‘Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı’nca hazırlanıp İçişleri Bakanlığı’nca valiliklere gönderilen genelgeye göre, polis tüm illerde asayiş uygulamaları yapacak... Üzerinde bıçak, sopa gibi kesici, delici ve yaralayıcı alet bulunduranlara Kabahatler Kanunu’na göre işlem yapılacak ve 189 lira para cezası uygulanacak...’
2014 Eylül’ünde ajanslara geçen bir haberdi bu. Bıçak gibi, sopa gibi saldırı aleti taşıyanlarla ilgili denetim... Polis arar da bulursa cezası 189 lira... Gerekli görürse bir de savcı uygun görürse gözaltı da var... Sizce bu yeterli mi?
Geçtiğimiz hafta Türkiye büyük bir infial yaşadı. Gencecik Özgecan tecavüze uğrayıp elleri ona saldıran manyak tarafından bıçakla kesildi. Üzerinden birkaç gün geçti, gazeteci Nuh Köklü kartopu kavgası gibi aptal bir hadiseyi ayırmak isterken bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Ege Üniversitesi’nde kavga çıktı, bir öğrenci bıçaklandı ve yaşamını yitirdi.
Özgecan’ın minibüsüne bindiği o cani bıçak taşıyordu. Nuh Köklü’yü sapıkça bıçaklayan esnaf ve Ege Üniversitesi’nde kavga edenler de öyle. Bıçak onların hayatlarının bir parçasıydı.
Ve bu maalesef sadece onların rutini değil. Etrafınıza bakın. Dikkatli bakın. Bıçak taşıyanların sayısının tahmininin çok ötesinde olduğunu göreceksiniz. Bundan 2 hafta önce burada ‘Şiddetin olağanlaşması’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Araçlardaki saldırı aletlerinden bahsediyordum o yazıda. Çengelköy’de bir eczaneden çıkarken arabanın kornasına delice basan bir şoföre aynı delilikte tepki gösteren bir adam, saniyeler içinde birbirlerine girişleri ve arabadan çıkan bıçaktan bahsetmiştim. Bir anda cinayete kadar gidebilecek bir şiddet çıkmıştı ortaya. Sonra herkes kendi hayatına saniyeler içinde dönmüştü. Etraftakiler de orada yaşanan şiddeti adeta hayatlarının normal bir parçasıymış gibi karşılamışlardı. Galiba öyleydi de. Şiddet hayatlarının normal bir parçasıydı onların...
Ve bu olay üzerinden araçlarda taşınan saldırı aletleriyle ilgili cezaların artması gerektiğini söylemiştim. Bu çağrının ne kadar doğru olduğunu maalesef iki korkunç olay üzerinden gördük. Bu toplum ataerkil kültürün beslediği, modern hayatın azgınlaştırdığı ve birçok başka sebebin güçlendirdiği bir şiddet tsunamisi yaşıyor.
Öyle bir şiddet ki tarif etmeye çalıştığım, Meclis’te bunu konuşmak için toplanan vekiller dakikalar sonra yumruk yumruğa birbirlerine giriyorlar. Konuşmalar, önergeler konuşulması gerekirken tokmaklar, sandalyeler, bariyerler uçuşuyor parlamentoda.
 

Afişe edilsin
Büyük bir utanç tablosunun tam ortasındayız. Ruh sağlığımızı nasıl tedavi edeceğimiz üzerine ahkâm kesecek değilim ama en azından bu vandalizmin önüne geçmek için günlük hayatta yapılması gereken en acil şeyleri hayata geçirmeliyiz. Yukarıda alıntıladığım genelge yeterli değil. Araçlarda saldırı aleti bulundurmak ruhsatsız silah bulundurmakla eş tutulmalı. Ve AVM girişi gibi noktalarda yapılan araç kontrollerinde bu gibi aletlere el konulmalı, araç sahibiyle ilgili işlem yapılmalı.
Şiddetin en müptezel ve yaygın olanı kadına karşı şiddetin önüne geçmek için bu önlemlerin yanı sıra bir de afişe etme mekanizması çalıştırılmalı. Bu suç sicile işlenmeli ve ömür boyu failin karşısına çıkmalı.
Zihniyetleri bu günden yarına değiştiremezsiniz ancak sert önlemlerle suçun önüne geçebilirsiniz.

Nazlı Ilıcak’a cevap

Benim geçen haftaki yazıma Nazlı Ilıcak yanıt vermiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın katil diktatör Castro’nun elini sıkmasına itiraz etmem üzerine ‘El Beşir’den niye rahatsız olmadın?’ diye soruyor ve sonrasında da Türkiye’nin yüzde 99’unun nefret ettiği paralel örgütü yine meşrulaştırmaya çalışıyor.
Sevgili Ilıcak rahat olsun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Castro gibi bir zalimin elini sıkmasını nasıl yakıştıramıyorsam aynı şekilde El Beşir’i burada ağırlamasını da yakıştıramıyorum. Bu da yanlıştır, o da yanlıştır. Ancak bunlardan çok daha yanlış ve vahim olan Ilıcak’ın bu ülkedeki herkese tehdit oluşturan paralel şebekeyle ilgili tam bir körlük içinde oluşu ve hatta bu suç şebekesinin avukatlığına soyunmasıdır.
Halbuki oğlu Mehmet Ali Ilıcak dahi bu örgütün mağduru olmuş bir insan. Her ortamda paralel yapı diye bir gerçek olduğunu ifade ediyor. İhsan Kalkavan’la girdiği davada Mehmet Ali bariz haklı olduğu halde Kalkavan paralel yapı mensubu olduğu için dava Kalkavan lehine sonuçlandı. Dikkatle inceleyin, Kalkavan’ın son 7 yılda kaybettiği dava yok gibidir. Aslı Baş’ın ölümü olayında turizmci Ahmet Bayer oğullarının ceza almaması için İhsan Kalkavan’ı arıyor ve adeta yalvarıyor. Kalkavan da bu yargı meselesi için Bayer‘i cemaatin Bodrum imamına yönlendiriyor. Ahmet Bayer‘in mahkeme kararıyla dinlenen telefon konuşmalarından biri İhsan Kalkavan ile yaptığı bu skandal konuşmadır. Yasal dinlemeye takılan Bayer-Kalkavan görüşmesini paralel çete hemen yok ediyor ve dava dosyasına hiç sokmuyor. Bu yasal kayıt son dönemde silinmiş hard disklerden geri çıkarılarak bulundu ve şimdi işleme konabildi. Soruşturma yeniden yapılıyor. Paralelcilerin yok etmeye çalıştığı bu konuşma Akşam gazetesinde yayımlandı. Bu konuşma bile tek başına yargı içindeki paralel yapının kanıtı değildir de nedir? Ilıcak‘a soruyorum: Niye Ahmet Bayer yargıda ceza almamak için İhsan Kalkavan‘a ve Fethullah Gülen‘in Bodrum temsilcisine yalvarıyor?
Ben Tayyip Erdoğan’a Castro ya da El Beşir gibi konularda karşı durmasını bilirim ama bu ülkeyi teslim almayı hedefleyen paralel yapıyla mücadelesinde sonuna kadar yanında dururum. Nazlı Ilıcak ise somut kanıtlara ve oğlunun mağduriyetine rağmen Gülen ve çetesini tek kelimeyle bile eleştirmedi...