Güzel bir veda

4 Haziran 2017

Nihayet yaz geldi. Geç geldi ama özlenen daha kıymetlidir ya, öyle güzel geldi yaz mevsimi... Ağaçlarda bir coşku, çocuklarda bir neşe, sokaklarda bir ‘yeniden doğma hali’! Ben ise masamın başına oturmuş bir yandan bu hali izliyor, bir yandan da hiç barışamadığım bir şeyi yapmak, ‘veda etmek’ için hazırlanıyorum... Bu yazı kolay bir yazı değil...
Yaklaşık 4 yıl ve 4 ay olmuş... Milliyet’teki ilk yazımı 17 Şubat 2013’te yazmıştım. ‘Yolculuk başlıyor’ diyerek. Güzel bir yolculuktu. Milliyet benim için çok anlamlı, çok gurur verici bir adresti. Hep de öyle olacak... Ancak bu günden itibaren yeni bir yolculuğa yelken açıyorum. Çok uzakta değil ama farklı bir mecrada olacağım...
Geçtiğimiz 4 yıl 4 ay içinde bu köşede güzel hatıralar biriktirdim, Türkiye’yi ve dünyayı anlamaya ve size anlatmaya gayret ettim. İtiraf edeyim, pek de kolay değildi. Yakın tarihin belki de en zor süreçlerini gazetemiz Milliyet’te birlikte yaşadık. Eğer son 15 senede Türkiye’de olanlara bir siyasal ihtilal gözüyle bakarsak -ki doğru tanım bence de budur- yaşadığımız son 4 yıl bu ihtilalin en fırtınalı ve en uzun 4 yılıydı. Milliyet okurları iyi biliyor ki ben de bu ihtilali destekleyen yazarlardan biriyim. Fakat artık bence ihtilalin fırtınalı döneminin durulması gerekiyor. Türkiye daha fazla fırtınalı havayı kaldıramaz. İhtilal gemisinin durgun sulara doğru rotasını kırıp, istikrar içinde ilerlemesi ülkemizin menfaatleri ve ihtilalin geleceği açısından bir mecburiyet.
Son 3 haftadır çok geri dönüş aldığım hukuk ve adalet meselesiyle ilgili yazılarımda aslında hep buna işaret ettim. Türkiye gerçek bir hukuk devleti haline gelmeli. Aksi halde bu haklı demokratik ihtilal ayakta kalamaz. Adalet devletin temelidir. Türkiye’nin şu an her açıdan normalleşme dönemine girmesi gerekiyor ve kalpten inanıyorum ki girecektir...
Milliyet gazetesindeki yolculuğumda başından beri yanımda olan benim için çok kıymetli isimler var. Onları da bu vesileyle anmak istiyorum. En başta hiç şüphesiz Demirören Ailesi. Erdoğan Demirören, Yıldırım Demirören, Meltem Demirören Oktay. İlk günden itibaren bana destek verdiler ve en zor günümde yanımda oldular. Fikret Bila ve Mete Belovacıklı. Onların sayesinde son derece özgürce kullandım kalemimi. En ufak bir ima, en ufak bir müdahale ile karşılaşmadım. Serpil Çevikcan. Basında zor bulunur bir dostluk gösterdi, hep yanımda oldu. Ve nazımı çeken tüm Milliyet ailesi. Bu deneyimli isimlerle çalışmak benim için hem öğretici hem de zevkliydi...
Yalnızca Milliyet’e değil, NTV’ye de veda ediyorum bugün. NTV ekranlarında da 3 yıl boyunca büyük bir zevkle çalıştım. Orada geçirdiğim bu güzel dönem için en başta Ferit Şahenk’e çok teşekkür ederim. Aynı şekilde Erman Yardelen’e ve kanalın başarılı yayın yönetmeni Nermin Yurteri’ye de teşekkür ederim. Televizyonculukta ayaklı bir okul olan Oğuz Haksever ile program yapmak başlı başına bir zevkti. Program arkadaşlarım İsmet Berkan ve Mehmet Tezkan’la da çok keyifli ve verimli siyasi tartışmalar yaptık. Zarif ve saygılı bir programdı Basın Odası. Çalışkan ve başarılı editörümüz Serhat Özkan’a çok teşekkür ederim.
Türk medya tarihinde gazeteden ve televizyondan ayrılıklar genelde tatsız olur. Hatta taraflar birbirine küskün ve kızgın ayrılır ama benimki tam tersi. Herkesle ilgili olumlu hatıralarla ayrılıyorum. Evet, belki bir açıdan her veda hüzünlüdür ama güzel bir hüzün bu. Güzel bir veda...

Yazının devamı...

Ütopik ifadeler ve gerçekler

31 Mayıs 2017

Dün Abdülkadir Selvi Hürriyet’teki yazısında çok hayati bir uyarı yaptı. Bir süredir benim de gözlemlediğim bir tehlikeye dikkat çekti. 15 Temmuz çatı davası devam ediyor ve sanıkların birçoğu olayın hemen ertesinde verdikleri ifadeleri kabul etmeyerek darbe teşebbüsüne iştirak ettiklerini tümüyle reddediyorlar. Rasim’in pazartesi günkü yazısında özetlediği gibi, 3 ana gruba ayrılıyor beyanlar: Darbe teşebbüsünü kabul edip, FETÖ’nün yaptığını ama kendisinin FETÖ’cü olmadığını ve darbeye katılmadığını söyleyenler, darbeci olduğunu ama FETÖ’cü olmadığını söyleyenler ve her şeyi reddedenler...

Öte yandan, bu 3 grubun da yarattığı hava 15 Temmuz’la ilgili kafaları karıştırmayı amaçlayan bir taktik gibi görünüyor. Selvi’nin de söylediği gibi, sanki darbeciler değil 15 Temmuz sanık sandalyesinde!

Darbe girişiminin en kritik isimlerinden Mehmet Dişli’nin ifadesini ele alalım. Dişli pazartesi günkü duruşmada darbedeki rolünü toptan reddetti ve Genelkurmay Başkanı’nın kendisini yanlış anlamış olabileceğini ileri sürdü. Çok fazla isim, çok fazla beyan var, haliyle kafalar karışıyor. Darbeciler de bundan istifade edip yeni bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Açıkçası, bizler bile aklımızda zor tutuyoruz, vatandaş ne yapsın? Bu bilgi bombardımanına güvenerek alenen yalan söylüyor 15 Temmuzcular.

Bakın Dişli ile ilgili Orgeneral Hulusi Akar ifadesinde ne demişti: “Saat 21’e doğru Tümgeneral Dişli geldi..... Komutanım operasyon başlıyor, herkesi alacağız, taburlar yola çıktı.’ Gibi şeyler söyledi..... Benim hiddetli karşı çıkmama rağmen sakin görünerek ‘Komutanım bu iş bitti, herkes yola çıktı’ anlamında şeyler söylüyordu...” Genelkurmay Başkanı’nın uzun ifadesinin tamamı zaten Dişli’nin 15 Temmuz’da başrollerden birini üstlendiğini gözler önüne seriyor.

Üstelik tanık beyanları çok net. O gece karargâhta elleri, ayakları ve ağzı bantlanan Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü’nün ifadesini ‘Her yeri bantlıydı, hiçbir şey görmüş olamaz’ minvalinde bir gerekçeyle yalanlayan Dişli’ye o geceyi yeniden hatırlatmak gerek. Özkürkçü’nün ifadesi kayıtlarda duruyor. O gece elleri, ayakları ve ağzı bantlıydı ama gözleri ve kulakları açıktı. Şunları duyduğunu söylemişti: 21.40 sularında Genelkurmay Başkanı’nın odasından çıkan ve Özkürkçü’nin tutulduğu yere gelen Dişli’ye yanındaki biri ‘Komutanım, tahliye ne zaman?’ diye soruyor, Dişli ‘Henüz emir gelmedi, gelince’ diyor ve yeniden içeri giriyor. Zaten Dişli’nin ilk ifadesi ile görüntüler olduğu ortaya çıktıktan sonraki ifadesi de birbiriyle çelişiyor. Öte yandan, kayıtlara göre, o gece 19 sularında karargâhtan çıkıyor, evine gidiyor, daha sonra gelen çağrı üzerine apar topar sivil aracıyla karargâha dönüyor. Elinde bir çanta var. Çantanın içinde ise Genelkurmay’ın daha sonra tespit ettiği üzere 4500 dolar, silah ve pasaport... Belli ki darbe operasyonunu yürütecek ancak başarısız olma ihtimalinde de pasaportuyla kaçacak!

Tuhaf bir koku

İfadelerin geneline ve son günlerdeki havaya bakınca kendimi 15 Temmuz’un ertesine ışınlanmış hissediyorum. Sanki birileri son derece kontrollü bir şekilde ‘kontrollü darbe’ algısını oturtmaya çalışıyor. Meclis 15 Temmuz araştırma komisyonunun raporu da Binbaşı O.K.’nın ifadesi de bu algıyı pekiştirmek için kullanılıyor. Burada yine o günlerdeki ifadeleri hatırlatmak gerek. Genelkurmay MİT’ten kendilerine kesinlikle darbeyle ilgili bir istihbarat paylaşımı yapılmadığını söylemişti.

Öte yandan, Genelkurmay Başkanı’nın Meclis araştırma komisyonuna ifadesini geç göndermesi de bu algının yerleşmesine olanak veriyor. Halbuki Orgeneral Akar 15 Temmuz’un hemen ertesinde 6 sayfalık ifade vermişti, zaten gönderdiği ifade ondan çok farklı değil, neden bu işlerde daha titiz davranılmıyor? Psikolojik bir savaşın içindeyiz, bu tip hataların ciddi sonuçları olabilir...

Yazının devamı...

Bu oyunu bozalım!

28 Mayıs 2017

FETÖ hepimizin ortak düşmanı. Marjinal bazı isimler hariç, bu ülkede yaşayan 80 milyonun nefret etmekte ittifak ettiği tek konu Fetullah Gülen meselesi. Fakat hepimizin birleştiği bu konuda bile toplum olarak birbirimizi yiyerek Gülen’in ekmeğine yağ sürüyoruz. Türkiye içinde onu ve örgütünü toplumun tamamı mahkûm etti. Bu iş bitti. Ama yurt dışında, içeride yaşanan yanlışlıklar yüzünden Gülen yeniden toparlandı ve yine kara propaganda faaliyetlerini artırarak yeni bir oyun kuruyor. Bu oyunun millet ve devlet olarak farkına varmak zorundayız...

Son iki haftadır ısrarla yazıyorum: Sözcü operasyonu ve tutuklamaları gibi işler Fetullah Gülen’in şu anki örgütsel stratejisi bağlamında tam istediği gelişmeler. Oğuz Güven, Musa Kart, Turhan Günay gibi insanların FETÖ’den tutuklu olması Gülen’i bayram ettiren olaylar. Hâkimler ve savcılara bir kez daha sesleniyor hatta yalvarıyorum: Lütfen hep birlikte Türkiye’nin yararını, Gülen’in zararını gözetelim, düşünelim, hesap edelim... Onların oyununu bozalım. Bu ülkede gerçek bir devlet aklına ihtiyacımız var.

Yeni HSK’dan umutluyum

Kuvvetli bir şekilde ‘Evet’i desteklediğim 16 Nisan referandumu sonucu oluşan HSK’nın yeni üyelerinden bu konuda umutluyum... Yaşar Şimşek, Mehmet Ademoğlu, Alp Arslan, Cafer Ergen, Ali Cengiz Köseoğlu, Songül Yazar, Hamit Kocabey, Mehmet Yılmaz, Halil Koç, Hüseyin Şahin ve Mehmet Akif Ekinci’ye yeni görevlerinde başarılar diliyorum. FETÖ ile mücadele gibi hayati bir görev çok özenli götürülmeli ki Gülen’in ekmeğine yağ sürülmesin. Yeni HSK’nın, hâkimleri ve savcıları doğru yöne sevk edeceğine inanıyorum. Bundan önceki HSYK’nın Başkanvekili sıfatı ile Mehmet Yılmaz’ın FETÖ ile hukuk içinde kalarak kararlı ve cesur mücadelesine tanık olduk. Gerçek bir hukukçu olan Yılmaz yeni dönemde de HSK’da devam ediyor. Türkiye’nin FETÖ’yü mağlup ederek gerçek bir hukuk devletine dönüşmesine katkıda bulunacağına inanıyorum.

Hem HSK’nın, hem de hâkimlerin ve savcıların örgütün güncel stratejisini ve oyun planını iyi takip etmesi görevlerinin bir parçası olmalı. Örneğin Gülen’in şu anda bütün yurt dışı propaganda faaliyeti “FETÖ diye uydurma bir bahaneyle tüm muhalifleri tutuklayacaklar” cümlesiyle özetlenebilecek bir strateji. Bu tuzağa düşmemek gerek! 15 Temmuz vahşetini organize etmiş Gülen ve örgütünün elinden tüm kozları almak tamamen Türk yargısının elinde...

Gidişattan endişeliydim ve maalesef...

Bu gün geldiğimiz toplumsal durumu 12 Ekim 2016’da maalesef aynen yazmıştım. O yazının başlığı “Gidişattan endişeliyim “ idi. Muhalefetin sorumsuzca başlattığı “FETÖ’den Ak Parti mensuplarını içeri attırma” kampanyasına karşı tepkilerin geleceğini ve işin çok kötü yerlere gideceğini ifade etmiştim. Haklı çıktığım için çok üzgünüm. Bu yazıdan kritik bazı yerleri alıntılamak isterim...

“FETÖ ile mücadele gibi hepimiz için hayati önemde bir konu hem siyaset hem medya camiasında her geçen gün sulandırılıyor ve bu işin sonu kötüye gidiyor.”

Yazının devamı...

Bugün hepimiz İngiliz’iz!

24 Mayıs 2017

Manchester’da gerçekleşen ve İstanbul’daki Reina katliamını ya da Paris’teki Bataclan kıyımını hatırlatan saldırı bir kez daha vahşetin, sapkınlığın ve terörün en uç boyutunun ne olduğunu hepimize gösterdi. İnsan böyle bir kötülük karşısındaki çaresizliğinden utanıyor!

Çoğu daha hayatlarının başındaki 22 masum insan sevdikleri bir sanatçıyı dinlemeye gittiklerini zannederken esasen ölüme gittiler. Herhalde bir kısmının hayatlarındaki ilk konserdi. Hayran oldukları bir şarkıcıyı ilk kez yakından görme fırsatıydı. Hayatın ta kendisiydi o konser. Hayatı katlettiler! Bir kez daha... Ve bir kez daha teröristin kendini feda ettiği saldırı karşısında ne kadar aciz olunduğu görüldü. Bu vahşetin hedefinin ülkesi, milliyeti yok! Bu vahşetin hedefi bütün insanlık! Ve bunu lanetlemek için bu gün hepimiz o masum 22 kişiyiz! Bugün hepimiz İngiliz’iz!

Komünizm öldü! Yaşasın Mao!

Bugünkü dünyada bir yazının altına “Bir dahaki sefere şunu anlatacağım” demenin son derece yanlış olduğunu geçtiğimiz hafta içinde bir kere daha gördüm. Cumhurbaşkanı ile çıktığımız Çin-ABD seferinden döndükten sonra Pekin’i yazacağımı söylemiştim, araya Sözcü operasyonu ve İngiltere saldırısı girdi. Yine de sözden dönmek yok. Çin notlarımı bu gün sizlerle paylaşıyorum...

Daha önce Şanghay’ı ve Hangzou’yu görmüştüm ancak Pekin’e ilk kez ayak bastım. Yolculuk 11 saat sürdü. Çin Türkiye’den 5 saat ileride. İndiğimizde saat sabahın 1 buçuğuydu.

‘Batı dışı Modernite’nin başkentlerinden biri Pekin. Batı’yı kopyalayarak ama İngilizceden tamamen kopuk ve zengin bir şehir burası. Tarihi bölge olarak kala kala Yasak Şehir ve Tiananmen Meydanı kalmış. Komünist dönemin çirkin apartmanları bile hayli azalmış. Her yer birbirinden yaratıcı gökdelen.

Adı ‘Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’ ama ismi dışında komünizmden geriye hiçbir şey kalmamış Çin’de. Tam bir devlet kapitalizmi örneği var karşımızda. Öte yandan, mevcut lider Şi Cinping ekonomik olarak piyasacı, uluslararası yatırımcıya kapıları sonuna kadar açan, halkın sevdiği, popüler bir devlet başkanı. Zaten mevcut ekonomi politikaları sayesinde ülke çok kalkınmış. Siyasi anlamda ise hâlâ tam bir totaliter devlet Çin. İnternetin kısıtlandığı, basının tamamen devlet kontrolünde olduğu ve her şeyin ötesinde sandığın olmadığı, insanların seçim hakkının bulunmadığı bir totalitarizm...

Pekin’de akşamları fırsat buldukça şehri keşfe çıktık. Burada rehberimiz Koray Kayacı’dan bahsetmem şart. Çok şanslıydık, çünkü ailesinin büyükelçilikteki görevi nedeniyle 4 yaşından beri Pekin’de yaşayan, 21 yaşında ve şehri avucunun içi gibi bilen biri vardı yanımızda. Onun sayesinde 20-25 yaş arası gençlerin favorisi ‘teras kafe’leri turladık. Mesela Kikomo. Bangır bangır Amerikan müziği eşliğinde tıklım tıkış bir teras, dışarıdan baksan İstanbul ya da New York’taki bir terastan farkı yok. Küreselleşme işte böyle sıkıcı bir şey! Öte yandan, burası tamamen ‘İngilizce dışı’ bir dünya. Alfabesi, vücut dili, kimyası 180 derece farklı... (Yine de Fikret Bila Mao’nun ülkesinin gençlerinin Amerikan müziği eşliğinde dans edip tüketim kültürünün esiri olmasına dayanamadı ve mekânı hemen terk etti.) Kikomo dışında tavsiye edeceğim ikinci teras ise Migas.

Yazının devamı...

Bıçağın iki yüzüyle adalet meselesi

21 Mayıs 2017

Bundan tam 1 hafta önce bu köşede ülkemizin savcılarına ve hâkimlerine bir çağrı yapmıştım. “Yürütülmekte olan FETÖ davalarındaki problemler ve adaletsizlikler Türkiye’nin ileride başını ağrıtacak bir seviyeye doğru ilerliyor. Hepimizin ortak düşmanı olan FETÖ’nün yanlış ve sorunlu yargılamalar yüzünden özellikle Batı’da yeniden güç toplamasından endişe ediyorum” diye yazmıştım.
“Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşanan sürecin bir benzerinin gerçek ve emsalsiz bir terör şebekesi olan Fetullahçı terör örgütüne dair davalarda da tekrarlanma ihtimali beni çok rahatsız ediyor. O yüzden, FETÖ ile ilgilenen tüm savcıların ve hâkimlerin çok özenli ve dikkatli olması lazım. Bize yargısal aktivistler değil, gerçek hukukçular lazım! Bu ülkenin gerçek hukukçu savcı ve hâkimlere ihtiyacı var” demiştim.
“FETÖ dava süreçlerinin temelsiz iddianameler ve alakasız kişiler için tutukluluğun rutin hale geldiği uygulamalarla ilerlemesi FETÖ’nün ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramıyor. Mesela Fetullah Gülen bir süredir özellikle Cumhuriyet gazetesi davasını, oradaki tutuklamaları ve davalardaki diğer tutarsızlıkları yurt dışında sürekli örgütü lehine, Türkiye aleyhine propaganda amaçlı kullanıyor” diye ifade etmiştim ki...
Birkaç gün önce Sözcü gazetesine FETÖ gerekçesiyle operasyon geldi ve gözaltı kararları çıktı. Çok çok yazık! Yine gerçek anlamıyla, büyük harfle HUKUK ve ADALET değil, yargısal aktivizm galip geldi. Maalesef bu operasyon da Fetullah Gülen’in ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramayacak. Gülen, kendi yönettiği korkunç suç örgütünü kamufle etmek için Türkiye’de yaşanan her abukluğu büyütmeyi çok iyi beceriyor. 15 Temmuz vahşetini yapan FETÖ gerçeğinin üstünü örtmek amacıyla “FETÖ diye bir örgüt yoktur. Bu uydurma gerekçeyle her muhalif tutuklanacak” propagandasını sürekli yapıyor. Kemalistlerin en sevdiği gazete olan Sözcü’ye operasyon Gülen’e tam istediği gri propaganda imkânını sunuyor.
Dileğim, sağduyunun galip gelmesi ve yargının bu yanlış işten dönmesi. Hâkimlerimiz gösterecekleri hukuk performansıyla “Türkiye’de hâkimler var” dedirtmeli...
Bıçağın diğer yüzü
Öte yandan, Sözcü operasyonuna çok haklı tepki gösteren Kemalist yurttaşlarımızın Süleyman Yeşilyurt’un tutuklanmasını alkışlaması da büyük yanlış. Hükümete muhalif bazı yazarlar da bu konuda çılgınca adam tutuklatma yarışına girerek yarın kendilerinin de bir gerekçeyle tutuklanmasının önünü açıyorlar. Yeşilyurt’un çirkin üslubundan ötürü her türlü sert protesto yapılmalı ama 15 sene önce yazdığı bir kitapta yer alan sözlerinden ötürü bir kişinin tutuklanması ayrı bir hukuk skandalı! Tıpkı Oğuz Güven’in tutuklanması gibi! Aynı şekilde Latife Hanım’ın bir mektubunu yayımladı diye “Derin Tarih” dergisinin bayilerden toplatılması da hukuksuzluk! Kemalistler maalesef bu hukuksuzluğu da savunuyorlar.

Yazının devamı...

Tarihi görüşmenin şifreleri…

17 Mayıs 2017

Dünyayı kuş bakışı izleyerek bir uçtan bir uca kat ettik ve pazartesi akşam üzeri ABD’nin başkenti Washington DC’ye vardık. Yorgunluk büyük, öte yandan, bu ziyaretin önemi ve heyecanı hepimizi dipdiri ayakta tutuyor.
ABD başkanlarıyla görüşmeler hep önemli olmuştur ama bu seferkinin ayrı bir ehemmiyetinin olduğu açık. Ortadoğu kaynıyor, yanı başımızdaki harita yeniden şekilleniyor. Yalnızca Ortadoğu değil ABD’nin içi de kaynıyor.
Sıra dışı ve çok tartışmalı bir başkan Trump. ABD siyasetini iyi bilenler devlet ile başkanın arasının hiç bu kadar açılmadığını söylüyorlar. Dolayısıyla, ABD YPG’ye silah yardımı yapacağını ilan etti ancak Trump bu kararın neresinde?
Görüşmenin iki ana ekseni var. İlki ve tabii ki en büyüğü YPG ve Suriye. Açıklamalara bakacak olursak Trump Türkiye gibi bir müttefiki elbette kaybetmek istemiyor.
YPG politikasından 180 derece dönmesi beklenmiyordu zaten ancak Türkiye’ye yönelik tehdit oluşmaması konusunda garanti vereceği, silahların PKK’nın eline geçmemesi için bir envanter tutmak, Rakka operasyonu bittikten sonra o envantere göre toplamak ve bunu Ankara ile paylaşmak gibi öneriler getirebileceği konuşuluyordu. Nitekim iki liderin toplantıdan sonra yaptıkları açıklamalar ABD’nin YPG konusunda temel bir politika değişikliğine gitmek niyetinde olmadığı ancak Türkiye’ye yönelik herhangi bir tehdite karşı da garanti verdiğini gösteriyor.
İkinci başlık ise Fethullah Gülen ve Gülenistlere yönelik tutum. Orada değişimin daha fazla olması beklentisi vardı.. Washington’da kimse bugün yarın Fethullah Gülen’ in iade edileceğini beklemiyor. Trump zaten tartışmalı bir figür, yargı kararını beklemeden böyle bir şey yapıp yeni bir tartışma açmaz. Ancak iyi niyetini gösteren adım atmış olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklama ABD’nin Türkiye’ye yönelik farklı terör örgütlerinden kaynaklanan tehdite karşı hassasiyeti üzerinde duruyordu. Şu sıralar ABD’nin bir numaralı konusu FBI direktörünün kim olacağı. Trump adayları gözden geçiriyor. İsmi geçenler arasında Teksas Senatörü John Cornyn de var. Cornyn Trump’a çok yakın bir isim. Şayet o gelirse FBI Gülen ’e yönelik evinde gözaltı gibi bir karar çıkarabilir. ABD’nin bu konudaki iyi niyetini gösterebilir. Dolayısıyla görüşmede Trump, YPG başlığını FETÖ konusunda atacağı adımlar ve göstereceği hassasiyetle dengelemiş olabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin bölgede ve başta Suriye’de oynayabileceği rolü anlattı ve Trump’ı PKK ve YPG gibi bir terör örgütüyle yan yana gelmenin ABD açısından vahametine ikna etmeye çalıştı.. Trump ise Türkiye’ye güvenlik garantisi vererek Suriye’de bir sonuca gitmenin bölge açısından önemini vurguladı.

Yazının devamı...

Çin’den ABD’ye uçarken...

16 Mayıs 2017

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte çıktığımız Çin-ABD gezisi sırf rotası nedeniyle dahi tarihi olmayı hak ediyor. Üç gün boyunca Pekin’de yapılan temasların ardından TUR uçağına bindik ve ABD’ye doğru yola çıktık. Önümdeki ekran Pekin’den Washington Camp Springs’e 14 saat 45 dakikalık bir uçuşu işaret ediyor. Uçtuğumuz rota arasındaki zaman farkı 12 saat. Uluslararası tarih hattının, Kuzey Denizi’nin ve uçsuz bucaksız Pasifik Okyanusu’nun üzerinden uçacağız. Yani yaklaşık 15 saat uçup aşağı yukarı 3 saat ileri gitmiş olacağız. Uzun, hiç bitmeyecekmiş gibi bir akşam ve gece yaşayacağız, adeta zamana karşı bir yolculuk bu. Washington’dan Türkiye’ye dönerken ise zaman tünelinde yine ileriye hareket edeceğiz ve döndüğümüzde dünya etrafında tam bir tur atmış olacağız. Bu kez yolculuğu iki ayrı uçakta yapıyoruz. Cumhurbaşkanı ve bakanlar yeni CAN uçağında, biz gazeteciler ise TUR uçağındayız.

İpek Yolu Zirvesi Çin ve Rusya’nın yanı sıra Türkiye’nin ağırlığını göstermesi bakımından çarpıcı bir zirveydi. Zirveye davetli 22 lider vardı ancak devlet töreniyle karşılanan ve ev sahibi Çin ve Rus lider Putin dışında konuşma yapan bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı.

Zirve kapsamında 14-15 ikili görüşme yaptı Cumhurbaşkanı; öte yandan, imzalanan önemli anlaşmalar var ancak benim en çok dikkatimi çeken İstanbul-Ankara arası 350 km yapabilen hızlı tren projesi. Henüz yalnızca temas aşamasında ama anlaşma sağlandıktan sonra süreç hızlı ilerleyecek. Pekin’de Türkiye’nin ağırlığını görünce yeni çok eksenli dış politikanın sonuçlarını da anlıyorsunuz.

Çin’deki başarılı temasların ardından sıra, seyahatin esas heyecanlı kısmında. ABD ile ilişkiler önümüzdeki dönemde nasıl şekillenecek sorusu kafalarımızı kurcalayarak Washington’a uçuyoruz. Cumhurbaşkanı’nın ABD Başkanı Trump’la yapacağı görüşme elbette önemli bir belirleyici olacak ancak tek bir görüşmeye ‘her şeyi değiştirecek sihirli değnek’ gibi bakmak da gerçekçi olmaz. Şu sıralar Washington’da Türkiye politikasını şekillendirenler PYD’den vazgeçmeden Türkiye ile müttefiklik ilişkisinin devamı için bir formül arıyorlar ancak Ankara bu konuda mevcut durumu kabul etmemekte kararlı görünüyor. Öte yandan, ABD’de Türkiye’nin yeniden çözüm süreci masasına dönmesi formülü üzerinden hesap yapanlar da yok değil. Elbette PKK’nın devirdiği masaya aynı şekilde bir dönüş olmayacaktır ancak muhatabın PKK olmayacağı, Kürt meselesinin siyasi çözümünden yana bir sürecin yeniden devreye girebileceği Ankara koridorlarında dillendiriliyor. Pazartesi günü Abdülkadir Selvi Hürriyet’te tam da bunu yazdı. Dolayısıyla, Washington’un istediği bitmiş çözüm süreci yeniden başlamaz ama daha kapsayıcı ve elinde silah olmayan aktörlerle yürüyecek yeni bir süreç ufukta olabilir.

Not: Komünist Çin’in kapitalist başkenti Pekin’de hayat nasıl akıyor? Gençler Mao hakkında ne düşünüyor? Nasıl yaşıyor, geceleri nerelerde eğleniyor, geleceği nasıl görüyor? Bir dahaki yazıya Pekin sokaklarını anlatacağım…

Yazının devamı...