Çocuklukta kalsaydı, keşke...

Eve ağlayarak geldiğimiz olurdu bazen, çocukluk işte, ille de kızdırırdı birileri; annemin kollarına atardık kız kardeşimle kendimizi, salya sümük…

Üzenler de olurdu, alay edenler de…

O zamanlar çok anlamasak da annemin neyi neden dediğini; büyüyüp de hala kızdıranlar, üzmeye, alay etmeye çalışanların var olduğunu gördükçe anılarda kalan anne öğretileri pıt diye ortaya çıkıyor, şıp diye durumu anlamamıza yardımcı oluyormuş!

******

“Hiç oralı olmayın!”, “Gülüp geçin…” dediğinde annem kızdıran çocuklar için, çok şaşırmıştık; “Anneee, kızdırıyor, damarımıza basıyor, nasıl gülüp geçelim?”

“Yavrum, onların amacı sizi kızdırmak, siz kızdıkça eğleniyorlar; ciddiye almayın, duymamış gibi yapın…

Bakın, sizi kızdıramayınca onlar nasıl kızacaklar!”

Çok yapabildik mi bunu, ehh işte…

******

Bir arkadaşımız vardı ilkokulda, her sabah evin önünden geçerken bize uğrar, annemin ısrarı ile kahvaltıya eşlik ederdi.

Babası varlıklıydı, lakin eve gelir-gelmez durumlarındaydı; anne güzel bir köy kökenli kadındı, şehre ayak uydurmaya çalışıp, iki çocuğuna analık ve babalık yapmaya çalışırken kocasının yaşam tarzına hem sinirlenir, hem de dik durmaya çalışırdı.

Her sabah okul yolunda cebinden çıkarıp paralarını sayardı. Ayıp diye öğretildiğinden kafamızı başka yöne çevirirdik, lakin ısrarla paralarını gösterir, sizinki ne kadar diye sorardı…

Bu sorular farklı hal almaya başladı sonralarında, “Sizin hep benden az paranız var!”, “Babanız kaç para maaş alıyor?”, “Siz bize göre fakirsiniz!”, falan…

Memur çocuğuyduk, bir süre sonra ağrımıza gitmeye başladı bu sözler, çocukluk işte…

“Biz çok mu fakiriz anne” sorumuzla sıkıntımızın farkında oldu, unutmam mümkün değil, ne zenginiz dedi, ne de fakir değiliz: Biz yaşantımızı doğru düzgün sürdürebilecek paraya sahibiz. Güzel bir ailemiz, eksikliğini duyduğumuz bir şeyimiz yok…

(Sonraları anlıyor insan, o eksiklikler duyulmasın diye ne emekler harcanıyormuş meğer!)

“Ama Meral bize dedi ki….”

Meral’i hoşgörün, anne-baba bir arada yaşanılan aile istiyor, ama bulamıyor; para ise bu durumu hafifsetecek tek şey onun için!

Size özeniyor, ama söyleyemiyor; onun yerine sizi üzmek istiyor, tek silahı da para…

Bir daha söylediğinde “Yeterli paramız var” deyin, ama söylediklerine üzülmeyin!

Durumunu da yüzüne sakın vurmayın!

Üzülmediğinizi gördükten bir süre sonra bu huyundan vazgeçer!

Hakikaten de öyle olmuştu; en son attığı gol üniversitedeydi, yıllar sonra birleşen fakülteler sonucunda bir araya gelmiştik; hiç ilgisi olmayan bir konu konuşulurken on kişilik bir grup içinde “Üst dudağın ne kadar inceymiş, ay çok komik!” demişti…

Günlerce aynada dudaklarımı incelemiştim!

******

Bakın şimdi, nereden nereye geldim! Biraz daha büyümüş, ilkokul beşe gelmiştik!...

Sınıfta beş kişi acayip kapışırdık; sınıf birincisi kim olacak diye…

O kadar kapışırdık ki, sınıf birincisi diye hiç birimiz ilan edilmemiştik!...

Ali vardı, şimdi profesör, çekişen grup içindeydi tabii ki!

Nereden nereye bir gün bana dedi ki: Dişerini fırçalamıyor musun sen?

“Fırçalıyorum” dedim demesine ama, içim nasıl kırık dökük, anlatamam!

Hayır yani, dişlerim peynir gibidir, neredeyse dişçi koltuklarında büyüdüm ama görüntüsü diş macunu reklamına çıkacak kıvamdaydı!

Çocukluktan ergenliğe geçiş tabii ki, oturdu mu bu laf içime!

Hem de nasıl!

Aynı sınıftan Mustafa var, aynı zamanda üst kat komşumuz, pek önemserdi beni ya, neyse, sonrasını bir başka zamanda anlatırım…

Annesi Alman, babası Türk, Mustafa bir şey anlatıyor, anlamsız bir şekilde lafını bölüyorum ve “Mustafa dişlerini fırçalamıyor musun sen?” diyorum!

Vallaha dedim!

Önce bir şaşaladı, ne alaka şeklinde, sonra güldü ve geçti: Fırçalıyorum elbette…

Konuştuğu konuya devam etti…

Ama… Ama ben bu kadar kolay atlatamamıştım Ali’nin travmasını!

Allah bilir Mustafa hiç hatırlamıyordur bu olayı, lakin benim beynimde kazınmış bir anıdır!

Ali’ye neden haddini bildirmedim de, acısını Mustafa’dan çıkartmaya çalıştım diye pek kızar dururum kendime!

Belki de güç durumuydu, Mustafa’ya nazımın geçeceğini biliyordum!

Ama, yine de pek yanlış yapmışım tabii ki…

Mustafa, duyarsan bir yerlerden, affet be arkadaşım beni!...

******

Tüm bunlar çocuklukta kalacak sanıyordum, lakin pek bir yanılmışım!

Koskoca insanlar hala kızdırmaca oyunu oynamaktalar!

Hala, birilerini üzerek kendi üzüntülerinden kurtulmaya, hala yaralarını bir başkalarına yapıştırmaya çalışmaktalar…

Yazık tabii ki, bunca yıl içinde üç arpa boyu yol alamayan insanlar var…

Üç arpa boyu yolu başkalarının üzerlerine basarak alanlar var!

Üç yüz otuz üç arpa boyu yol alanlar haykırmıyorlar, ahh bakın burada bir iş var, tahminen anne ve babaları zamanında öğütlemişlerdir “Eksikliğini yüzlerine vurma çocuğum hiç kimsenin!”

Sataşanlara gül geç, sen değil, üzemeyenler, kızdıramayanlar, alay edemeyenler beklentileri gerçekleşmeyince çatlasın!

******

Eee, vallaha anne, hakikaten öyleymiş…

Biliyor musun, hala aynı çekişmeler ile cebelleşiyoruz!

Şey… Pardon… Bildiğin için zaten zamanında öğretmişsin!

Çok teşekkür ederim!

Bugün bazı taşlara, çamurlara göğsümü kalkan gibi kullanıyorsam, sayendedir!

Yine de, anne, biliyor musun, çocuklukta kalan şeyler olmalıydı bunlar…

Yazık…

Hala büyüyememiş bazı çocuklar…

Sen gibi, babam gibi yol göstericileri belki de yoktular...