Nasıl bir yerel yönetim?

22 Ağustos 2019

Önceki yıllarda, çevre bilimleri uzmanı (geoekolog) Yrd. Doç. Dr. Metin Erten’le yerel yönetimlerde planlama, yapılanma, hizmet sunumu, kaynakların verimli dağıtımı, hemşerilerin yönetime katılımı konularında konuşup, kendisine “Belediyeciler sizce neden sivil toplum kuruluşlarını yanlarına değil de karşılarına alıyorlar?” sorusunu sormuştum. “Planlama pek sevilmez, hep ayak bağı olarak görülür, oysa plansız bir kent düşünülemez. Hizmet sunumu da karmaşıktır, tüm devlet örgütleri gibi, belediyeler de bir hizmet örgütüdür. Ama bu hizmet sunumu çoğunlukla birkaç yöneticinin belirlemesiyle oluşur. Örneğin, mahalleye yapılacak olan küçük bir park için bile mahalleliye sorulmaz. Mahalleli, masa başında çizilen, kendinden olmayan, dışarıdan gelen birilerinin yaptığı bir çalışma olarak görür bu park işini. Kendisi işin içinde olmadığı için o parkı içselleştirmez. Onu korumaz, çünkü onda bir emeği yoktur. Bir kentte aslolan, kentin birlikte yönetilmesidir. Bunu başarabildiğiniz oranda başarılı olursunuz. Belediye başkanına da burada önderlik etmek düşmektedir. Kent yöneticilerinin fırsat buldukça kent yaşayanlarıyla bir araya gelip muhabbet etmeleri değildir yapılması gereken, kent için kafa yorma ve öneri üretme alanlarının önünün açılmasıdır.”
Geoekolog Yrd. Doç. Dr. Metin Erten, Anahtar Kitaplar’dan çıkan ve 2. baskısı yapılan “Nasıl bir yerel yönetim?” kitabında, dünyada belediyecilik anlayışı, kentsel planlamanın yapılamaması, belediye gelirlerinin yanlış yönlendirilmesi, şirketlerden kaynaklanan sorunlar, işçi-memur ayrımcılığı, su havzaları, kaçak yapılaşma, denetim, imar uygulamaları, kentsel kültürün geliştirilmesi, tarihsel kültür mirasının korunması, kadın dayanışma ve sığınma merkezlerinin açılması, engellilere, düşkünlere, yaşlılara yardım, kent suçu ve yerel mahkeme kavramının oluşturulması gibi farklı konulara değinmiş.
Herkes okumalı
Bir dönem İstanbul Büyükşehir, Şişli, Beşiktaş, Karşıyaka ve Konak belediyelerinde görev yapan Yrd. Doç. Dr. Metin Erten, zabıtaların sorunlarına da kitabında yer vermiş. ”Zabıta ülkemizde bazen başkanın adamı, bazen odacısı, bazen getir götür işlerini yapan, bazen fedaisi, bazen yıkım ekibi, törenlerde ardından koşturanıdır... Başkanların büyük çoğunluğu başkan olduktan sonra bile bilmez zabıtaların yetkilerinin ne olduğunu. Neleri yapıp neleri yapmayacağını ancak görev sürelerinin sonuna doğru öğrenirler. Zabıtalıktan normal memurluğa geçiş, ya da zabıta müdürlüğünden bir anda alınmak başkanın iki dudağı arasındadır.”
Eski İstanbul Mimarlar Odası Başkanı Oktay Ekinci, kitabın önsözüne şöyle not düşmüş. “Kitabı okuduktan sonra iyi saklayın, çünkü 2099 yılına dek hep lazım olacak. O tarihte yeni bir Metin Erten yine bu topraklarda yetişip 21. yüzyılın deneyimlerini bu kitaba ekleyerek ilerleyen yüzyıla aktaracak. ‘Nasıl bir yerel yönetim?’ aslında başta belediyeciler herkesin okuması gereken bir kitap.

Yazının devamı...

Basmane’ye özlem

15 Ağustos 2019

Bayram öncesi değerli büyüğüm Ramazan Emel Taşöz’le birlikte, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı Kubilay (Temaşalık) ve Altınordu (Şeyh) mahallelerini gezip, geçmişten izler aradık.

Milliyet Ege okuyucusu, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Ramazan Bey, kamu görevlerinde bulunmuş emekli bir bürokrat. 961 (Şeyh) Sokak’ın zirvesinde, bahçe duvarlarında turunç ağacının dalları sarkan tuğlalı evin üst bitişiğindeki dar cepheli, cumbalı, ferforje kapılı ev Ramazan Bey’in eviydi. “Her sokağında ayak izim var” diyen Ramazan Bey, evinin önünde bana fuar gazinolarından gelen müzik seslerini, sokağında yaşanan komşulukları ve dostlukları anlattı.

Şeyh Camisi’nin avlusunda soluklanıp mahallenin yeni sakinleriyle söyleştik. Önünde dua edilen, mum yakılan hazireden kalan izlerin silinmesine üzüldük. Birçok öğrenciye müzik sevgisini aşılayan, İzmirlilerin çok yakından tanıdığı, efsane müzik öğretmeni Fikri Şenürkmez’in yaşadığı evi görmek, gezinin sürpriz keşfi oldu.

Bayramyerindeki salıncak ve dönme dolaplar, Agora ve Altınpark’ta kurulan cambazhane çadırları canlandı gözümüzün önünde. Dökümcü Arap Musa’nın evinin önünden sağa sapıp Yıldırım Kemalbey İlkokulu’na gittik. Ramazan Bey, yangın sonrası farklı bir mimariyle yeniden inşa edilen 1. Ulusal mimarlık dönemi eseri ilkokulun eski halini, öğretmenlerini, arkadaşlarını ve dokunulması yasak olan kuyruklu piyanoyla ilgili anılarını anlattı; öğrenci ve öğretmenleriyle topluca çekilmiş siyah beyaz fotoğrafları gösterdi.

Çantadan çıkan şiir

Yıldırım Kemalbey İlkokulu gibi, bir döneme damgasını vurmuş Tilkilik ve Misak-i Milli okulları da ihmal nedeniyle yanıp tarihten silinen okullardı. Namık Kemal Lisesi’ne yürüyerek giderken, fabrikalarda çalışmak için erken saatlerde Tepecik yönünden topluca yola koyulan kadın emekçilerin görüntüsü, Ramazan Bey’in anılarından hiç silinmemiş... Kadı Avlusu’nu, restorasyon için sıra bekleyen Faik Paşa Camisi’ni, arkasından Radyo ve Demokrasi Müzesi’ni ziyaret ettik.

Güzel bir gündü, mahallede bulunan eski İzmir evleri, esnaf dükkânları zamana direniyordu. Ayrılık vakti yaklaşırken Ramazan Bey bana çantasından çıkardığı ‘Basmane’ye Özlem’ şiirini verdi. Bu güzel şiiri birlikte okuyalım... “Her taşında ayak izlerim vardır, dar sokaklarının /Her sokağında aşina yüzler, anılarda yaşıyor artık/Eski evlerin gölgeli bahçe duvarlarından sarkan çiçekler /Zaman sanki durmuş gibi tüm oralarda /Özleyerek bekliyorum köşe başından çıkacak çocukluğumu /Unutamam bayram günlerinin coşkun mahalle eğlencelerini, kapı komşuluklarını /Muhtar, bakkal, kasap, manav, kömürcü, çerçi, sütçü amcaları, ağabeyleri/ Artık içimde kaldı sadece bir gönül sevinci /Onlar uykularımın en tatlı rüyası şimdi.”

Yazının devamı...

Yılanlı kanal

8 Ağustos 2019

Dr. Osman Koçanaoğulları, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı Basmane’ye sıklıkla gelir ve anılarını paylaşır. Geçen hafta üzerinde çalıştığı gezgin William Knight’in bilgilerinden yola çıkarak bir tekkenin yerini tespit etmek ve yağmalanan tarihi okulun son durumunu görmek için Sakarya Mahallesi’ne gittik. Küçük Aya Yani (Agios Ioannis) Kilisesi’nin kuzey kapısının sağında yer alan ve eski adı Çavdar olan 821 Sokak civarında dolaştık. Sakarya Mahallesi’nin simgesi olan Roma su kanalı üzerinde bulunan binanın belediyece satın alınıp onarılması tarih severleri sevindirmekle kalmamış, diğer yapıların kurtarılması için umut olmuştu…

Roma su kanalı hakkında ilk bilgileri bize “İzmir’in Suyolları kitabından George Weber’den” araştırmacı yazar İlhan Pınar aktarmıştı.

19. yüzyılın başlarında İzmir’i ziyaret eden Gezgin William Knight’e, Rufai Tekkesi’nin Şeyhi Seyid Mustafa Efendi, tekke yakınında olan yeraltı tünelini görmesini önerir ve tünelde yılanlar olduğunu söyler.

Kendisine yemesi için bir kaç tane tohum verir, tohumlar gezgini yılanlardan koruyacaktır. William Knight, basamaklı merdivenlerden inip bir kaç adım attıktan sonra taş duvarlı galeriye girer. Yardımcısının fiziksel olarak tükenmesi ve ellerinde bulunan lambanın sönmeye başlaması ortamın çok sıcak olmasından kaynaklanır. Şeyh’in söylediği yılanlarla karşılaşmazlar.

Dr. Koçanaoğulları, bana bu bilgileri aktarırken, Basmane belgeseli için İlhan Pınar, Tahsin İşbilen, Atilla Özdemir’le kanala girdiğim günleri anımsadım. Aklıma gelse de kış mevsimi olduğu için kanalda yılanlarla karşılaşmadık ancak içeride ki hava gezginin anlattığı gibi sıkıcıydı…

821 Sokak’ta yanıp yıkılan yapıları görünce üzüldük, hani sokağa koruma gelecekti?

Kabul edilmeyen rüşvet

St. John, St. Polycarpe, St. Voukolos’a adanan Küçük Aya Yani Kilisesi’nin yeniden inşası sırasında evinin deniz manzarasını kapadığı için bir Türk, kadıya gidip şikâyetçi olmuş. Kadı, Türk’ün şikâyetini haklı bulup inşaatı durdurmuş, ertesi gün aniden ölmüş. Yerine gelen yeni kadıya, inşaatın bitmesi için Hıristiyan topluluk, içerisinde 100 altın sterlin rüşvet olan bir kese vermiş. Yeni kadı parayı elinin tersi ile geri çevirip inşaat masraflarının yarısını kendisi karşılamış. Güney yönünde manzarası kapanan şikâyetçi Türk’ün evini ve adı geçen Rufai Tekkesi’nin yerini tespit etmek bizim için zor olmadı. Uyarılarımızın dikkate alınıp yağmalanan tarihi okulun çalınan kapısının yerine takıldığını görünce sevindik. Turist rehberlerinin yerli yabancı gezginlere Sakarya Mahallesi’nde gösterip anlatacağı çok şey var. Turizme, özellikle inanç turizmine katkıda sağlayacak yapıları korumak gerekiyor.

Yazının devamı...

Basmane, DEÜ GSF’yi kucaklar

1 Ağustos 2019

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi binalarının depreme dayanıksız olduğu savlanınca Tınaztepe yerleşkesine taşınması gündeme gelmişti. Öğrenci ve akademisyenlerin karşı çıkmasıyla, bu kez gözler Kültürpark’a ve hangarlara çevrildi. Ancak bu girişime haklı olarak itirazlar geldi ve eğitim için yeni yer arayışına geçildi.

Sinema ve sahne sanatları için, çatısı açılıp kapanabilen; fuayesi, perdesi, gişesi, açık alanlarıyla bir zamanlar gişe rekorları kıran filmlerin seyredildiği, başta Şehir Tiyatroları olmak üzere özel tiyatro gruplarının oyunlarını sergilediği, konserlerin verildiği, Gaziler Caddesi’ne cephesi olan Yıldız Sineması’nı öneriyorum. İki ay içinde hafif malzemelerle yapılacak olan dersliklerle sinema kısa bir sürede eğitime hazırlanabilir. Tarihi sinemanın fakülteye dönüşmesi, açılışının da ‘Avare’ filmiyle yapılması ses getirir. 

Heykel, resim, seramik, cam sanatları ve grafik bölümü öğrencileri için, Yıldız Sineması’nın bitişiğinde bulunan Bıçakçı Hanı’nı öneriyorum. Tarihi hana, mülkiyeti kamuya ait eski Bağ-Kur binasının altından girilebiliyor. Taş duvarlı, avlulu, ahşap çatılı dikdörtgen kesitli hangarlar, işlik ve derslik olarak kullanılabilir. Zemin ve çatı iyileştirilmesi yapmak yeterli. Bu tarihi avlulu han, çok küçük bütçelerle kısa zamanda faal duruma getirilebilir. Tekstil, moda tasarımı, geleneksel Türk sanatları, temel eğitim ve diğer fakülteler için 6 katlı eski Bağ-Kur binası hizmet verebilir. Kuzeye bakan pencerelerinden öğrenciler, semte adını veren basma fabrikalarını ve bu fabrikada kullanılan özel renkleri, efsane İzmir kırmızısını ve özel tasarlanmış desenleri hayal edebilirler.

Doğal film platosu gibi

Müzik eğitimi gören öğrenciler için de Basmane bir fırsattır. Öğrenciler, müzik aletleri üreten ustalar ve sürpriz sanatçılarla tanışıp dostluklar kurup emekli emektar müzisyenlerin hatıralarından yararlanabilir. GSF’nin Basmane’ye gelişine en fazla fakültenin kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Türk resminin ve yontu sanatının büyük ustaları Prof. Dr. Nüzhet Ayetullah Sumer, Prof. Dr. Şadi Çalık, “Basmane Gaziler Caddesi’ne küçük bir yağmur götürdüm, siz böyle bir akşamüstü görmediniz” diyen Attilâ İlhan, “Basmane derken sökün eder anılarım” vurgusunu yapan Dinçer Sümer, ünlü bestekâr Rakım Elkutlu ve daha nice, yolu Basmane’den geçmiş sanatçılar sevinir, ruhları şad olur.

Basmane sokakları doğal film platosu gibidir; sanatçıların ufkunu açacak, ilham verecek; fırın, manav, kasap, berber, terzi, işportacı, han, hamam, otel ve bitpazarı gibi zengin görsellere sahip bir semttir. Okula dönüştürülecek mekânları görmek sinema ve han sahiplerinin rızasını alıp konuşmak gerekiyor. Önerdiğim mekânlara, istenirse yakınında bulunan yeni binaları ilave edebiliriz. Basmane, kibri ve egoları törpülemekte ustadır. Basmane, GSF öğrencilerini kucaklar ve bağrına basar.

Yazının devamı...

Bir mevsim daha geçti

25 Temmuz 2019

Yaz mevsimi tadilat ve onarımlar için ideal aydır, yıllardır onarım bekleyen Hatuniye Camisi’nde bir değişiklik var mı? Yorgun duvarlarına minaresine iş iskelesi kuruldu mu? diye baktım göremedim. Oradan bakımsız Dönertaş Sebili’nin işlemeli mermerlerine ve dönmeyen taşına dokunup Osmanzade Yokuşu’nda sağda ilk çıkmaz sokağa girip, etrafı paslı demirlerle çevrilmiş ünlü bir edebiyatçımızın yaşadığı eve baktım.
Sonradan otele çevrilen geçirdiği yangın nedeniyle enkaza dönüşen yapıya girip çıkanlar olduğunu gördüm. Aynı kaderi paylaşan karşısında bulunan ahşap payandalı eski Türk evlerinin durumunda da bir değişiklik göremedim. Sahipleri tarafından sağlam bir şekilde kamu kurumlarına bağışlanan ilgisizlik nedeniyle zarar görmüş diğer yapılarda onarım için restoratörleri ve ustaları bekliyordu.
Oradan köşesinde dibek taşı bulunan Merdivenli Medrese’ye gittim, kapıyı çaldım açan olmadı. Sonradan Suriyeli bir çocuk gelip kapıyı açtı. On yıl önce definecilerin tahrip ettiği İsmail Dede’nin türbesinde açılan çukurdan çıkarılan hafriyat yerinde duruyordu. İkinci bir örneği olmayan tarihi yapıda onarım yapılsaydı haberim olurdu. Geçen yıllarda Altınordu Spor Kulübü binasının restorasyonunu Konak Belediyesi yapmıştı, binanın yeniden elden geçirilmesi gerekiyor.
Altınordu Spor Kulübü denince hatırlatmakta fayda var, kulübün bulunduğu yerde bir zamanlar Üsküdarlı Medresesi vardı, medrese daha sonra yıkılıp yerine şimdiki bina yapılmıştı. Pazaryeri Camii, türbesi ve sıvaları dökülen minaresi yıllardır onarım sinyali veriyor. Faik Paşa Servili Mescit Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi çeşmeleri de onarım için sıra bekliyor.
Salih Dedeye Polis Şehitliği’ne bazı kaynakların burada bir tapınak olduğunu işaret ettiği Servili Tepe’ye doğru yürüdüm. Polis Şehitliği’nin avlusuna atılan ay yıldızlı çeşmelere içim acıdı. İlgililerden rica ediyorum, bu çeşmeler acilen kapalı ve güvenlikli bir depoda koruma altına alınmalı. Kaderine terk edilmiş Servili Tepe Su Pompa İstasyonu’nun müze yapılması önerisi kabul görseydi yukarı mahallelerinin zenginliği ortaya çıkacak ve burası bir çekim merkezi olacaktı. Üşenmedim antik tiyatro yolunu takip ederek Kadifekale’ye çıktım.
Gecekondular arasına sıkışıp kalan 20 bin kişilik Roma tiyatrosunu gün yüzüne çıkarabilmek için binlerce metrekarelik alanın kamulaştırılıp bilimsel kazıların başlatılması İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı en güzel işlerden biriydi, arkeologları çalışırken gördüm ve kendilerini selamladım. Kadifekale’de yeni kurulan üretici pazarını merak ediyordum. Vakıf eseri cami nedeniyle mülkiyeti Büyükşehir Belediyesi’nden vakıflara geçen Kadifekale’nin geleceği nasıl olacaktı? Büyükşehir Belediyesi burada yapacağı her iş için Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden izin alacak mı, pazaryeri için kira verecek miydi? Bunları düşünerek aşağıya doğru inişe geçtim. Özetle koca bir bahar ve yaz geçti kentin tarihi dokusu yine ihmal edildi, tarih projeleri neden bir türlü hayata geçirilemiyor...

Yazının devamı...

Yeraltı sularını koruyalım

18 Temmuz 2019

“Doğa kalleş değildir, arkadan vurmaz” diyen, Deniz Bilimci Jeol. Prof. Dr. Doğan Yaşar Hoca’yla yaptığım sohbette tuttuğum notları paylaşıyorum.
Dünyada iklimler, sürekli olarak ya ‘ısınma’ ya da ‘soğuma’ trendi içindedir. Yani hiçbir zaman sabit olmazlar. Halen ısınma dönemi içindeyiz. İşte bu dönemde, yani 1100 yıl önce başlayan ‘mini soğuma dönemi’ (Ficarolo dönemi), Avrupa’nın kuzey taraflarının buz tutmasına neden olmuş, bunun sonucunda nehirlerin debileri düşmüş ve doğal olarak tarımsal üretim verimliliği de düşmüştür. İnsanoğlunun yerleşik düzene geçmesinden sonra oluşan dünya tarihine baktığımızda, Hintlilerin, Arapların, Afganlıların ya da Pakistanlıların hiçbir zaman kuzeye (yani Moskova, Londra ya da Hamburg’a) saldırmadığını görürüz. Ancak Londralıların, Moskovalıların ya da Hamburgluların hep özellikle Anadolu’ya, Mezopotamya’ya ya da Mısır’a saldırdıklarını okuruz. Yani savaşlar ve büyük göçler hep kuzeyden güneye ‘küresel soğuma’ nedeniyle olmuştur. Bu nedenle kurak dönemlerde verimliliği devam eden Anadolu, Mezopotamya ve Nil Deltası’nda savaşlar ve çatışmalar hiç bitmemiştir.

O inşaat durdurulmalı

Her 20 yılda bir bu tür kuraklıklar yaşanıyor, Filipinler’de Pinatubo Yanardağı’nın patlamasıyla 125 yılın en büyük volkanik patlaması meydana geldi ve dünyada 2,5 yıl boyunca sıcaklık 0,5 derece düştü. Bu da yağışların azalmasına neden oldu. İzmir’de o yıllarda 685 mm olan yağışlar 380 mm kadar geriledi. Dünyada Pinatubo Yanardağı’ndan 350 kat daha büyük yanardağların olduğu düşünülürse gerisini siz hesap edin. Bu yüzden yeraltı sularının planlanmasına önem vermeliyiz. Tartışılması gereken, kurak dönemlerdeki tarım ve balıkçılık ve su sorunları olmalı. Şu an 6-7 büyüklüğünde bir yanardağ patlaması veya başka nedenlerle sertleşebilecek kuraklık Türkiye’yi önemli problemlerle karşı karşıya bırakabilir. Su fakiri sayılabilecek olan ülkemizde açılan kuyuların kritik seviyeleri belirlenerek her yıl düzenli olarak kontrol edilmeli, bu seviyenin altına düşen kuyular belirlenen seviyeye gelinceye kadar devre dışı bırakılmalıdır.
Su kanunları ve cezai müeyyideler yeniden düzenlenmelidir. Timuçin Han, Cengiz Han unvanını alarak Moğol İmparatorluğu’nu kurduğu anda ilk emirlerden birisi nehirlerin kesinlikle kirletilmemesiydi. “Bundan sonra nehirlerde yıkanmak, çamaşır yıkamak ve kirletmek yasaktır” şartını getirdi. Ben de Doğan Hoca gibi doğanın kalleş olmadığını düşünüyorum. Kıymeti bilinmemiş Halkapınar su havzası üzerine yapılması düşünülen ve halen çalışmaları devam eden hizmet binası inşaatının durdurulmasını rica ediyorum.

Yazının devamı...

Yarım kalan proje

11 Temmuz 2019

Yaklaşık 2 bin yıllık tarih hazinelerini saklayan Altınpark arkeolojik kazı alanının kaderine terk edilmiş haline üzülüyorum. Arkeolog Doç. Dr. Akın Ersoy ve ekibi tarafından yapılan kazılarda, altında kanalizasyon kanalı olan, doğuda kervan köprüsüne, batıda Agora yönüne giden tarihi yol gün yüzüne çıkarılmıştı. İzmirlilerin Eşrefpaşa’da gördükleri Roma yoluna kardeş olarak gelen antik yol, kazıların sürpriz buluşu olmuştu. Bölgenin tarihsel zenginliğini gösteren eserler müzeye kaldırıldı. Mülkiyeti Konak Belediyesi’ne ait olan Altınpark’ta (Musalla) toplam 5.300 metrekarelik alanda İZKA hibesiyle hazırlanan projede, kapalı ve yarı açık sergileme alanları ile arkeolojik kalıntıların yerli-yabancı turistler tarafından ziyaret edilmesi planlanmıştı. Amaç, arkeoparkın tarihi kent dokusuyla bütünleşmesini sağlamaktı. Belediye, arkeopark konusunda ısrarlı ve kararlıydı, heyet olarak dünyada var olan arkeopark örneklerini görmek için yurt dışına araştırma gezileri yaptılar. Arkeopark sınırında 960 Sokak üzerindeki yapıların sokağa bakan cephelerinin iyileştirilmesi ve yakın çevresinin yeniden düzenlenmesiyle birlikte arkeolojik alanın değerinin ortaya çıkarılmasına yönelik restorasyon projeleri hayata geçirilemedi.

Zaman ne çabuk geçiyor, tatbikat safhasında belediye yönetimi değişti, arkasından arkeopark projesi rafa kaldırıldı. Kazı alanının güvenlikçileri geri çekilip aydınlatması karartıldı; tarihin üzerine lağım suları aktı, yabani otlar, ağaçlar çıktı. Bu konular, tarihe ilgi duyan muhabir arkadaşlar tarafından defalarca gazetelerde haber yapıldı.

Aynı belediye yetkilileri, projeyi yok sayıp kazı sırasında arkeologlardan hatıra kalan şantiye barakasını peyzaj bölgesine muhtarlık binası yaptı...

Tepecik Pazarı yıkılmasın!

Kazı öncesi burada bulunan belediye tesislerinde evlilik hayatına adım atan eşler, ara sıra semte gelip mutluluk anılarının tanığı olan nikâh salonunu soruyor. Onlara, “Nikâh salonu artık yok, ancak bulunduğu yerde Romalı ailenin banyosunda kullandığı çamaşır teknesi mermer küvet, mutfak ve tahıl ambarı var. İsterseniz, tel örgülerden başınızı uzatıp görebilirsiniz” diyorum...

2008 yılında zamana yenik düşen Altınpark belediye tesislerinin güçlendirme projesinin temel atma törenine CHP Genel Başkanı Deniz Baykal katılmış, gökyüzüne balonlar ve güvercinler uçurulmuştu. O gün ikinci tören, Tepecik’te (Yenişehir) yıkılıp yerine yeniden yapılan semt pazarının açılış töreniydi. Bugün Tepecik Pazarı’nın yıkılıp yerine belediye hizmet binası yapılması gündemde. Ben, “Tepecik Pazarı yıkılmasın” diyenlerdenim...

Altınpark’a el atılmalı

Yazının devamı...

Bekle bizi Turgutlu

4 Temmuz 2019

Geçen hafta gazeteci, akade-misyen, araştırmacı, profesyonel turist rehberi, şair, yazar, fotoğraf sanatçısı arkadaşlarımla birlikte Turgutlu’ya gittik.
Manisa’nın şirin ilçesi, eski adı Kasaba olan Turgutlu’da açılan ve övgüyle bahsedilen Kent Müzesi’ni, camileri, çeşmeleri, hamamları, arastayı, çok kültürlü yaşamdan kalan kilise ve sinagogu görmek için bir fırsat oldu bu...
Bizleri Turgutlu’da Av. Mehmet Demirlek dostumuz, Turgutlu Kent Müzesi sorumlusu Mehmet Gökyayla ve yerel tarihçi Hayri Bökü karşıladı. Önceki yıllarda belediyenin birçok biriminde görev yapan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde belediye başkanı seçilen Sayın Çetin Akın’ı makamında ziyaret edip başarılar diledik.
İlçe tarihini özümsemiş Turgutlu Kent Müzesi sorumlusu Mehmet Gökyayla rehberliğinde, 7 Eylül 1922 yangını yaralarını Cumhuriyet’in kazanımlarıyla saran Turgutlu sokaklarında geçmişten izler aradık.
Müslüman, Ermeni, Rum ve Yahudi kültüründen günümüze kalan ve kısmen korunan yapılarla karşılaştık. Kültür merkezi ve nikâh salonu olarak kullanılan Surp Asdvadzadzin Kilisesi’ni, yerinde Aya Nikola Kilisesi olan kaymakamlık binasını, 1. ulusal mimarlık dönemi eserlerini inceledik.
Koza arastasında zamana direnen, ayakkabıcı, yorgancı, terzi, manifaturacı, berber, aktar, nalbur ve tenekeci esnafını selamladık.

Yorgun istasyon!

17. yüzyıla tarihlenen 1922 yangınında zarar gören Merkez Pazar Camii’ni, alevlere yenik düşen Talmud Tora, Etz Hayim sinagoglarından sonra 1939 yılında yeniden inşa edilen Şalom Sinagogu’nu, restore edilmeyi bekleyen Koca Hamam’ı görüp, sessiz sakin bakımlı sokaklarda parklarda dolaştık.

Yazının devamı...