İLİŞKİDE YAKINLIK UZAKLIK AYARI

14 Ocak 2010

İki kişi arasındaki yakın ilişkinin tanımında; her ikisinin de karşılıklı sevgi ve ilgi görme ihtiyaçlarını tatmin edebildiği bir yakınlıktan; bunun yanında da bireysel büyüme ve gelişmeye izin veren bir mesafeden bahsedilir. Bu yakın ve ayrı olmayı becerebilme kapasitesi çok erken dönemlerdeki en yakın olunan kişilerle olan olumlu ilişki deneyimlerine dayanır. Eğer kişinin olumsuz bağlanma deneyimleri olmuşsa, sonraki ilişkilerinde de, ne birlikte yaşayabilen ne de ayrı kalabilen, huzursuz bir yapıya sahip olur.
Büyük olasılıkla bu karşılıklı evlilik bağları, denge zorluklarını getirecektir. Bu kişilerin önceden edindikleri ve devam eden algılarından kaynaklanmış olan, ilişkide çok yakın veya çok uzak olma korkuları mevcuttur. Her iki durumda da incinme/incitilme ve benlikle ilgili kaygılar ortaya çıkacaktır.

İlişkinin probleme dönüşmesi
İlişkideki bir kişi için fazla yakın olan ve basılmışlık hissettiği aralık, diğeri için çok uygun olabilir ya da aksi olduğunda diğeri, eşinin kendisinden uzaklaştığını düşünebilir. “Beni eskisi kadar sevmiyorsun artık!” ya da “Beni seviyor musun?” gibi cümleler bu aralığın daha yakın olması ihtiyacının iyi niyetli ifadesidir.
Bununla birlikte, diğer kişi bu ifadelere mesafeli ve kayıtsız olduğunda, ne yapacağını bilemeyen eşler ortaya çıkar. İlişki aralığını ayarlama çabası, farkına varılmadan uzun süreli geliş ve gidişlere, yakınlaşma ve uzaklaşmaya, mücadele, çekişme ve çatışmalara yol açabilir. İlişkideki devinim bu anlamda değerlendirilmezse, kişiler bir diğeri tarafından anlaşılmadığını ve ne yaparsa yapsın anlaşılamayacağını düşünür ve çaresizlik hisseder.

‘Uygunluk’ acı da verebilir
Bireyler birlikte olduklarında, ‘ilişki aralığı’nın uygunluğunda, uyumluluktan söz edilebilir. Ancak bu ‘uygunluk’ her zaman zenginleştirici ve neşe verici değildir; acı verici ve yıkıcı da olabilir. Gelişim teorisine göre; yeni doğanlar, çocuklar ve ergenler yapısal olarak oldukça esnektirler ve kolay şekil alabilirler. Diğer kişilerin huzursuzluk verip zihinlerini karıştırmalarına karşı şüphecidirler. İşte bu zamanlarda, anlamlı ilişki deneyimlerini temel alan bir ilişki aralığı mesafesi, niteliği ve repertuarı geliştirirler. Yetişkinlikteki sıkıntılı zamanlarda, bu temel durumun bazı özellikleri tetiklenir ve yeniden harekete geçebilir.

Yazının devamı...

SADAKAT MASUM DEĞiLDiR

31 Aralık 2009

Kelime anlamı hepimizce malum olan sadakat, ‘evliliğin kurumsal ilişkisi’ de dahil, bütün ilişkilerde söz konusudur. Sadakat önemlidir, ancak ilişkinin bileşenlerinden sadece biridir.
İki kişi bir araya gelip ilişkiye geçtiğinde, bireysel dinamikler, sosyal, biyolojik özellikler, öğrenmişlikler, o ana özgü istekler, ihtiyaçlar, beklentiler ve refleksler gibi birçok bileşenin de bir araya gelmesi söz konusudur. Bu bağlamda aslında, her ilişki kendi dengesini oluşturur. Bu dengenin içinde, sadakat bileşeninin ne ağırlıkta olacağı, nasıl algılandığı ve açılımlandığı, yine her çift ve bireyin kendine özgü alanında belirlenir.
Ancak, ilişkideki iki kişiden birisi, sadakate dair farklı algıda ya da yorumda bulunduğunda, problemler ortaya çıkar. Sözde aldatma problemlerinde, kimin kimi, nasıl, niye aldattığı çoğu zaman o kadar da kolay belirlenemez. Bu anlamda da, suçlu - suçsuz, aldatan - aldatılan ayrımı bazen bulanık bir ifade olarak, sadece insanların, ilişki içinde daha fazla sıkışmasına, çaresizlik hissetmesine ve bu tanımla ne yapacağını bilemeyen kişilerin daha fazla canlarının yanmasına neden olur.

Zorla sadakat olmaz
İlişkide sadakatin şart olup olmadığından değil; sadece bazı ilişki tiplerinde, çiftlerin karar verdiği ya da uymak zorunda kaldığı şekilde, sadakat bileşeninin daha farklı bir yorumunda hemfikir olmalarından bahsedilebilir.
Kendiliğinden olursa, sadakatten söz edilebilir. Değilse, sadık olmak, kendi anlamının dışında, belirleyici, yönlendirici, kontrol edici ve korkutucu bir emir kipi haline gelebilir. İlişkide tarafların birinin ‘sadık olmadığı’ yerde ise ilişkinin geri kalanında, bazen yıllarca, borçlu ve alacaklı iki tarafın güç mücadelesi için bir oyun alanı oluşturur ve bu tanımın dışında ilişkiyi yaşamaya yer kalmaz.
İki kişinin tesadüfen bir araya gelmediğini bildiğimiz noktada, açık ya da kapalı ilişki haricinde, tüm tanımların ötesinde, kişilerin gerçekten ne yaşadıkları ve duygularının nasıl etkilendiği önemlidir.

Yazının devamı...

İLİŞKİYE VE KALIPLARA DİKKAT

10 Aralık 2009

İlişki yapılanmaya başladığında, ilişki paterni (kalıpları, tekrar eden eylem şekilleri) ortaya çıkar. Bu kalıpların oluşmasında kişilerin eylem modları /şekilleri aktif olarak belirleyici olmaktadır. İlişkinin tanımı, bu şekilde ortaya çıkar. Bu durum ise bizim, kişi olarak ilişki içinde belirlenişimizi, bununla ilgili bir şekilde pozisyon almamızı getirir. Eğer uyum ve ayar sorunu yoksa, sağlıklı bir seyirden söz edilebilir. Sorun varsa, işimizi kolaylaştırabilecek aynı ilişki yapısı, sözkonusu kalıplardan dolayı işimizi zorlaştırabilir.
Peki, bu durumda ne yapılabilir? Bir durumdan, ‘nasıl çıkabiliriz’ başka, ‘nasıl çıkamayız’ başkadır. Öncelikli görünen, içinde bulunulan durumu konuşmaktır. Bunu yaptığımızda ise ilişki hakkında konuşarak ilişki kurmak tatsızlığıyla karşılaşırız. Ayrıca bu tatsız durum, ilişkide yer tutmaya ve hatta ilişkinin yerini almaya başlayabilir. Böylece ilişkinin kendisi daha az yaşanmaya başlar. Sonuçta problemi çözecek mekanizma, kendisi problem haline gelir. Asıl temel açmaz budur.
Ayrıca, ilişki yönetimi, ilişki ekonomisi, ilişki duygusu, ilişki işlevselliği, ilişki stratejileri ve ilişki ile ilişki gibi daha sonra açımlanacak özellikler aktif olarak söz konusu iken, bunlar yokmuş gibi davranıldığında, gerekmediği halde, ‘ilişki var mı derdin var’ noktasına gelinmektedir.

KİŞİLER MASUMDUR, İLİŞKİLER DEĞİL
Duygular da bu kalıpların içinde kalmakta, soluklanmaktadır. Sonuçta, ilişkinin tarafı olan, iki iyi insan, anlaşılmamışlığının sıkıntısında ne yapacağını bilemez bir durumda kalacaktır. Üstesinden gelmek istediklerinde ise zorlu, çaresizliğe sevk eden ve hatta masumiyeti tartışılır ilişki dinamiği ve kalıpları ile karşılaşacaktır. Ayrıca, giderek daralan ilişkinin kendisi de; kişileri, bireyselliklerinde de sıkışmış hale getirir. Bu durumdan çıkma girişiminin eksik ve yetersiz oluşu da, yine ilişki tarafından, iki kişinin, birbirine düşmesine yol açan süreci başlatır. Bu durumda, öncelikle, birbirlerini suçlamadan ilişkiye karşı birlik içinde hareket edebilmeleri gerekir.
Birliktelik kadar ayrılık da, sadece bir durumdur. Bu durumun kişilerin yararına yönetilememesi, ayrılığın kendine özgü duygusu dışında, sancılı, içinden çıkılamaz, sonrasında olası yeniden yapılanmalara da zorluk çıkartan bir süreç haline gelmesine yol açacaktır. Aynı ilişki gerçekliğinde, daha mutlu yaşamak mümkünken üstelik.

Yazının devamı...

DEĞİŞİM VE İLİŞKİ

3 Aralık 2009



Doğa, çatışmalardan gücünü alsa da uyumu sevmektedir aslında, düzene duyduğu gereksinmeden dolayı. Ancak değişimi de sever; gelişebilmek ve yeni uyumlara varabilmek için. Bu durum, bütün biyolojik, sosyal ve psikolojik gerçeklikler içinde de aynı yasalarla işleyen düzen/değişim ikililiğine yol açmaktadır.
İki taraf arasındaki uyumun, çift ilişkisi içinde ve dışındaki bileşenlerin etkisiyle kendi içinde bir devinimi vardır. “İç bileşenler” dediğimizde, ilişkinin dinamikleri, ilişki içindeki kişilerin iç dinamikleri ve bu iç dinamiklerin ilişki dinamikleri ile ilişkileri gibi, “dış bileşenler” denildiğinde ise aileler, onların gerçeklik modelleri, topluluk ilişkileri ve doğal denge özelliklerine kadar giden hiyerarşik motiflerden söz edilebilir.
Bu devinim kişilere sormayan sistemik yasalar güdümünde gerçekleşmektedir. Kişilerin denge çabaları da bu iç/dış kuvvet ve hareketlerle ilişkide ortaya çıkmaktadır. Bu bireysel-sosyal oluş dengesi hareketleri, coşku ya da engellenmişlik hissi gibi duygular ya da düşüncede hızlanma veya ketlenmeler ve davranışlarda tercih edilemeyecek değişimlere sebep olabilir. Bu süreç, bazen dalga sörfü yapmaya benzer, bazen rüzgâr sörfü. Bir kere düştüğümüzde, yeniden toparlanamazsak eğer söz konusu ‘sıkıntı’ olacaktır.
Bunun ardından, kapalı tasarruflarımızın belirsizliklerinde, yer yer belirlemelere tutunmuşluklarımız-la birlikte geri çekilme ve susmalarımız başlar. Kapalı tasarruf denildiğinde, ancak bir kısmını bilebileceğimiz düşünce ve potansiyel kararlardan söz edilmektedir. Bu noktadan sonra ‘ilişki problemi’ ortaya çıkar.

Yazının devamı...

ALIŞVERiŞ SÜRECi OLARAK iLiŞKi

26 Kasım 2009

Bilinen anlamıyla alışveriş sürecinde, ne aldığımızı ve ne verdiğimizi biliriz, değilse öğrenebiliriz. Ancak ilişki içinde ya bilmeyiz ya da çaba göstersek de tam olarak hiçbir zaman öğrenemeyiz.
Bu durumda ortaya çıkan akıl ve duygu karışıklıklarının üstesinden gelmek için ise; ya çok sıradan, somut, küçüldükçe anlamsızlaşan konulara takılır ya da genelleştirmelerin, genişlemiş anlamsızlıkları içinde yerçekimsiz bocalarız.
Arzu, istek ve ihtiyaçlarımızın, değişimsel ve gelişimsel özelliklerinin, günlük ruh halleri içindeki değişkenlikleri de bu karışıklığa eklendiğinde, ancak çatışmalı ilişkiye veya sadece çatışmalarımıza tutunur hale geliriz.

BİLDİĞİMİZ VE SÖYLEMEDİKLERİMİZ
Bildiğimiz ve söylediğimiz kadar, bildiğimiz ve söylemediğimiz, söyleyemediğimiz bunun yanında kendimizle ilgili bilemediklerimizin de o ilişkinin içinde, yanında veya söylenenlerin arka planında bulunduklarını, tutulduklarını öngördüğümüzde, bir ilişkinin yolunda gitmesi çok şaşırtıcı bir durum olmaktadır.
Normal koşullarda, bütün bu açık-kapalı bilgi özellikleri, ilişki ve diğer kişi yanlısı olduğu için bir sıkıntı vermez. Ancak küçük bir anlaşmazlık ya da çatışmada, bu potansiyel bilgi gücü diğeri için karşı cephe olmaya başladığında, sonu gelmez bir denge zorluğu olan biteviye çatışmalı durum hakim olacaktır. Bu süreç dışarıdan bir müdahale olmazsa eğer, ilişkiyi ve / veya kişileri bitirinceye kadar hatta sonrasında da kişilere sormayan bir yıkıcılıkta devam eder.

KENDİLİĞİNDEN ÇÖZÜMLER

Yazının devamı...