MİT olayı

12 Şubat 2012

Bir yanda siyaset sınıfı, diğer yanda iktidar, Emniyet, şu veya bu kurum ile yakın iletişimi olan onca insanın bile daha henüz dişe değer bir yorum yapamadığı bu olay, bizim gibi fanilerin kolayca çözeceği, hatta iddialı yorumlar yapabileceği bir olay değil. Bana kalsa, ortalık bu kadar toz duman iken üzerine yazı bile yazmak istemezdim, ama o da olmaz, hem tüm Türkiye bu olayı konuşurken hiçbir şey söylememek lüksümüz yok, hem yorum yapmamak türlü manaya çekilir. Yine de, ben bu aşamada, sadece ortaya atılan tez ve yorumları değerlendirmeye çalışacağım.
Birçokları, açıkça ortada olan, MİT-Emniyet çekişmesinin ardında cemaat ile iktidar çekişmesine işaret ediyor. Daha doğrusu birçokları ‘cemaat’i telaffuz edemeyip, ima veya tarif ediyor. Nitekim, uzun süredir böyle bir çekişme olduğu üzerine ‘kulaktan kulağa’ oynanıyordu. Hatta, iktidara muhalefet edenlerin, böyle bir muhtemel çekişmeye ‘umut’ bağladıkları bile gözlenebiliyordu. Samimi olarak söylüyorum, ben bu spekülasyonları anlamlandırmakta öteden beri zorlanıyorum.
Güçlü bir iktidar partisi içinde kişiler de, farklı grup ve çevreler de birbiri ile güç mücadelesine girebilir, buraya kadar olanı tamam. Ancak, ben ‘cemaat’ denilen çevre ile iktidar partisi arasında kolay sınırlar çizileceğini hiç düşünmedim. Zira, bu çevrelerin, değer dünyaları da siyaset anlayışları da, büyük ölçüde birbiri ile örtüşüyor. Aynı iktidar çerçevesi içinde yer alan, farklı grup ve çevrelerin aralarındaki ayrışma ancak çok önemli konularda ve çok ciddi ölçüde olmalı ki, bu ölçekte bir çatışma çıksın, ben bu ölçekte bir ayrışma izlenimi edinemiyorum.
Diğer taraftan, ‘cemaat’ denilen çevrenin şeffaf bir yapısı olmaması dolayısı ile fazlasıyla gizemli ve spekülasyona açık bir halde olması, kimden bahsettiğimizin tam da belli olmaması, konuyu tartışmamız önünde ciddi bir engel. Doğrudan ‘cemaat’i işaret eden yorumcuların bile, bu tabiri telaffuz edememesi, doğru dürüst bir tartışma yürütmeyi imkânsız kılıyor. Her taşın altında bu çevrenin parmağı olduğuna inananlar dışında kalanlar bir yana, neden herkes ‘cemaat’ denilince bu denli ketum davranır, bunu da anlamak mümkün değil. Bu bir tür korunma tavrı ise, bence tam tersine, bu tür tutumlar, ‘her taşın altında cemaat var’ mitini sadece güçlendirmeye yarıyor.
İkinci büyük tez, Kürt meselesinde ‘güvenlikçi’ ve ‘müzakereci’ anlayışlar arasında çatışma yaşandığı yönünde. Bu iddia da, meseleyi tüm boyutları ile anlamamıza yardımcı olmuyor, zira MİT’e sahip çıkan ve dolayısı ile ‘müzakereci’ anlayışı temsil ettiği iddia edilen iktidar çevreleri, hiç de müzakereci bir siyaset izliyor değiller. ‘Cemaat’e yakın olarak bilinen bazı gazetecilerin bir süredir, iktidarın Kürt siyasetine eleştiri yönelttikleri doğru ama, bunlar güvenlikçi ve müzakereci çevrelerin, farklı anlayışlar olarak saflaştığına dair net işaretler olmaktan uzaklar. Bu değil, kurumlar arası çatışma deseniz, tam bir siyasi kriz yaratan olayın boyutları, bu çerçeveyi çoktan aşmış vaziyette.
Olayın arkasında İsrail’in (ve hatta başka uluslararası ellerin) Hakan Fidan’ı hedef alması olduğunu söylemek, hepsinden daha sorunlu. Çünkü bu iddia, İsrail’in (veya diğerlerinin) Türkiye’deki elinin çok geniş ve rahat olduğu imasına varır, bu türden bir imayı iddia sahipleri de sahiplenmek istemezler. Bu krizin Suriye’de artan gerilim ve müdahale olasılığı esnasında patlamasını, kuşkusuz, uluslararası siyaset ilişkilerini de dikkate alarak yorumlamak gerekir. Ancak bu da çok bilinmezli bir denklemi çözmeyi gerektiriyor, bunu yapmak mümkün olsa bile, şu anda imkânsız. Dahası, böyle bir değerlendirmenin, İsrail-Hakan Fidan gibi dar bir açının sınırları içinden yapılması fazlasıyla yanıltıcı olur.
Ve nihayet, bu denli büyük ölçekli bir kriz hakkında, bu ülkeyi yönetenler de dahil olmak üzere herkesin kafasının bunca karışık olması olayın dar kapsamlı değil, çok boyutlu ve sıkıntılı bir sürecin işareti ve habercisi. İşin en kaygı verici yanı da bence burası.

Yazının devamı...

Bir özgürlük tanımı ve düşündürdükleri

9 Şubat 2012

Bu hafta, iktidar partisine mensup iki önemli siyasetçi dudak uçuklatan iki konuşma yapıtı ve demokrasi adına ‘dar ve uzun’ bir tünelde yol almakta olduğumuz bir kez daha belli oldu.
Önce İçişleri Bakanı Şahin, partisinin Edirne Kongresi’nde özgürlükler konusunda çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Aslında konuşmanın tümü çok çarpıcı başlıklar içeriyor, ama Bakan’ın özgürlük tanımı yanında diğerleri gölgede kalıyor. Diyor ki Bakan, “Sıkıntı nedir? Özgürlük... Hangi özgürlükten bahsediyorsun. O zaman tutuklanınca da şikâyet etme. Özgürlük yoksa dışarıda, farkı yok içerinin, demek ki var dışarıda özgürlük.”
İş bu noktaya geldikten sonra, ‘Allah hepimizin yardımcısı olsun’ demek dışında yapılacak bir şey kalmıyor. Zira, demek ki, bu ülkede özgürlüğün sınırı, ‘dışarıda olmakla’ başlayıp, bitebiliyor. Konuşmanın bu bölümünün devamı da çok sıkıntılı ama, en önemlisi, özgürlük talep edene, en yüksek makamdan ‘dışarda özgürce dolaşmak yetmiyorsa, tutuklanınca şikâyet etme’ denebilmesi.

Şifre vermek başka şey
Sayın Bakan gerçekten özgürlükten nelerin kastedildiğini merak ediyorsa, sadece bunu içtenlikle tartışabilmemiz için bile, dışarıda gezmenin ötesinde bazı temel özgürlüklere ihtiyaç olduğunu hatırlatalım. Diğer taraftan, konuyu Kürt meselesine bağladığı için hemen belirtelim, kimsenin ‘silahlı mücadele propagandası’na özgürlük talep ettiğini sanmıyorum. Ama mesela, ‘özerklik’ tartışmanın ifade özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru olduğunu da teslim edelim.
İkinci düşündürücü açıklama ise, AK Parti* Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’nin AA muhabirinin bir sorusuna cevaben söyledikleri. Gedikli, Paul Auster’i ‘Ergenekonculuk’la suçladığı konuşmasında, “Neo-con-Ergenekon kadrosu Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu yapı Türkiye ile her zaman uğraşıyor... Bir zamanlar şifre irticaydı, yeni öcü ‘sivil dikta’ oldu. Bir zamanlar da komünizmdi” demiş. Uzun bir dönem ‘irtica’ ve ‘komünizm’in demokrasinin yolunu kesmek için en elverişli araçlar olarak kullanıldığı tartışılmaz. Diğer taraftan, bu tartışmayı başlatan ben olduğum halde, ‘sivil dikta’ konusunu, herkesin kafasına göre bir tür öcüye dönüştürebildiğini de kabul edebilirim.

Yazının devamı...

‘Muhafazakâr Yaşam Derneği’

7 Şubat 2012

Doksanlı yıllar, Refah Partisi ve İslamcılığın yükselişine karşı ‘laikçi’ kesimin heyheylendiği zamanlardı. Yok, sadece askeri vesayet’ten bahsetmiyorum, sivil kesim askerlerden, devlet bürokrasisinden hiç de daha ileri bir noktada değildi. Tam tersine, Beyaz Türk dünyası tam bir hezeyan içindeydi. Bu hezeyan, en görünür dindarlık simgesi olan ‘başörtüsü’ konusuna kilitlenmişti. Bugünün ‘demokratlar’ının birçoğu, ‘başörtüsüne özgürlük’ denilince hop oturup hop kalkıyordu. O günün en demokratlarının özgürlük sınırı ise ‘kamu alanı’, ‘hizmet alan-veren’ ile çiziliyordu.
Bunlar gazetelerde okuduklarımız idi, işin bir de sosyal çevrede cereyan eden kısmı vardı. Beyaz Türk Dünyası’nda dost, aile meclislerinde konu döner dolaşır ‘başörtüsü’ne gelirdi, kıyamet orada kopardı. Bu esnada, ben henüz köşe yazmadığım, görüşlerim yaygın medyada yer almadığı/alamadığı dönemlerde bile, bizim çevrelerde bilinir, her arkadaş toplantısı, aile buluşması beni sorgulayan engizisyonlara dönerdi. Bazı arkadaşlar nezdinde bir tür ‘fil adam’a dönmüştüm, masum bir yemek davetinde karşıma bana takılacak birileri çıkar, ev sahipleri bundan sonra olacakları temaşa ederlerdi.

Arşivlere isteyen bakabilir
Tartışmayı aşan sorgulama seanslarında üzerinde en çok durulan konulardan biri, muhafazakâr çevrede yetişen kızların başörtüsü takmasının, ‘bir özgürlük meselesi’ olamayacağı, meselenin bir ‘aile baskısı’ olduğu konusu idi. Yıllarca bu yönde giden akıl yürütmelere karşı, her ailenin aslında kendine has hayat tarzının çocuğuna intikal edeceğini, her ailenin çocuğunu kendi değerler dünyasına uygun yetiştirmeyi arzu ve hak ettiğini anlatmaya çalışıp durdum. Daha sonra Radikal’de yazmaya başlayınca, bu konu üzerine birkaç kez yazdım. Laik ailelerin evlerinde yetişen bizlerin içki içmek gibi alışkanlıklara nasıl yatkın yetişiyor ve kimsenin buna karışma hakkı olmuyorsa, dindar evlerde yetişenlerin dini değerler konusunda benzer tanışıklıkları olduğunu ve buna kimsenin karışma hakkı olmadığını vurguladım. Arşivler ortada, isteyen herkes geri dönüp bakabilir.
Gün geldi, devran döndü, her şey fazlasıyla değişti. Muhafazakârlığa, dini değer ve sembollere karşı dayatma ve saldırganlığın geri çekilmesi yönündeki değişimler, bence son derece sevindirici oldu. Ama gelin görün ki, iş bu kadar ile kalmadı. Bu sefer, ‘dindarlar iktidarda olduğu için, diğer kesimlere karşı bir mahalle baskısı oluşuyor’ diye görüş bildirenlere karşı saldırganlık ortalığı kapladı. En son olarak, Başbakan’ın ‘dindar nesiller yetiştireceğiz’ şeklindeki beyanı tartışılırken, bir kez daha, değişimin demokratikleşme ve özgürlüklerin alanının genişlemesi değil, iktidar olanın kendi baskı dilini oluşturma süreci olduğunu izliyoruz. Benim açımdan bu tartışmada en dikkati çeken görüş, Ahmet Turan Alkan’ın ‘Çocuğa ebeveyn dayatması ne olacak peki?’ başlıklı yazısında (4 Şubat) ifade ettikleri oldu.

Yazının devamı...

Aldırma Ece, Aldırma!

5 Şubat 2012

Meğer Ece Temelkuran bu ülkedeki kötülüklerin anasıymış!.. Laiklik mitingleri üzerine yazdıkları, sonra Kürtlere verdiği destek, hatta bahçesinde yetiştirdiği domatesler parmaklara dolandı, yetmedi o parmaklar şimdi boğazına dayanıyor. Belli ki, işinden olması yetmedi; hiç sesi çıkmasın isteniyor. Beğenmediklerini ölümüne gammazlayanlar bitti, şimdi ‘sesi kesilsinciler’ çıktı. Eskiden bu işlere tenezzül edenler hiç olmazsa, aydınlar, demokratlar nezdinde ipi pazara çıkmış, itibarsız insanlardı; şimdikiler bir de ‘demokrat’lık taslıyor.

‘Ergenekoncu’ tehdidi
Son olarak Ece’nin The Guardian gazetesine yazdığı ‘Türk gazeteciler çok korkuyor, fakat buna karşı durmalı’ başlıklı yazısına çok bozulan olmuş. Bir yazarın bu yazısını da, başkalarını da, genelde yaptığı tahlil ve yorumları beğenmeyebilirsiniz, tamamen yanlış olduğunu da düşünebilirsiniz; ama ‘parazit’, ‘ahlaksız’ vs. diye karalamak ne oluyor? Dahası, şimdilerde beğenmediğinizi ‘Ergenekoncu’ diye yaftalamak gibi bir yol tutturulmuş, tehdit gibi kullanılıyor.

Bu ne densizlik!
Etyen Mahcupyan tam da bu yoldan gitmiş, Ece’nin yazısına, Today’s Zaman’da (3 Şubat) ‘Hrant’ın Parazitleri’ başlığı altında vermiş veriştirmiş. Ece’yi ‘parazitler kolonisi’nin son örneği, ‘ahlaksız’, yazdıklarını ‘komik ve zavallı analizler’ diye tanımlamakla kalmamış, ultra-milliyetçi ve Ergenekoncu çevrelere yakınlıkla ve ‘yurtdışında Türkiye’ye ilişkin algıları yönlendirmekle’ itham etmiş. O da yetmemiş, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alındıklarında söylediklerini (‘Hrant için’ ve ‘Dokunan yanar’) kendilerini abartılı bir konuma sokmak olarak değerlendirmekle kalmamış, ‘iç dünyalarının derinliklerindeki zayıflıklara’ bağlamış. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne kendini beğenmişlik, bu ne densizlik anlamak mümkün değil!

Yazının devamı...

Türk Oryantalizmi, Arap Dünyası ve İran

2 Şubat 2012

Türkiye’nin Ortadoğu ile yakınlaşma politikası, başında son derece dostane terimler çerçevesinde ifade buluyordu. Sonra işler karıştı; İran-Suriye ekseni, Batı dünyasının hedefi haline geldi, Türkiye zor bir ikileme sürüklendi. Bu arada, İran için kullanılan dil de değişmeye başladı, muhafazakâr basın bu konuda, ABD dış politikası eksenli çevreler ile buluştu. İran politikaları için, ‘Acem yalanı’, ‘Acem pazarlığı’, ‘Acem oyunu’ lafları, bu ortamda medyada yaygınlık kazanmaya başladı. Bu terimler kuşkusuz yeni değil, ama kuşkusuz son derece itici ve düpedüz Oryantalist bir zihniyetin ifadesi.

Küçümseyen bakış
Diğer taraftan, ‘Arap Baharı’ sürecinde, bir tür ‘Türk Oryantalizmi’nin Araplara ilişkin, başka bir yüzünün sergilenmeye başlandığı nedense gözlerden kaçıyor. İlk bakışta Arap ülkelerinde ‘özgürlük’ mücadelelerine destek ve sempati gibi görünen yorumlar, aslında bu ülkelerin tarihini, kültürünü ve siyasi deneyimlerini küçümser bir bakışı yansıtıyor. Bu bakışa göre, sanki Arap dünyası Osmanlı bu toprakları terk ettikten sonra ve hatta bu nedenle bir batağa saplanmış vaziyette. Dahası, sanki bu ülkeler, Osmanlı’nın çekilişinden sonra, tarihin dışında, derin dondurucuda kaldılar; bu esnada birkaç diktatörün elinde heba oldular, şimdi yeniden uyanışa geçtiler gibi takdim ediliyor. Oysa, Osmanlı döneminde Arap vilayetlerinin merkez ile ilişkisi coğrafi uzaklıklarına ve stratejik konumlarına göre büyük farklılık gösterdiği gibi, Osmanlı idaresi altında ve özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ne halde oldukları sorgulanması gereken konulardır. Onu geçelim.

Tarihleri edilgen değil
Diğer taraftan, bu ülkelerin, toplumların Osmanlı yönetiminden çıktıktan sonraki tarihleri hiç de, özellikle Arap Baharı sonrasında Batı basınının takdim ettiği gibi ‘edilgen’ ve ‘statik’ değildir. Modern Arap tarihi, sömürgeciliğe isyan, bağımsızlık mücadelesi ve sosyal mücadeleler ile dolu canlı bir tarihidir. Müslüman Kardeşler hareketi de bu canlı tarihin bir parçasıdır. Bugün geldikleri yeri sorgulayacaksak her şeyden önce Soğuk Savaş döneminde olanları masaya yatırmak gerekir ki bu da kimsenin işine gelmez.

Yazının devamı...

Zizek’ten yeni inciler

31 Ocak 2012

Ünlü Slovak düşünür Slaloj Zizek’in yolu yine Türkiye’ye düşmüş. Bir önceki gelişinde verdiği röportajlarda söyledikleri üzerine bir eleştiri yazısı yazmıştım. Bu yazı nedeniyle, güncel konular üzerine yazdıklarımdan daha çok tepki (olumlu ve olumsuz) aldım. Veya belli ki, Zizek artık Türkiye’nin gündem konularından biri olmuş, dahası bir nevi ‘yabancı damat’ haline gelmiş; daha önce onu tanımayanlar yeni-Osmanlıcılığı çağrıştıran görüşleriyle tanışınca onu sevmiş, bağrına basmış. Zizek’in sol siyaset içinde takipçilerinin söylediklerine farklı tepkileri var, diğer taraftan muhafazakâr kesim Zizek’e toz kondurmuyor.
Bu arada, bana iki kez yazan bir okurum, Zizek’in söylediklerinin gazetelerde (özellikle Radikal gazetesinde) tahrif ve sansür edilerek aktarıldığını bildirdi. Bu konuda söyleyebileceğim bir şey yok; eğer Zizek tahrif ve sansür edildiğini düşünüyorsa, itiraz etmek ona düşer. Ben gazeteler vasıtasıyla bizlere yansıyan görüşleri üzerine düşündüklerimi yazmaya devam etmek istiyorum.

‘Askeri operasyonlara karşıysam da...’
Zizek bu kez, bir reklam şirketinin davetlisi olarak gelmiş, ama onun dışında bir konferans daha vermiş; bu arada Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ile bir röportaj yapmış (27 Ocak). Yeni Osmanlıcılık çağrıştıran görüşlerinin gerek sevgi, gerekse tepki ile karşılanması üzerine anlayışlı davranmış ve “Biliyorsunuz umutsuzca yeni bir model arayışındayım. Acaba çok kültürlü bir yapı için Osmanlı modeli bugün işe yarar mı diye sorguluyorum” demiş. Bu sorgulamayı, Türkiye’ye uğradıkça kısa röportajlarda yapmak yerine diğer konularda olduğu gibi ciddi bir düşünsel çerçeve içinde ifade ederse, konuyu daha sağlıklı tartışabiliriz diye düşünüyorum. Diğer taraftan, ulus devletlerin sonunun geldiği iddia edilen bir çağda, imparatorluk modelleri ve bu arada Osmanlı modelinin gündeme gelmesi, Zizek’e mahsus bir sorgulama değil, fazlasıyla yaygınlaşan bir yeni paradigma ve asıl bu paradigmanın ciddi bir biçimde tartışılması gerekiyor. Şimdiye kadar, bu paradigmadan hareket eden çok şey yazıldı. En son, Le Monde Diplomatique’in son sayısında (English Edition) Jane Burbank ve Frederick Cooper imzalı bir yazı yayımlandı, bu paradigmanın ürünlerinden biri olarak göz atabilirsiniz. Bu iki tarihçinin, asıl referans olabilecek ‘Empires in World History; Power and Politics of Difference’ başlıklı çalışmaları da 2010 yılında yayımlanmıştı (Princeton University Press).
Zizek’in bu konudaki görüşleri şimdilik, kendi deyimi ile ‘umutsuzca bir arayışın’ sonucu olan savruk ve muğlak görüşler olduğu için bu tartışmayı bir yana bırakalım. Asıl önemlisi, bu sefer, Kürt sorununa ilişkin öne sürdüğü görüşler. Diyor ki, “Avrupa askeri müdahaleleri kendine reva görüyor; ama bu hakkını âdeta monopolize ediyor. İşte tam da bu nedenle, her ne kadar Kürtlere yönelik askeri operasyonlara karşıysam da Türkiye’nin pozisyonuna biraz sempatim yok değil. Çünkü Türkiye ‘Umurumda değilsiniz; siz yapıyorsunuz, ben de yaparım’ diyor bir anlamda.”
Bir büyük ‘sol’ düşünür için çok ‘ilginç’ görüşler değil mi? Bu noktadan hareketle belli ki, “Avrupalı güçler zamanında etnik temizlik yapmadı mı, umurumda değilsiniz, ben de yaparım” veya “Avrupalı güçler ulus devlet olmak adına türlü baskılar yapmadı mı, umurumda değilsiniz, ben de yaparım” diyene ‘biraz sempatisi’ olacak. Koca bir düşünür, bu denli kaba bir antiemperyalizm duygusu ile yola çıktıktan sonra, Batı dünyası dışındaki otokratlarının ne suçu var? Veya, Zizek, acaba Putin ve Rus İmparatorluğu konusunda ne düşünüyor merak ediyorum. Dahası, Türkiye’nin NATO’nun Libya’ya askeri operasyonuna karşı ‘umurumda değilsiniz’ demek yerine, bu müdaheleye katıldığını herhalde bilmiyor.

Yazının devamı...

‘Bize masal anlatmayın

29 Ocak 2012

Daha henüz tam olarak iyileşmediğim halde, Diyarbakır’a bir günlüğüne tek perdelik bir oyun izlemeye gittim. Doğrusu, çok tiyatro âşığı biri olmadığımı herkes bilir, ama proje o kadar heyecan vericiydi ki, hasta hasta yollara düşmeye değiyordu.
Olay şu; Diyarbakırlı ve Trabzonlu kadınlar, bir köprü kurmak için birlikte bir tiyatro çalışması gerçekleştirmişler. Cuma ve cumartesi geceleri bu oyun Diyarbakır’da sergilendi, sonraki iki gün de Trabzon’da sergilenecek. Dilek Güven’in yönetiminde dört Trabzonlu, dört Diyarbakırlı kadın oyuncu ve arkalarında kalabalık bir teknik ve destek grubu, büyük bir heyecan ve fedakârlıkla çalışmış. Sonuçta, fedakârlıklarına değmiş, birlikte yapılan iş hem iyi sonuç vermiş, hem amaçlandığı gibi proje içinde yer alanları tanıştırıp yakınlaştırmış.

Köprüler birlikte kurulsun
Oyunun broşüründe, proje içinde Diyarbakır’dan yer alan Drama Eğitmeni Sibel Can, ‘Bir gün birisi gelip de “Trabzon Diyarbakır Köprüsü’ için bir araya gelip bir şeyler yapalım deseydi belki gülüp geçerdim. Bu köprü kurulur mu, hadi kuruldu diyelim, gelip geçen olur mu, geçenler birbirini ezerek mi yoksa birbirine yüzünü dönerek mi geçer gibi tedirgin sorular geliyordu insanın aklına” diye yazmış.
“Tek perdelik oyundan yapılmış küçük bir köprüden, bir avuç insan geçse ne olur?” demeyin. İnsanlığa, barışa, bunları merkeze alan bir geleceğe inanmış, bunun heyecanını duyan bir avuç insan, bazen milyonlara bedeldir. Yeter ki, inandığımız değerleri, geleceğimizi iki günlük dünyanın hır gürüne, büyük büyük lafların ardına saklanmış vesveselere kurban etmeyelim. En önemlisi, nihayetinde birileri köprüyü tasarlasın, kursun, diğerlerine sadece zoraki üstünden geçmek kalmasın, bunu çözüm sanmasın. Köprüler birlikte kurulsun.

Yazının devamı...

İyi yolculuklar!

26 Ocak 2012

Fransa Parlamentosu’nun ‘Soykırımı inkârın suç sayılması’na ilişkin kararı üzerine kıyamet kopuyor. Boşa çene yormanın lüzumu yok, bu karar tabii ki siyasi bir karar, ama ona bakarsanız uluslararası tüm hamleler, politikalar da öyle. Yoksa, mesela çevresindeki tüm güçler nükleer silah sahibi iken, İran’a neden bunca baskı yapılıyor? Mesela, bölgede demokrasinin esamesi okunmazken, Suriye’ye neden demokrasi diye baskı yapılıyor? En önemlisi, Türkiye’deki bunca demokrasi zaafına rağmen, dış dünyanın suskunluğu da politik çıkar hesapları yüzünden ama, öylesi işimize geldiği için ilkelerden bahsetmek kimsenin aklına gelmiyor.

Hariri ailesine sorulsaydı
O halde, işi Engizisyon’a, Kanuni’nin mektubuna kadar götürmek, hele düşünce özgürlüğünden dem vurmak yerine, ‘siyasi değerlendirme’ yapmak daha anlamlı olurdu. Hiç değilse, geçenlerde Beyrut’ta, ‘Suriye’yi konuşmak’ için toplanıldığında, baş dostumuz Hariri ailesine, Fransa’nın tavrı sorulsaydı diyorum. Malum bu aile ve onların başını çektiği ‘Lübnan’ın Batı yanlısı koalisyonu’nun, Türkiye ile de, Fransa ile de arası çok iyidir. Ama ‘kahrolsun içimizdeki insan sevgisi’, başkalarının sorunları ile uğraşmaktan başımızı kaldıramıyoruz ki, tüm bunlar aklımıza gelsin! Özellikle de ‘Suriye’nin demokrasi sorunu’ bizi o kadar meşgul ediyor ki, kendi demokrasi sorunlarımızla bile uğraşamıyoruz. Ayrıca, o kadar kendimizden geçmiş vaziyetteyiz ki, içerdeki halimizi unutup Fransa’ya karşı ‘düşünce özgürlüğü’ baskısı yapmayı düşünebiliyoruz. O nedenle, ben öncelikle dış siyasetten ziyade, iç siyasette son duruma tekrar bir göz atalım diyorum.

Kaderin garip cilvesi
Aslında, şu günlerde iç siyaset ve dış siyaset konuları her zaman olduğundan daha fazla birbiri ile bağlantılı. Mesela, kaderin garip cilvesi, Fransa’nın ‘soykırım’a ilişkin kararı, Hrant Dink davasının ‘acı sonu’na denk geldi. Fransa’nın ‘soykırım inkârı’nı suç sayan kararı tabii ki sorunlu ama, tarihimizle ve münhasıran Ermeni katliamı ile açıkça yüzleşmeyi göze almış bir ülke olsaydık, Fransa’da alınan karara ilişkin tutumumuz daha anlamlı olabilirdi. Oysa, geldiğimiz noktada, Fransa’da, ‘Atalarımız kötü şey yapmaz’ diye nümayiş yapan, ‘Keriz Sarkozy’ diye saz çalan bir kalabalık siyasi çehremizi oluşturmuş oldu.

Yazının devamı...