Genç şairlerin dramı

Yılmaz Erdoğan, “Kelebeğin Rüyası”nda 1940’lar Türkiye’sindeki gerçek bir hikayeden yola çıkıyor ve Behçet Necatigil’in iki öğrencisini konu alan bir drama imza atıyor

Genç şairlerin dramı

Kelebeğin Rüyası”, Yılmaz Erdoğan’ın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı rüya projesi. 1940’larda geçen, trajik bir hikayeyi anlatan film, Türkiye’nin ticari sinemasında özlenen kaliteyi izleyicisine sunan, her şey bir yana sırf bu yüzden bile takdiri fazlasıyla hak eden bir yapım.
1940’ların Zongundak’ındayız. Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmediği halde yoksulluk ve hastalıkla örülü yıllar. Film, çalışma kamplarını anımsatan bir sahneyle, Zonguldak madenlerine zorla götürülen işçilerin görüntüleriyle başlıyor. Sosyal tabloyu güçlü bir şekilde sunan bu açılışın ardından liseden yeni mezun olmuş, elektrik ölçümleriyle ilgili bir memuriyet yapan Muzaffer ve Rüştü ile tanışıyoruz. Bu iki arkadaşın aklı fikri ise şiirde. En büyük heyecanları şiirlerinin Varlık Dergisi’ne yayınlanmak üzere seçilip seçilmediği... Bu sevinci yaşamıyorlar ama hocaları ve en büyük destekçileri Behçet Necatigil’in şiirleri Varlık Dergisi’nde çıkıyor. Derken bir gün, zengin bir adamın kızı olan Suzan’ı görüyorlar ve zamanla çok beğendikleri bu genç kızla arkadaş oluyorlar. Rüştü, tüberkülozunun ağırlaşması sonucu işten rapor alıyor. Bu arada Muzaffer de tüberkülozla boğuşuyor. Necatigil’in amacı ise daha ağır verem hastası Rüştü’yü Heybeliada’daki hastaneye yatırıp sağlığına kavuşmasını sağlamak...
Filmde, öncelikli olarak başrolleri emanet ettiği, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ, seyircinin ilgisini 140 dakika boyunca kaybettirmeyen başarılı performanslarla karakterlerini ayakta tutuyorlar. Senaryo romantik kahramanlarının birbirlerinden güç almalarını, birbirlerine bağlılıklarını
ve ölümün kıyısında olmalarını güçlü bir şekilde işliyor.

Bağ kurmak kolay
Açılış planı tek başına bile ülkenin geçirdiği zor zamanların ağırlığını hissettiriyor. Erdoğan’ın döneme bakışında sosyal adaletsizlik, yoksulluğa yaptığı vurgu hafif değil ve dozunda. Zaten bu şartlar iki genç şairin dizelerinin de ‘esans’ı...
“Kelebeğin Rüyası” geçtiği döneme nostaljik olmadan, kahramanlarına ise romantik olarak bakan bir film. Bunlar, izleyicinin bağ kurabileceği karakterler, filme ise sosyal açıdan okunma imkanı sunan isabetli seçimler... ‘40’lar Türkiye’sini yansıtma konusunda bir dönem filminin gerekliliklerini her şekilde yerine getiren film, oyunculuk, senaryo, bütçe, özen ve birikimle Türkiye’de düzgün ticari filmler çekilebileceğini de kanıtlıyor.

“Kelebeğin Rüyası”

Yön.: Yılmaz Erdoğan
Oyn.: Kıvanç Tatlıtuğ (Muzaffer Tayyip Uslu), Belçim Bilgin (Suzan Özsoy), Mert Fırat (Rüştü Onur), Yılmaz Erdoğan (Behçet Necatigil), Ahmet Mümtaz Taylan (Zikri Özsoy)
Sen.: Yılmaz Erdoğan Gör.: Gökhan Tiryaki
Müz.: Rahman Altın

“Aşk Seansları”

Ne olursa olsun hayata tutunmak
Aşk Seansları / The Sessions”, geçen yılki Sundance Film Festivali’nin parlayan filmlerinden biri olduktan sonra bu yılki Akademi Ödülleri’nde Helen Hunt’a En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar adaylığı kazandırdı. Ama filmde asıl ödül şansını ve övgüleri hak eden Hunt’ın yanı sıra filmin ana karakteri Mark O’Brien canlandıran John Hawkes.
Gazeteci ve şair O’Brien’ın gerçek hikayesinden yola çıkan filmde ana karakter, 6 yaşındayken çocuk felci geçirdiği için yüzü dışında kaslarını hareket ettiremiyor ve demir akciğerle yaşıyor. 36 yaşındaki O’Brien, editöründen engelliler ve seks diye
bir yazı konusu alınca meseleye kafa yormaya başlıyor. İnançlı bir adam olan O’Brien sürekli danıştığı Peder Brendan’ın da rızasını alınca Helen Hunt’ın canlandırdığı seks terapisti Cheryl Cohen-Greene’le görüşmeye karar veriyor. Engellilere partnerleriyle yaşayacakları cinsel deneyimler için yol gösteren Cohen-Greene ve O’Brien seanslara başlıyor.
Kendisi de çocuk felci geçirmiş yönetmen Ben Lewin, O’Brien’ın ‘engelliler ve seks’ makalesini okuyunca filmi çekmeye karar veriyor. Hafif, izleyiciyi zorlamayan bir ton tutturmaya özen gösteren film, O’Brien’ın espri anlayışına yaslanıyor. Ne olursa olsun hayata tutunmakla ilgili bir fikir etrafında dönen filmin
en büyük avantajı müthiş karakter aktörü Hawkes’ın performansı olarak dikkat çekiyor.