Fevzipaşa Bulvarı’nda abbara

26 Eylül 2019

Mimar Kemalettin Çarşısı’nda 1. Ulusal Mimarlık Dönemi’nde inşa edilen yapıları, usta bir ressamın fırçasından çıkmış bir sanat eseri gibi seyrederim. Bu bölgede 1922 yangınından zarar görmüş veya tarihten silinmiş hanlar, hamamlar hatta kiliselerin olduğu biliniyor. 1922 yangınından etkilense de ayakta kalmayı başarmış, yıllardır kapalı olan Çukur Han’ı görmek için Kadıoğlu Han’ın abbarasından geçip Mimar Kemalettin Caddesi’nden kuzey kapısına doğru yürüdüm. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde adı geçen, 17. yüzyıla tarihlenen Çukur Han’ın raspalanmış duvar ve nişlerini, volta döşemelerini, tonozlarını, kapı ve pencere sövelerini, hayvanların su içtiği yalağı ve birçok detayı gördüm. Özellikle yaptığı işe güvenen restoratörlerin konuya merak duyan İzmirlilere ara sıra şantiyelerini açmaları sevindirici bir olay. Zeminde avluya bakan ve üst katlarda bulunan han odalarına nasıl fonksiyon verilecek, göreceğiz. İçinde sanat galerilerinin olduğu, Ege mutfağının sergilendiği yeme içme mekânlarına dönüşmesi, sanırım arastaya daha çok hareket getirir.

Kente kazandırılmalı

Dönüşte, tekrar Fevzi Paşa Bulvarı’na geçiş veren, yaklaşık 3 metre genişliğinde, 7 metre uzunluğunda olan yüksek tonozlu, girişte üst katlara açılan kapısı olan abbarayı kullandım. Önceki yıllarda bu sayfalarda kamusal ve özel kullanımın bir arada görüldüğü insanları, yağmurdan ve güneşten koruyan ve diğer yollara geçit veren, daha çok Güneydoğu Anadolu şehirlerimizde görülen geçitlere abbara denildiğini yazmış, İzmir’de Asansör civarında olan abbara, diğer adıyla ‘kabaltı’ örneğine dikkatleri çekmiştim. Bu kez, eski adıyla Peştemalcılar’da Kadıoğlu Han’ın altında bulunan, üst katı atölye olan, İzmirliler tarafından halen kullanılan abbaranın nadirliliğini ve mimari biçimini örnek gösteriyorum. Döneminin özelliklerini taşıyan, yuvarlak kemerli abbaranın önüne farklı bir malzemeyle beton kiriş yapılması çok hoş olmamış.

Abbaranın sağ tarafında karşılıklı dükkânların bulunduğu, çıkmazı olmayan sokağa (914) neden ‘Şeytan Çıkmazı’ adı verildiğini merak edip mahalli adlandırma için eski sokak adlarını inceledim, ancak böyle bir sokak adına rastlamadım.

Haritalarda adı ‘Abriye En Bois’ olarak geçen, ihtimal bir dönem üstü kapalı ve korunaklı olan sokağın o yıllarda çıkmazı var mıydı? Profesyonel turist rehberi dostlarımız, İzmir turlarında Kadıoğlu Han’ın abbarasından geçirdikleri gezginlere Mimar Kemalettin Çarşısı’nda 1. Ulusal Mimarlık Dönemi eserlerini gösterip, restore edilmiş Çukur Han avlusunda Ege lezzetlerini tattırabilir. Fevzipaşa Bulvarı’nda dizili olan, restore edilmeyi bekleyen Büyük Karaosmanoğlu, Mirkelam, Servili ve diğer hanların turizme katkısı göz ardı edilmemeli. Tarihi eserleri onarıp kent kültürüne kazandırmak hepimizin görevi olmalı. İzmir’in zenginliği anlatmakla bitmez.

Yazının devamı...

Tire’yi gördünüz mü?

19 Eylül 2019

Araştırmacı arkadaşım Erol Şaşmaz ve tarih sever dostlarla birlikte geçen aylarda trenle Tire’ye gitmiştim. Aydınoğulları Beyliği’ne başkentlik yapmış, bir dönem ticaret merkezi olarak adını duyurmuş Tire, tarihin cömert davrandığı ilçemiz.
Ara sokaklarında karşıma çıkan mimari zenginliğin etkisi altında kaldığımı itiraf etmeliyim. Arastasında sayıları azalsa da yok olan meslekleri yaşatmaya çalışan ustalarla karşılaştım. Lokantasında Tire köfte yedim, meşhur pazarını günü olmadığı için göremedim. Restore edilmiş veya edilmeyi bekleyen cami, mescit, han, hamam, çeşme, medrese, türbe gibi anıtsal eserler Tire’nin tarihsel geçmişini belgeleyen yapılardı.
Lütfü Paşa Camii, Esir Hanı, Hasır Pazarı Camii, Hacı İlyas Hanı, Kutu Hanı, Yahşi Bey Hamamı, Yeşil İmaret Camii, Yalınayak Camii, Emir Küçük Mescidi, Kadızade Medresesi, Çanakçı Mescidi, Ulu Camii Medresesi, Ayazmalı Mescidi, Kirazoğlu Konağı, Bedesten, tren istasyonu ziyaret ettiğim yerler oldu.
2017 yılında onarımı gerçekleştirilen “Yalın Ayak Hamamı”, Tire’de görülmeye değer yapılardan biri haline getirilmiş. Hamamda devşirme malzemeler dışında yağmur suyu ile beslenen “Mikve” (arınma havuzu) dikkatimi çekti. Eski İzmir hamamlarında olduğu bilinen ancak günümüze gelemeyen Mikve örneği karşımda duruyordu. Tire Yahudileri tarafından kullanılmış basamakla inilen Mikve’nin günümüze gelmesine sevindim. 15.yüzyıla tarihlenen hamamın öyküsünü, neden Yalınayak Hamamı denildiğini, kubbesindeki ışık gözlerini fenerini, kuzey duvarı üzerinde beş adet dükkâna ait izleri,1520’li yıllara ait Kanuni Sultan Süleyman Devri Aydın İli Evkaf Defteri’ndeki kayıtları.
Evliya Çelebi’nin hamam hakkında anlattıklarını, kadınlar kısmı soyunmalığı ile bağlantılı olan açıklığın ilginçliğini ve hamam hakkında diğer detayları Sanat Tarihçisi Doç. Dr.Şakir Çakmak’ın ”Tire Yalınayak Hamamı Restorasyonu ve yapıya ilişkin yeni bulgular“ makalesinden okumuştum. Doç. Dr. Şakir Çakmak Hoca’nın danışmanlığında restore edilen tarihi hamamı görmenizi, Hocamızın makalesini okumanızı öneririm.
Tire’nin zengin kültürel birikimi bunlardan ibaret değil, önümüzdeki günlerde tekrar tren seyahati yapıp, Tire Müzesi’nde M.Ö. tarihlenen heykelleri arkeolojik buluntuları, Molla Arap Külliyesi,Yoğurtluoğlu Külliyesi, Sasa Bey Türbesi, İsa Bey Hamamı, Alaaddin Sultan Darülkurrası, Alphonse De Lamartine Evi, Süleyman Şah Türbesi, Necip Paşa Kütüphanesi, İbni Melek Türbesi, Ekin Hisarı Camii, Narin Camii ve Hafsa Sultan Külliyesi ve diğerler eserleri görmek için tekrar Tire’ye gideceğim. Tire hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler “Erol Şaşmaz kişisel ansiklopedisine“ göz atabilirler. Listelediğim eserleri günübirlik gezemeyeceğimi biliyorum. Bu kez Tire pazarını dolaşıp alışveriş yapacağım.
İzmir ve ilçelerinin zenginliği anlatmakla bitmez.

Yazının devamı...

88. İzmir Fuarı açıldı

12 Eylül 2019

88. İzmir Enternasyonal Fuarı’nda kitap stantları önünde olmayan kuyrukları, yeme içme mekânları önünde gördüm. Akşam ışıklarıyla belirginleşen, geniz yakan dönerci ve kokoreççi mangallarından çıkan dumanlardan, kulakları rahatsız eden yüksek volümlü seslerden sadece ben değil hayvanlar, ağaçlar, börtü böcek de rahatsız oldu. Kültürpark arama konferansında dile getirilen mangal yakma şikâyetleri dikkate alınsaydı sanırım böylesine yoğun dumanlı pişirmelere müsaade edilmezdi. Tarih Sanat Müzesi ve Büyükşehir Belediyesi’nin Atlas Pavyonu’nda açtığı 150. yıl sergisine görmek için fuar bir fırsattı, nedense her ikisi de yeterince ilgi görmedi. Kalabalıkların bıraktığı çöpleri toplamaya çalışan temizlik işçilerinin çalışmasını takdir ederken, yerlere kirleten gençleri uyardım. Bu olay bana, 1935 yılında gazetelere geçen Kemeraltı Çarşısı’nda yere tüküren vatandaşa zabıtanın ceza yazması haberini anımsattı.
Akşam saatlerinden itibaren 9 Eylül Meydanı ve Çorakkapı arasındaki yaya kaldırımları seyyar satıcıların istilasına uğradı, yayalara yürüme alanı bırakmayacak kadar fazlaydılar. Bu arada gücü kuvveti yerinde olup, anında iki büklüm olma becerisine sahip yerli yabancı dilenciler de fuar kalabalığında sanatlarını icra etme fırsatını yakaladılar. Son yıllarda Romanya’dan veya başka ülkelerden İzmir’e gelip öğrendikleri birkaç parça Türkçe şarkıyı acemice çalarak Metro ve İZBAN’da küçük çocuklara para toplatma görüntüsüne alıştık. Keyifsiz konularla canınızı sıktığımı biliyorum, kentte elbette güzel şeyler de oluyor.

15 Mayıs 1919 İzmir’in işgalinde yaralanan ve birkaç gün sonra kaldırıldığı hastanede Şehit olan Albay Süleyman Fethi Bey’in mezar taşı yıllar sonra Agora’dan asıl yerine Emirsultan Haziresi’ne taşındı. Hazireyi ziyaret edenler şehit kahramanın mezarını artık yerinde görebilecekler. 9 Eylül kutlamaları arifesinde bu önemli buluşmayı sağlayan Katip Çelebi Üniversitesi öğretim Görevlisi Prof. Dr. Harun Ürer ve Ünal Şenel hocalarımıza teşekkür ederim.
İzmir’in kurtuluşunun 97’nci yıldönümünde, Başkan Tunç Soyer’in dediği gibi “9 Eylül, iktisatta ve siyasette, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yeni sözler söylemeye başladığımız gündür.”
Sembolik olsa da eski yıllarda olduğu gibi 9 Eylül yürüyüşlerinin Anafartalar Caddesi’nde yaşatılması önemli bir olaydır.1940’lı yıllardan günümüze baba geleneği olan 9 Eylül kutlamalarını Beyler Sokağı’ndaki iş yerinde gerçekleştiren Antikacı Cem Üsküp ve ailesine teşekkür ederim.

Yazının devamı...

Sındırgı sizi bekliyor

5 Eylül 2019

Geçen hafta gazeteci, yazar, akademisyen ve araştırmacı dostlarla, çam ormanlarının içinden geçerek Balıkesir’in şirin ilçesi Sındırgı’ya gittik. Kentin doğallığını sembolize eden leylekler ile tezgâhında halı dokuyan anne kızın betimlendiği Yağcıbedir Anıtı’nın açılış törenine katıldık. Tören alanına geleneksel yörük kıyafetiyle gelen, güler yüzlü Belediye Başkanı Ekrem Yavaş’la tanıştık. Körüklü çizmesini giymiş, köşeli şapkasını takmış Başkan, benim güneşten korunmak için taktığım Çin malı fötrüme takılıp “Senin şapkan mı yoksa benim şapkam mı daha güzel?” diye latife etti. Törende, Yağcıbedir Derneği’nden Davut Dağlar, Sındırgılı Şerif Pehlivan’ın torunu, Jandarma Albay Evren Ünal, Bergama Belediye Başkanı Hakan Koştu ve Sındırgı Kaymakamı Zafer Oktay konuşma yapıp Sındırgı ilçesinin zenginliklerini anlattı.
Festivalin açılış töreninde Belediye Başkanı Ekrem Yavaş, anıtın açılışında olduğu gibi, birlikteliğe, kültür ve sanata davet eden, anlamlı bir konuşma yaptı. Arkasından, yabancı ülkelerden gelen folklorcuların gösterilerini izledik. Hediyelik eşya satan dükkânları, Yağcıbedir halılarının satıldığı stantları dolaştık. Farklı boylarda, renklerde görücüye çıkmış, geleneksel yöntemlerle üretilen kök boyalarla renklendirilen, uzun ömürlü halıların öyküsünü, aramızda bulunan profesyonel turist rehberi Mehmet Gülümser’den dinledik.

Saklı doğa cenneti

Yaklaşık bir yıl önce açılışı yapılan Remzi Çakar Güreş Müzesi’nde, Sındırgılı Şerif, Mehmet Ali Yağcı, Gacaroğlu gibi ünlü pehlivanların özel eşyasının sergilendiği bölümleri gezdik, müzeye emeği geçenleri selamladık. Gruptan kısa süreliğine kopup, festival yoğunluğundan programda olmayan, Sındırgı tarihiyle özdeşleşmiş camileri, hanları, hamamları, eski mimariyi görmek için sokaklarda dolaşmaya başladım. Emendere Termal Tesisleri’ne hareket edileceği haberini alınca tekrar gruba katıldım. Termal ve sağlık turizminde hak ettiği yere gelmek için gayret gösteren Emendere Tesisleri’nin şifalı suyuyla demlenen çayları içtik.
Saklı doğa cennetinin içinde, yürüyüş yolunda karşımıza çıkan gölcükte paçalarımızı sıvayıp kısa da olsa ayaklarımızı akarsuya sokup dinlendirdik. Ormanın sessizliğinde yol kenarında elimize diken batmasını göze alarak böğürtlen topladık. Yöresel yemeklerini tadamasak da dönüşte meydanda Sındırgı köylülerinin alın teriyle ürettiği domates, fasulye, üzüm, peynir, sucuk, höşmerim ve yörenin çiçekleriyle aromalandırılmış kokularla İzmir’e döndük. Göremediğimiz Ağlayan Çınar, Askerlik Şubesi binası, Şerif Bey Camisi külliyesi, Cüneyt Vadisi, Çaygören Barajı, Çoturtepe Zindan Kayalıkları, Hisaralan Travertenleri, Kanlı Göl ve Taş Değirmeni’ni görmek ve öykülerini dinlemek için tekrar Sındırgı’ya gideceğiz. Sıcakkanlı insanların yaşadığı, doğallığın ve sessizliğin şehrini, zamanınız olursa ziyaret etmenizi öneririm; Sındırgı sizi bekliyor.

Yazının devamı...

Cumhuriyet öncesi İzmir

29 Ağustos 2019

1907 yılında avukatlık mesleğine adımını atan İbrahim Etem Postacıoğlu’nun kaleme aldığı, gelirini kurucusu olduğu İzmir Barosu’na bıraktığı, 1958 yılında Meşher Matbaası’nda basılan ‘Mesleki Hatıralar 1907-1957’ kitabını ilgiyle okudum. Avukat İbrahim Etem Postacıoğlu, daha önce bu sayfalarda adından bahsettiğim, İzmir Vilayeti Mektupçuluğu ve milletvekili olarak hizmet yapmış M. Kamil Dursun’nun kardeşi.
Soyadı Kanunu’ndan sonra Postacıoğlu soyadını alan Avukat İbrahim Etem Bey, daha çok mesleki anılarına değindiği kitabında ilginç konulara yer vermiş. Baronun olmadığı yıllarda okuma yazma bilmeyen, ehliyetsiz, liyakatsiz hatta kendi ifadesiyle ahlaksız insanların dava vekili olabildiklerini yazmış. “Bu gibi ahlaksız kimseler mesleğin şerefini ihlal ediyorlar, bundan dolayıdır ki ahlak sahibi olanlar da bu mesleğe katılmaktan çekiniyorlardı. O zamanlar avukatlık kazançlı meslekti, bilhassa ecnebi avukatlar senede beş on bin altın lira kazanırlardı. Bunlar İzmir’in en zengin tüccarı olarak yaşar, ecnebi kulüplerine devam ederlerdi.” Avukat İbrahim Etem Postacıoğlu, kitabında, hukuk sistemi dışında, İzmir’in ekonomik, sosyal ve kültür yaşamına da yer vermiş.

Kıymetini bilelim

“Basın Mutlakiyet devrinde sansüre tabi olduğundan hükümetin dış siyasetine dair bir şeyler yazılamazdı. Türk Milleti hükümetin dış siyasetinden bihaberdi. Yalnız yabancı lisanı bilen ve Avrupa gazetelerini okuyanlardan, bilhassa gayrimüslimlerden alınan malumat ile bir kısım halk haberdar olurdu. 1907’de memleketimizde karagöz, kukla, meddah, tuluat oyuncularından başka oyuncu yoktu. Ne sinema, ne de radyodan eser vardı. Ticaret her yerde ekseriyetle yabancıların ellerindeydi. İstanbul’da doğanlarla medreseye kaydedilenler askerlik hizmetinden muaf bulunuyorlardı. Bundan dolayı askerlik hizmeti Rumeli ve Anadolu evladının omuzlarına yükleniyordu.”

Ziraat Bankası’ndan başka hiçbir Türk bankası yoktu, mevcut yabancı bankalarda ise kavas dışında Türk memuru çalıştırılmazdı. Ne mühendisimiz, ne de mimarımız vardı. Harf İnkılabı hayal ve hatıra gelmediği gibi fesin atılarak yerine şapkanın kaim olacağı, kızlarımızın yüksek tahsil yapıp, doktor, avukat, mühendis, mimar, hâkim, memur olacakları asla hatıra gelmezdi... Avukat İbrahim Etem Postacıoğlu’nun kaleme aldığı ‘Mesleki Hatıralar’ kitabı ancak sahaflarda bulunabiliyor, elinize geçerse okumanızı öneririm. Cumhuriyetimizin kıymetini bilelim, 30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun.

Yazının devamı...

Nasıl bir yerel yönetim?

22 Ağustos 2019

Önceki yıllarda, çevre bilimleri uzmanı (geoekolog) Yrd. Doç. Dr. Metin Erten’le yerel yönetimlerde planlama, yapılanma, hizmet sunumu, kaynakların verimli dağıtımı, hemşerilerin yönetime katılımı konularında konuşup, kendisine “Belediyeciler sizce neden sivil toplum kuruluşlarını yanlarına değil de karşılarına alıyorlar?” sorusunu sormuştum. “Planlama pek sevilmez, hep ayak bağı olarak görülür, oysa plansız bir kent düşünülemez. Hizmet sunumu da karmaşıktır, tüm devlet örgütleri gibi, belediyeler de bir hizmet örgütüdür. Ama bu hizmet sunumu çoğunlukla birkaç yöneticinin belirlemesiyle oluşur. Örneğin, mahalleye yapılacak olan küçük bir park için bile mahalleliye sorulmaz. Mahalleli, masa başında çizilen, kendinden olmayan, dışarıdan gelen birilerinin yaptığı bir çalışma olarak görür bu park işini. Kendisi işin içinde olmadığı için o parkı içselleştirmez. Onu korumaz, çünkü onda bir emeği yoktur. Bir kentte aslolan, kentin birlikte yönetilmesidir. Bunu başarabildiğiniz oranda başarılı olursunuz. Belediye başkanına da burada önderlik etmek düşmektedir. Kent yöneticilerinin fırsat buldukça kent yaşayanlarıyla bir araya gelip muhabbet etmeleri değildir yapılması gereken, kent için kafa yorma ve öneri üretme alanlarının önünün açılmasıdır.”
Geoekolog Yrd. Doç. Dr. Metin Erten, Anahtar Kitaplar’dan çıkan ve 2. baskısı yapılan “Nasıl bir yerel yönetim?” kitabında, dünyada belediyecilik anlayışı, kentsel planlamanın yapılamaması, belediye gelirlerinin yanlış yönlendirilmesi, şirketlerden kaynaklanan sorunlar, işçi-memur ayrımcılığı, su havzaları, kaçak yapılaşma, denetim, imar uygulamaları, kentsel kültürün geliştirilmesi, tarihsel kültür mirasının korunması, kadın dayanışma ve sığınma merkezlerinin açılması, engellilere, düşkünlere, yaşlılara yardım, kent suçu ve yerel mahkeme kavramının oluşturulması gibi farklı konulara değinmiş.
Herkes okumalı
Bir dönem İstanbul Büyükşehir, Şişli, Beşiktaş, Karşıyaka ve Konak belediyelerinde görev yapan Yrd. Doç. Dr. Metin Erten, zabıtaların sorunlarına da kitabında yer vermiş. ”Zabıta ülkemizde bazen başkanın adamı, bazen odacısı, bazen getir götür işlerini yapan, bazen fedaisi, bazen yıkım ekibi, törenlerde ardından koşturanıdır... Başkanların büyük çoğunluğu başkan olduktan sonra bile bilmez zabıtaların yetkilerinin ne olduğunu. Neleri yapıp neleri yapmayacağını ancak görev sürelerinin sonuna doğru öğrenirler. Zabıtalıktan normal memurluğa geçiş, ya da zabıta müdürlüğünden bir anda alınmak başkanın iki dudağı arasındadır.”
Eski İstanbul Mimarlar Odası Başkanı Oktay Ekinci, kitabın önsözüne şöyle not düşmüş. “Kitabı okuduktan sonra iyi saklayın, çünkü 2099 yılına dek hep lazım olacak. O tarihte yeni bir Metin Erten yine bu topraklarda yetişip 21. yüzyılın deneyimlerini bu kitaba ekleyerek ilerleyen yüzyıla aktaracak. ‘Nasıl bir yerel yönetim?’ aslında başta belediyeciler herkesin okuması gereken bir kitap.

Yazının devamı...

Basmane’ye özlem

15 Ağustos 2019

Bayram öncesi değerli büyüğüm Ramazan Emel Taşöz’le birlikte, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı Kubilay (Temaşalık) ve Altınordu (Şeyh) mahallelerini gezip, geçmişten izler aradık.

Milliyet Ege okuyucusu, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Ramazan Bey, kamu görevlerinde bulunmuş emekli bir bürokrat. 961 (Şeyh) Sokak’ın zirvesinde, bahçe duvarlarında turunç ağacının dalları sarkan tuğlalı evin üst bitişiğindeki dar cepheli, cumbalı, ferforje kapılı ev Ramazan Bey’in eviydi. “Her sokağında ayak izim var” diyen Ramazan Bey, evinin önünde bana fuar gazinolarından gelen müzik seslerini, sokağında yaşanan komşulukları ve dostlukları anlattı.

Şeyh Camisi’nin avlusunda soluklanıp mahallenin yeni sakinleriyle söyleştik. Önünde dua edilen, mum yakılan hazireden kalan izlerin silinmesine üzüldük. Birçok öğrenciye müzik sevgisini aşılayan, İzmirlilerin çok yakından tanıdığı, efsane müzik öğretmeni Fikri Şenürkmez’in yaşadığı evi görmek, gezinin sürpriz keşfi oldu.

Bayramyerindeki salıncak ve dönme dolaplar, Agora ve Altınpark’ta kurulan cambazhane çadırları canlandı gözümüzün önünde. Dökümcü Arap Musa’nın evinin önünden sağa sapıp Yıldırım Kemalbey İlkokulu’na gittik. Ramazan Bey, yangın sonrası farklı bir mimariyle yeniden inşa edilen 1. Ulusal mimarlık dönemi eseri ilkokulun eski halini, öğretmenlerini, arkadaşlarını ve dokunulması yasak olan kuyruklu piyanoyla ilgili anılarını anlattı; öğrenci ve öğretmenleriyle topluca çekilmiş siyah beyaz fotoğrafları gösterdi.

Çantadan çıkan şiir

Yıldırım Kemalbey İlkokulu gibi, bir döneme damgasını vurmuş Tilkilik ve Misak-i Milli okulları da ihmal nedeniyle yanıp tarihten silinen okullardı. Namık Kemal Lisesi’ne yürüyerek giderken, fabrikalarda çalışmak için erken saatlerde Tepecik yönünden topluca yola koyulan kadın emekçilerin görüntüsü, Ramazan Bey’in anılarından hiç silinmemiş... Kadı Avlusu’nu, restorasyon için sıra bekleyen Faik Paşa Camisi’ni, arkasından Radyo ve Demokrasi Müzesi’ni ziyaret ettik.

Güzel bir gündü, mahallede bulunan eski İzmir evleri, esnaf dükkânları zamana direniyordu. Ayrılık vakti yaklaşırken Ramazan Bey bana çantasından çıkardığı ‘Basmane’ye Özlem’ şiirini verdi. Bu güzel şiiri birlikte okuyalım... “Her taşında ayak izlerim vardır, dar sokaklarının /Her sokağında aşina yüzler, anılarda yaşıyor artık/Eski evlerin gölgeli bahçe duvarlarından sarkan çiçekler /Zaman sanki durmuş gibi tüm oralarda /Özleyerek bekliyorum köşe başından çıkacak çocukluğumu /Unutamam bayram günlerinin coşkun mahalle eğlencelerini, kapı komşuluklarını /Muhtar, bakkal, kasap, manav, kömürcü, çerçi, sütçü amcaları, ağabeyleri/ Artık içimde kaldı sadece bir gönül sevinci /Onlar uykularımın en tatlı rüyası şimdi.”

Yazının devamı...

Yılanlı kanal

8 Ağustos 2019

Dr. Osman Koçanaoğulları, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı Basmane’ye sıklıkla gelir ve anılarını paylaşır. Geçen hafta üzerinde çalıştığı gezgin William Knight’in bilgilerinden yola çıkarak bir tekkenin yerini tespit etmek ve yağmalanan tarihi okulun son durumunu görmek için Sakarya Mahallesi’ne gittik. Küçük Aya Yani (Agios Ioannis) Kilisesi’nin kuzey kapısının sağında yer alan ve eski adı Çavdar olan 821 Sokak civarında dolaştık. Sakarya Mahallesi’nin simgesi olan Roma su kanalı üzerinde bulunan binanın belediyece satın alınıp onarılması tarih severleri sevindirmekle kalmamış, diğer yapıların kurtarılması için umut olmuştu…

Roma su kanalı hakkında ilk bilgileri bize “İzmir’in Suyolları kitabından George Weber’den” araştırmacı yazar İlhan Pınar aktarmıştı.

19. yüzyılın başlarında İzmir’i ziyaret eden Gezgin William Knight’e, Rufai Tekkesi’nin Şeyhi Seyid Mustafa Efendi, tekke yakınında olan yeraltı tünelini görmesini önerir ve tünelde yılanlar olduğunu söyler.

Kendisine yemesi için bir kaç tane tohum verir, tohumlar gezgini yılanlardan koruyacaktır. William Knight, basamaklı merdivenlerden inip bir kaç adım attıktan sonra taş duvarlı galeriye girer. Yardımcısının fiziksel olarak tükenmesi ve ellerinde bulunan lambanın sönmeye başlaması ortamın çok sıcak olmasından kaynaklanır. Şeyh’in söylediği yılanlarla karşılaşmazlar.

Dr. Koçanaoğulları, bana bu bilgileri aktarırken, Basmane belgeseli için İlhan Pınar, Tahsin İşbilen, Atilla Özdemir’le kanala girdiğim günleri anımsadım. Aklıma gelse de kış mevsimi olduğu için kanalda yılanlarla karşılaşmadık ancak içeride ki hava gezginin anlattığı gibi sıkıcıydı…

821 Sokak’ta yanıp yıkılan yapıları görünce üzüldük, hani sokağa koruma gelecekti?

Kabul edilmeyen rüşvet

St. John, St. Polycarpe, St. Voukolos’a adanan Küçük Aya Yani Kilisesi’nin yeniden inşası sırasında evinin deniz manzarasını kapadığı için bir Türk, kadıya gidip şikâyetçi olmuş. Kadı, Türk’ün şikâyetini haklı bulup inşaatı durdurmuş, ertesi gün aniden ölmüş. Yerine gelen yeni kadıya, inşaatın bitmesi için Hıristiyan topluluk, içerisinde 100 altın sterlin rüşvet olan bir kese vermiş. Yeni kadı parayı elinin tersi ile geri çevirip inşaat masraflarının yarısını kendisi karşılamış. Güney yönünde manzarası kapanan şikâyetçi Türk’ün evini ve adı geçen Rufai Tekkesi’nin yerini tespit etmek bizim için zor olmadı. Uyarılarımızın dikkate alınıp yağmalanan tarihi okulun çalınan kapısının yerine takıldığını görünce sevindik. Turist rehberlerinin yerli yabancı gezginlere Sakarya Mahallesi’nde gösterip anlatacağı çok şey var. Turizme, özellikle inanç turizmine katkıda sağlayacak yapıları korumak gerekiyor.

Yazının devamı...