilgisayar, gaz sensörü, maske, sığınma odası gibi görünen taraftaki teknolojik eksikler oldu. Ya da facianın nedeni trafo, yani yine teknoloji olarak ilan edildi. Aslında mesele sadece teknoloji değil; olayın görünmeyen tarafında onu kullanamayan zihniyet, liyakat ve ehliyet eksikliği olduğunu bir anlayabilsek ülkemizde de başka bir afet ve acil durum yönetimi mümkün olabilecek.

Uzay teknolojisini getirsek ne yazar?
En büyük problemlerimizden biri teknoloji hayranlığımız, yani teknoloji fetişizmidir. Öyle ki ülkemizde alan uzmanı olmadan bilgisayar, elektronik vb. mühendisleri tarafından hazırlanan algoritmalar, bilgisayar programları ve kurulan sensörlerden oluşan projelerden çok şey bekliyoruz. Böylece AFAD ve AKOM müdürlüklerini uzay üssü gibi merkezlere dönüştürüyoruz.
“Soma madeninde bilgisayar, sensörler, yaşam odası, iş güvenliği uzmanı vb. yokmuş” diyenlere “Bunlar icat olmadan önce madenlerde her gün kaza mı oluyordu?” diye de sormalı. Soma madeninde söylenenlere göre zaten “çıkan kömür elle tutulamayacak kadar sıcakmış” ve işçiler bu konuda da amirlerini uyarmış ama ne olmuş? Yani neymiş, bu iş sadece şeklen bilgisayar, algoritma, sensör ve uyarma işi değil; bu iş daha çok bir zihniyet / bilgi / kalite işidir.
Büyük kaynakların ve zamanın heba edildiği bu tür teknolojiler gösterişten öteye bir işe yaramıyor. Sonuç olarak Türkiye’de insandan daha çok teknolojiye yatırım yapılıyor ama geldiğimiz nokta ortada. Aynı zamanda katma değer üretemediğimiz teknolojinin mezarlığı olduk. Şimdi “Bilgisayar programı, algoritmalar hazırlıyoruz; düğmeye basınca afetlerde kimin

Yazının devamı...

Olmayan güvenli yaşam kültürümüz

18 Mayıs 2014

Türkiye afet ve acil durum yönetiminin bilimsel bir uzmanlık konusu olduğunu hâlâ kabul etmiş değil

Şayet afet ve acil durumlarda kriz yönetimini doğru biliyor olsaydık Soma’daki faciada kurbanların yakınları “bilgi, bilgi” diye yalvarmazdı.

Birçok afet, acil durum ve kazada olduğu gibi Soma’daki son maden faciasının nedenlerini incelemek için de önce çocukluğumuza inmemiz gerekir. Bir toplumda güvenli yaşam kültürü ve utanma “Ona dokunma cısss!” demeye, duymaya başladığımız andan itibaren başlar ve eğitimle gelişip yerleşir.
Olayın sıcaklığıyla hemen işletme sahibini, bakanları hatta tümüyle hükümeti suçlayabiliriz. Fakat ülkemizde hep olup giden bu tür olaylara baktığımızda onların sadece herhangi bir parti, şirket ya da sektörle ilişkili olmadığını görürsünüz. Diğer bir deyişle, güvenli yaşam kültürsüzlüğü ve yüzsüzlük ülkemizde uzun yıllardır kanayan toplumsal bir problemdir.
Güvenli yaşam kültürünün olmadığı bir ülke olarak, emniyet şeritlerini dolduran, kemerini bağlamayan, direksiyonda telefonla konuşan, gaz kaçağını kibritle kontrol eden, trafikte makas atan, elektrik sigortasına bozuk para sıkıştıran, günde beş paket sigara içen, doktora gitmeden kulaktan dolma ilaç kullanan insanlar konusunda pek zenginiz. Belki de kendisine faydası olmayan bu insanların bir kısmına çocuklarımızı, kurumlarımızı, şirketlerimizi, yönetimimizi ve güvenliğimizi de teslim etmişiz. Diğer bir deyişle aslında ülkemizdeki en büyük afet, işlerin ehline verilemiyor
ve kişilerin hak etmediği makama oturmaktan utanmıyor olmasıdır.

Yazının devamı...