Bambaşka bir Anna Karenina

Defalarca, üstelik ünlü isimlerle sinemaya aktarılan Lev Tolstoy’un klasiği “Anna Karenina”nın Joe Wright imzalı şimdilik son uyarlaması pek çok açıdan benzersiz

Bambaşka bir  Anna Karenina

Akademi Ödülleri adaylıkları açıklanmadan önce kulislerde ve yılın en iyi listelerinde hak ettiği yeri bulamamış görünen “Anna Karenina”, izleyiciyi duygusal değil, zihinsel olarak etkileyen, müthiş bir yönetmenlik yeteneğini gözler önüne seren, kostümlü dramlarla ilgili alışılageldik bütün kuralları alt üst eden bir uyarlama.
1874’te Rus İmparatorluğu’nda St. Petersburg sosyetesinin önemli isimlerinden Anna Karenina, toplumsal olarak güç sahibi Karenin’in karısı. Huzurlu ama tutkusuz bir evliliği olan Karenina, Moskova’da Vronsky adlı genç bir adamla tanışır. Onunla başladığı ilişki, evliliğini ve toplumdaki yerini alt üst eder.
Bu ünlü hikayeyi uyarlayan Joe Wright, eşi benzeri görülmemiş hareketli bir tiyatro sahnesiyle filmini anlatım aracı açısından diğer tarihi dramlardan ayırıyor. Hareketli sahneyle izleyiciye sunduğu bu bilinçlilik; büyük bir rejimsel değişime uğrayacağını bildiğimiz Rus toplumunun aristokrat sınıfının sahteliğini gözler önüne sermek için kullanıyor.

Tek kötü toplum
Özellikle Jude Law ve Domhnall Gleeson başta olmak üzere başarılı oyuncu performanslarından da güç alan film, hiçbir ana karakterini iyi veya kötü olarak ayırıp yargılamamaya özen gösteriliyor. Bu filmin tek kötüsü, her karakterin düşüşüne vesile olan söz konusu aristokrat sınıf. Bu arada, toprak ağası olmasına rağmen babasının izinden gitmeyerek köylüleriyle çalışmayı seçen Tolstoy’un otobiyografik özellikler kattığı Levin’in yer aldığı hikayenin de Karenina’nınki kadar öne çıkıp özenle işlenmesi de filmin diğer bir vurucu yanı. Bu dengeli senaryo, Terry Gilliam’ın “Brazil”i, Steven Spielberg imzalı “Güneş İmparatorluğu” gibi başarılı senaryoları bulunan
Tom Stoppard’ın son dönemdeki en iyi işlerinden biri.
Yönetmen Joe Wright, “Kefalet/Atonement”la İngiliz sinemasının yıldızlarından birine dönüşmüş, her işi yakından takip edilmeye başlanmıştı. Şimdi “Anna Karenina”da bir an bile nefes aldırmayan bir tempoyla ve anlatım seçimleriyle bu çok bilindik esere farklı bir yön katıyor; hem çağdaş hem esere sadık, dört dörtlük bir uyarlamaya imza atıyor.

“Anna KarenIna”
Yön.: Joe Wright
Oyn.: Keira Knightley (Anna Karenina), Jude Law (Karenin), Aaron Taylor-Johnson (Vronsky), Domhnall Gleeson (Levin), Kelly Macdonald (Dolly), Matthew Macfadyen (Oblonsky)
Sen.: Tom Stoppard
Gör.: Seamus McGarvey
Müz.: Dario Marianelli

İnandığın kadar hikayenin içindesin

“Pi’nin Yaşamı”

Ang Lee, türler arası geçişlerde ustalığı tartışılmaz bir yönetmen. Yann Martel’in sinemaya uyarlaması zor romanı “Pi’nin Yaşamı/Life of Pi” ise kendisiyle ve izleyiciyle girdiği bir gövde gösterisi gibi. Uyarlama, görsellik ve anlatım bakımından iddialı ama filmin inanç konusundaki ısrarıyla bağ kur(a)madığınız takdirde görsellikteki iddiası hikayeyi tek başına ayakta tutamıyor.
Kanadalı bir yazar (Rafe Spall), onunla aynı yerde yaşayan Pi Patel’in (Irrfan Khan) çok ilginç bir hikayesi olduğunu duymuştur. Ondan hikayesini anlatmasını ister.
Pi, “Seni Tanrı’ya inandıracak” dediği hikayesini anlatmaya başlar. Çocukluktan beri Hinduizm’den İslam’a, Hıristiyanlık’a pek çok dine ‘aynı anda’ inanan Pi’nin ailesi Hindistan’dan Kanada’ya göç etmeye karar verir. Bir hayvanat bahçesi işlettikleri için hayvanlarla birlikte bir gemiye binerler. Ancak gemi batar. Pi (Suraj Sharma), kendisini Richard Parker adında bir Bengal kaplanıyla bir kurtarma kayığında bulur. Hayatını tehdit eden bu yırtıcı kedi, Pi’nin hayatta kalmasına da vesile olacaktır.
Baştan sona New Age bir metni olan “Pi’nin Yaşamı”, 3D çalışmasıyla öne çıkıyor. “Avatar”ın gişe şampiyonluğundan beri sık sık kullanılan bu teknoloji, “Avatar”ın da dahil olduğu çok az filmde
bu kadar isabetli, izleyicinin mekan algısına katkıda bulunacak bir şekilde kullanılıyor. Tamamen dijital olarak yaratılan karakter Richard Parker da, teknik alandaki övgüleri hak ediyor şüphesiz. Ancak senaryonun sürekli “kör gözüm parmağına” inanç teması etrafında dönmesine rağmen bu konuyu derinleştirmeyi denemesi filmle bağ kurmayı güçleştiriyor, bir kısım izleyiciyi alenen dışlıyor.
Richard Parker ve Pi’nin okyanus yolculuğu filmin nispeten en ilgi çekici kısmı olmasına rağmen Pi’nin çocukluğunu gördüğümüz bölümler ve Kanadalı yazarla olan fasıl, bu bölümü zayıflatıyor. Filmin Hindistan bölümlerinden başlayarak takındığı oryantalist tavır da Doğu’da bir ülke ve Hollywood bir araya geldiğinde beklenmedik değil ama hâlâ rahatsız edici.

Şiddet geni devreye girer

“Htr2b: Dönüşüm”

Reklam yönetmeni Osman Evre Tolga’nın yönettiği “Htr2b: Dönüşüm”, oyuncu kadrosunda Serkan Altunorak, Teoman Kumbaracıbaşı, Tuğrul Tülek ve Veda Yurtsever’in bulunduğu bir korku. Adını şiddet geninden alan film, huzurlu bir ailenin bir deneyden kaçan kobaylarla karşılaşmalarının ardından yaşadıkları dehşeti konu alıyor.

Aşk filmlerinin “Funny Games”i

“Aşk”

Michael Haneke, tartışmasız yaşayan en önemli yönetmenler listesinin tepesinde bulunan bir isim. Ona “Beyaz Bant/Das weişe Band”dan sonra Cannes’dan ikinci kez Altın Palmiye kazandıran “Aşk/Amour” ise yönetmenin başyapıtlar listesine bir yenisini eklediği, entelektüelliğini ve yönetmenliğini konuşturduğu, pek çok farklı şekilde değerlendirmeye açık bir film.
Piyano öğretmenliğinden emekli Anne (Emmanuelle Riva) ve Georges (Jean-Louis Trintignant), uzun yıllardır birlikte olan, birbirlerini çok seven bir çift. Bir gün, Anne felç geçirir. Hastalığı yüzünden bilincini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Anne, Georges’a kendisini asla bakımevine yatırmayacağına dair söz verdirir. Georges, çok sevdiği ve durumu gitgide kötüleşen Anne’nin bakımını tek başına üstlenir. Bu arada Londra’da yaşayan kızları Eva (Isabelle Huppert), babasının bu yükü tek başına omuzlamasını anlamamaktadır.

Ömrünün sonundaki insanların aşkı
Hayatında hiç Haneke izlememiş ve yönetmen hakkında hiçbir şey bilmeyen biri için “Aşk”, yaşlılık, yalnızlık, bilinç ve kimlik kaybı, şefkat ile sevgi üzerine çok etkili bir dram. Haneke’nin “Cache / Saklı”, “Funny Games” gibi filmlerde burjuva sınıfa yönelttiği eleştirileri fark edenler, Haneke’nin Georges’un yalnızlığa olan ısrarını çok normal göstermediğini, bu sınıfın kibrine yaptığı hafif vurguyu fark edecektir. Yine “Funny Games”de yönetmenin şiddet sinemasını yerden yere vurduğunu bilenler, bu filmin genç, sağlıklı insanları karakter olarak seçme eğilimdeki romantik filmlere verilen bir yanıt olarak görebilir; yönetmenin “O insanların aşkını izlemek kolay, bir de ömrünün sonundaki insanları aşkına buyurun, kolay mı?” dediğini de duyabilir.
Özetle, Haneke sinemasını bilen veya bilmeyenler için ayrı anlamlara gelen, her anlamında ise ayakta aynı derecede güçlü durabilen “Aşk”, her karesiyle uzun yıllar akıllara kazınan, yedinci sanatın hakkını sonuna kadar veren bir başyapıt. Bu arada, Fransız sinemasının iki müthiş oyuncusunun Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant’ı hak ettikleri derinlikteki rollerdeki performansları bile filmi izlemek için tek başına bile yetecek bir neden.

Tsunami çıkışlı bir sömürü

“Kıyamet Günü”

“Yetimhane/El Orfanato” adlı korku filmiyle dikkat çeken İspanyol yönetmen Juan Antonio Bayona, yeni filmi “Kıyamet Günü/ The Impossible”la Tayland’ı vuran tsunamide bir ailenin yaşadığı drama odaklanıyor. İspanyol bir ailenin gerçek hikayesinden yola çıkan “Kıyamet Günü”nde, üç erkek çocuk ve ebeveynlerden oluşan aile gündelik kaygılar içinde tatillerini geçiriyor. Derken tsunami felaketi yaşanıyor. Anne (Naomi Watts) yaralanıp büyük oğluyla (Tom Holland) yaşam mücadelesi verirken, kocası (Ewan McGregor) ve diğer oğullarının başına ne geldiğini de bilememenin sıkıntısını yaşıyor.
Film, dehşet sömürüsüyle açılıp zamanla duygu sömürüsüne meylediyor. İzlenmesi hayli zorlayıcı sahnelerle geçip giden film, yaşanan felaketin sadece Batılı turistler üzerinde etkisine odaklanarak etik sınırları zorluyor. Zaten acıklı olan bir hikayede, kemanlı müziklerle izleyiciyi manipüle etmeye de “özen” gösteriyor. Ayrıca filmin finalinde açıkça yapılan sigorta reklamı sabır sınırlarını zorluyor. Bir coğrafyada yaşanan büyük bir trajediyi Batılı aileye odaklanarak, hayatını kaybeden yerli halkla hiç ilgilenmemesi ise akıl alır gibi değil.

Paranormal güç var mı?

“Medyum”

Başrollerinde üç güçlü oyuncuyu; Robert De Niro, Sigourney Weaver ve Cillian Murphy’i bir araya getiren “Medyum/Red Lights”, defalarca karşımıza çıkan “paranormal güç var mı?” sorusu üzerinden yürüyen bir psikolojik gerilim.
Margaret Matheson (Sigourney Weaver) ve genç fizikçi asistanı Tom Buckley (Cillian Murphy), bir üniversitede paranormal olarak görünen olayları araştırıp bunların sahtekarlık olduğunu kanıtlarlar. Uzun kariyerinde bugüne kadar bir kez bile paranormal bir olayla karşılaşmayan Matheson’ın kendisine güveni 1970’lerin ünlü paranormal güç sahibi medyum Simon Silver’ın yıllar sonra emeklilikten dönmesiyle sarsılır.
Filmin yönetmeni ve senaristi Rodrigo Cortes’in ismini, tamamı bir tabutun içinde geçmesine rağmen müthiş bir ustalıkla yönetilmiş soluk soluğa bir gerilim sunan “Toprak Altında/Buried”le bir kenara yazmıştık. Ancak ilk bölümlerinde “Buried”de fark edilen yeteneğini izleyiciye sunmayı başaran Cortes, filmin finaline doğru yönünü ve odağını tamamen kaybediyor. Film, derli toplu bir gizem öyküsüyken, gitgide bir saplantı hikayesine dönüşüyor ve yaptığı ‘sürpriz’ final ise senaryoyu tamamen boşluklarla dolu bir hale sokuyor. Özellikle üç başrol oyuncusunun başarısına ve başlarda kurulan atmosferin gerilimine rağmen Cortes’in tutarsız senaryosu filme kan kaybettiriyor.