Şarkıcının ‘muhteris’ olarak portresi

8 Eylül 2008

Bu “kriz” herkesi bozdu; kimimizi az, kimimizi çok ama hepimizi bozdu. Çok bozduklarının arasında “Erol Köse ve Sanatçıları” da var; hatta başı onlar çekiyor. Albüm satamadıkça müziğin çıtasını aşağı-daha aşağı-en aşağı çekip durdular; bu da işe yaramayınca, “serseri mayın” misali, bir o kapıya-bir bu kapıya çarpıp çarpıp durdular.
Hâlâ da öyle yapıyorlar. Köse’nin son meleklerinden Zeynep Dizdar dinamitledi önce ortalığı; hemen ardından da Sevda.
Zeynep Dizdar ki, şu piyasanın görüp göreceği en iyi vokalistlerdendi ve buna yaslanıp (bugüne kadar yapmış olduğu gibi) yoluna devam edeceği yerde, açmıştı ağzını-yummuştu gözünü.
Ardından Charlie’nin bir diğer meleği Sevda başladı bağırıp çağırmaya. Ama ne bağırmak, ama ne çağırmak; olabilecek en yüksek sesle, (“yediği kaba tükürmek” dahil) olabilecek en çirkin şekilde.
Sanki şöyle oluyordu: Belki onlar, belki firmaları, büyük ihtimalle iki taraf birden müzik piyasasının içinde olduğu “çok ağır kriz”i yanlış tahlil ediyor ve sayar-söverlerse, bağırır-çağırırlarsa, yeterince dikkatleri üzerlerine toplarlarsa, herkesi geride bırakacaklarını düşünüyorlardı. Ne yanılsama! Ve ne cehalet!
Farkında mı değiller? “Müzik” giderek para ile alınır-satılır bir şey olmaktan çıkıyor. Farkında değiller mi? 
Ne yaparlarsa yapsınlar, asla asla asla satamayacaklar; hele hele böyle bayağılaşırlarsa hiç! 

Yazının devamı...

Duyduk duymadık demeyin

1 Eylül 2008

AJS yapım son sürat devam ediyor işine. Piyasanın eski ve köklü firmalarından Aziz, Jet ve Sedef Müzik’in yan yana gelerek oluşturduğu bir tür “platform” olan AJS, üç firmanın sermayelerini (yani kataloglarını-arşivlerini) birleştirmiş olmanın güveniyle, “Olur mu olmaz mı-satar mı satmaz mı” diye düşünmeden, birbirinden önemli albümleri, birbirinden şık kapak ya da paketlerle sürüyor piyasaya.
Bu firma, bir süre önce Gülden Karaböcek’in baskısı çoktan tükenmiş albümlerini, 70 ve 80’li yılların Hüzün Kraliçesi Karaböcek’in şanına uygun kapak ve kayıtlarla yayınlamıştı.
Ardından da beşer disklik iki “arşiv belgesi” gelmişti; “Fasl-ı Şahane” ve emsalsiz bir kadife kutu içerisindeki “Fasıl” adlı paketler.
AJS’nin son sürprizleri de, ünleri dünya çapında yaygın Haig Yazdjian, Glykeria ve Stelios Kazantzidis’in albümleri oldu.
Yazdjian’ın “Amalur” albümü, bu müzisyenin etrafına kenetlenmiş (Ara Dinkjian dahil) onlarca müzisyenin katkılarıyla ortaya çıkmış. Bazı şarkılarda da Eleftheria Arvanitaki var konuk vokalist olarak; bir zamanlar buralara gelmiş, Arto Tunç (boyacıyan) ile Açıkhava’yı şenlendirmişti.
Bütün dünyanın önünde eğildiği (ve mesela, su içinde kırk Bregovic-yüz kırk Livaneli eden) bir müzisyenin, hayattan tat almak-tat aldırmak üzerine kurduğu büyülü bir dünyanın içine kolay sızılmayabilir. Ama bir kere bunu becerdiğinizde de, çıkmak mümkün olmayabilir.

Yazının devamı...

Artık perdeler hep açık

25 Ağustos 2008

80’li yıllarımıza (elinden geldiği kadarıyla) keyif katmış-neşe saçmış, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, geçen yıl da Açıkhava’da perdelerini yeniden açmış, düştükleri Anadolu yollarında görüp geçirdiklerini, hem eski seyircilerine, hem de genç kuşağa nakletmeyi sürdürmüştü.
BKM’nin (Garanti Bonus’un katkılarıyla) Açıkhava’da, ardından da birkaç başka yerde perde açtırmayı başardığı bu gerçekten görkemli (ve elbette pahalı) prodüksiyon, şimdi de BKM-İmaj-Kanal D iş birliği ile DVD’ye transfer edildi.
Kumpanya, artık emin ellerde. Artık her istediğimizde perdelerini açtırabiliriz.
“Nerde o günler, o eski günler,” ruh durumuna girdiğimizde, “kıymeti bilinmeden geçen seneler”in anıları başımıza üşüştüğünde işimiz (nispeten) kolay artık.
HHK’nın DVD’sine el atacak, dalıp gideceğiz.
“Sahnelerin bülbülü assolistimiz Süheyla”dan (Orijinal oyunda Nevra Serezli/burada Ayça Varlıel) Çaycı Cafer’e (Mehmet Ali Erbil/Umut Kurt), Oryantal rakkase Prenses Mehtap’tan (Ayşen Gruda/Nazlı Tosunoğlu) HHK’nın patroniçesi Adalet’e (Adile Naşit/Ayşen Gruda), “Aranjmanlar Kralı Erol Sevgin”e (her iki versiyonda da Erol Evgin) kadar bütün kadro, istediğimiz zaman ekranlarımızı dolduracak, şarkılarına başlayacak.
“Ben Prenses Mehtap canım,” diyecek mesela Nazlı kızımız, “oryantal rakkaseniz, yuva kuralım derken, dansöz olduk çaresizzz...”

Yazının devamı...

Gülbahar şarkıları

18 Ağustos 2008

Gülbahar Kültür’e “Kültür Elçisi” demek yanlış olmaz. Almanya’da (Bremen) yaşayan ve dünyanın her noktasında, “world-music bilirkişisi” kabul edilen, fikirlerine başvurulan, taltif edilen bir elçi hem de.
Kültür’ün yaptığı derlemeler (sakın şaşırmayın), başta Arap ülkeleri olmak üzere, “dünyanın dört bir yanında” ilgi görüyor. Ses getiriyor, çok satıyor.
Ve ne mutlu bize ki, Türkçe pop da seviyor Gülbahar. Sürekli olarak takip ediyor, dinliyor ve her ama her fırsatta, yaptığı-derlediği albümlere yerleştiriyor.
“Oriental Garden” dizisi ile büyük çıkış yakalayan yapımcı-DJ, sonraları hem bu seriyi 2-3 diye devam ettirmiş, hem de “bahçelerine bereket” dememiz gereken bir hızda, “Latin Garden”, “Gypsy Garden”, “Asian Garden” harekâtına girişmişti.
Ardından da “Made in...” serisi gelmişti; başta “Made in Turkey” olmak üzere, ele aldığı ülkenin müzik dinleme eğilimlerini, çeşitliliğini, renkliliğini tek başlarına bile gösteren-belgeleyen bir seri.
Kime sorarsanız sorun, “Asla yan yana gelmez bunlar...” denecek isimleri-sesleri, öyle bir biçimde diziyor, dizerken öyle bir duygu yaratıyordu ki; hayatına Ciguli sokmamış biri, apansız hayran kesilebiliyor, “Nilüfer Akbal bana uzak dursun,” diyen birileri de, soluğu Akbal’ın sesini-ruhunu naklettiği coğrafyanın orta yerinde alabiliyordu.

Yazının devamı...

Kraliçemiz çok yaşa

28 Temmuz 2008

Popüler müziğimizin üzerine güneş gibi doğmuşlardandır Selda. Mehmet Teoman’ın o eşsiz dizelerini ödünç alıp söylersek, “içimize doğmuş”, bizi “içine alıp, yakmış-ısıtmış” biridir.
Yakın bir zamanda, bu Güneş yurtdışındakileri de ısıtmaya-yakmaya başladı. Bağımsız firmalardan Finders Keepers, 45’liklerden temizlenen ilave şarkılarla da desteklenmiş bir albümünü yayınladı ve olan da ondan sonra oldu.
Basının bir bölümü “Türkiye’nin Joan Baez’i” dedi (ki bize kalırsa, bu paralelliğin altını çiziş Selda’ya değil, Baez’e bir övgüdür), bir bölümü de “ozan yorumcu”dan girdi, Selda’nın kimselere benzemez ses gücünden-renginden çıktı. Ortak noktaları da, “Bu nasıl ses böyle Allahım!” şaşkınlığıydı.
Şaşıp kaldılar. Kendilerine de, bize de.
Bu ses, böyle bir ses 70’lerin başından itibaren bizimleydi (aslında 60’ların ikinci yarısından itibaren Ankaralıların gözdesiydi) ve biz onun önüne düşüp, hiçbir şekilde tanıtmaya çalışmamıştık.
Kendilerine de şaştılar. “Sistem”in bütün yönleriyle yanlış işlediğini ve eğer hasbelkader bir internet çağı açılmamış olsa, bütün bu seslerden-renklerden mahrum kalma ihtimallerinin olduğunu gördüler.
Sahibi olduğu Majör adlı firma vasıtasıyla (ve Ferhan Üçoklar’ın büyük desteği ile), bir yandan eski şarkılarını-albümlerini son derece planlı-programlı bir şekilde disklere aktaran Selda, bir yandan da yeni şarkılar arıyor-buluyor ve zamanı geldiğinde, bunları da yeni bir albümde topluyor.

Yazının devamı...