İrlandalı’ya şapka çıkarıyoruz

Martin Scorsese’nin bugünden itibaren Netflix üzerinden izlenebilecek yeni filmi “The Irishman”, yönetmenin kariyerinde sıklıkla işlediği şiddet dolu hayatlara dair çemberi kapattığı, bir olgunluk dönemi başyapıtı


Martin Scorsese’nin 1973 yılında “Mean Streets”le anlatmaya başladığı, mafya, şiddet ve iktidar ilişkileri ağına dair çember bugün Netflix üzerinden izlemeye açılan “The Irishman”le kapanıyor. Scorsese’nin bu epik başyapıtı, şiddet dolu hayatların boş bir kabuk haline getirdiği erkeklerden devlete uzanan bir düzeni göstermesi bir yana Scorsese, Robert De Niro, Joe Pesci ve Al Pacino’nun kariyerlerinden de ayrı düşünülemeyecek, tam bir olgunluk dönemi eseri.

Filmin ana karakteri Frank Sheeran (De Niro), yaşlılığından geçmişe dönüyor ve bize hayatını anlatıyor.

İrlandalı’ya şapka çıkarıyoruz


Güçlü sendika lideri

İkinci Dünya Savaşı gazisi Sheeran, 1950’lerde Pennsylvania’da küçük dolandırıcılıklar yapan bir kamyon şoförüyken bir suç örgütü yöneten Russell Bufalino’yla (Pesci) tanışır ve onun için çalışmaya başlar. Güçlü sendika lideri Jimmy Hoffa’nın (Al Pacino) koruması olur.

Charles Brandt’in 2004 tarihli “I Heard You Paint Houses” adlı kurmaca olmayan kitabının uyarlaması film, her iyi film gibi birçok düzlemde mükemmel işliyor ve anlamını derinleştiriyor.

İrlandalı’ya şapka çıkarıyoruz


Bu düzlemlerden biri Scorsese’ninkariyeri. Yönetmenin mafya (“Mean Streets), şiddet eğilimi (“Taxi Driver”), Amerika’nın kuruluşunda şiddetin yeri (“Gangs of New York”) gibi dönüp durduğu temaların derinleştirilmiş halleri “The Irishman”i oluşturan irmikler. Mafyadan devletin tepesine uzanan ilişkiler ağı ve erkekler arası iktidar ilişkileri yönetmenin hep ilgilendiği konulardı. Bunların bıraktığı enkazı, yıkımı Sheeran’ın hesaplaşması kadar keskin görmemiz ancak yönetmenin yaşının getirdiği bilgeliğin sonucunda olabilirdi. Nitekim de öyle oldu.

Kariyerlerinin ortak çatısı

Film sadece Scorsese değil, filmde varlarını yoklarını ortaya döken De Niro, Pacino ve Pesci’nin kariyerleri için de anlamlı bir yerde duruyor. “The Godfather”ın ikilisi Pacino ve De Niro’nun karakterlerini, izleyicinin hafızasında bu mafya filmleri külliyatıyla düşünmemek mümkün değil. “The Irishman” bu açıdan adeta aktörlerin kariyerlerinin ortak çatısını da katmanlarına ekliyor. Pesci’nin gösterdiği mükemmel performans için ise her sinemasever Scorsese’ye onu emekliliğinden döndürdüğü için bir teşekkür borçlu.
Bu referanslar ve temasal bütünlüğü bir yana bırakırsak film, yönetmenlik ve kurgu açısından dört dörtlük işliyor. İzleyicisinin dikkatine güvenen iddialı hikâye örgüsü ve başta karışık gözüken ilişkiler ağıyla polisiye gibi başlıyor, ancak yavaş yavaş ve emin adımlarla bir karakter derinliğine ulaşıyor. Film, üç buçuk saatlik süresinin her dakikasının hakkını veriyor.

İrlandalı’ya şapka çıkarıyoruz
Filmin yönetmeni Martin Scorsese ve oyuncuları Robert De Niro ile Al Pacino, Milliyet Sanat dergisinin aralık sayısında Mehmet Tez’e bir röportaj verdi.

Sinema salonu disiplini

“The Irishman”, şu tanımların her maddesi ve toplamının fazlası: Scorsese’nin ve aktörlerinin kariyerlerinin hesaplaşması; ABD’deki ilişkiler ağı üzerine bir portre; dört dörtlük bir mafya filmi; yaşlılıkta nelere dönüp bakıldığına dair bilgece bir iç görü; yetişkinler için bir sinema epiği… Şurası ise kesin: Film, yıllardır içinde kaldığı yapım cehenneminden çıkamasa, sinemada bir şeyler eksik kalacaktı.

Filmin bu anlamlarını sunabilmesi ve akıl almaz son 90 dakikasının hakkını verebilmesi içinse dijital platformun yaratabileceği bölük pörçük izleme alışkanlarına kapılmamak yararlı olabilir. Bu da “The Irishman”in kendisini tam olarak gösterebilmesi için izleyicisinden sinema salonu disiplini beklediği anlamına geliyor.

DİĞER YENİ YAZILAR