Silahçıoğlu Hanı

4 Nisan 2019

1922 İzmir yangınının açtığı yaraların sarılmaya başlandığı yıllarda, sayıları parmakla gösterilecek kadar az olan 1. Ulusal Mimarlık Dönemi mimarları, kentin yeniden imarına katkıda bulundu. Bu mimarlar arasında, Soyadı Kanunu’ndan sonra Emre soyadını alan Mimar Necmeddin’in adını görüyoruz. Mimar Necmeddin, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) mimarlık eğitimi görmüş (1913), inşa ettiği yapılarda beton, çelik, doğal taş, ahşap ve benzeri yapı malzemelerini geleneksel Türk mimarisiyle harmanlamayı başarmış mimar olarak tanınıyor. Mimar Necmeddin; Türk Ocağı, şimdiki Devlet Tiyatrosu ve Mimar Kemalettin Caddesi’nin iki köşesinde görüldüğü gibi yapılarını kubbeli olarak tasarlamış.
Geçen haftalarda Gazi Bulvarı, Necati Bey Caddesi’ne cephesi olan, Doğan Güven İş Merkezi adını taşıyan Silahçıoğlu Hanı’yla ilgili bir yazı yazıp, mimari özelliklerinden bahsetmiştim. Kaynaklar, binanın mimarı için farklı isimden söz etse de, tarihi hanın mimarı Necmeddin Emre olabilir miydi? Onarım dalında ‘Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülü’ kazanmış Silahçıoğlu Hanı’nın cephesini kapatan, tabela benzeri eklentiler ve cephe sütunlarının yapma çiçeklerle süslenmesi, detayları görmemi engellese de aradığımı buldum. Mimar Necmeddin, imzasını diğer yapılarında olduğu gibi binanın görünür cephesine değil, hanın kemerli yüksek giriş kapısı üzerine kazımış. Kentin merkezinde biblo gibi duran yapının girişinde Mimar Necmeddin yazılı kûfi yazıyı okumakta hata yapmamak için, konusunda uzman olan dostum Tarihçi Mehmet Uğur Sağıroğlu’na gösterdim; Mimar Necmeddin olarak tercüme etti, kendisine teşekkür ederim.

Bir sokağa adı verilsin

Silahçıoğlu Hanı’nın bulunduğu yerde veya çok yakınında, günümüze gelemeyen Aziz Dimitrios Kilisesi’nin (Agios Georgios) olduğu biliniyor. Hanın inşasında Mimar Necmeddin; bu kiliseden kalma mermer plakaları, sütun ve sütun başlarını vs. kullanmış olabilir mi? Bu konuya ve Mimar Necmeddin’in diğer eserlerine önümüzdeki günlerde tekrar değineceğim. İzmir, çok iyi araştırılmış bir kent değil. Muhteşem tarihine yakışır taşınmaz kültür envanterinin en kısa zamanda yeniden ele alınması gerekiyor.
Mimar Necmeddin’in imzasını taşıyan eserlere sonradan yapılan ilavelerin kaldırılmasını, eski fotoğraflarına bakıp kubbesi yıkılan binaya yeniden kubbe yapılmasını temenni ediyorum. Gazi Bulvarı’ndan geçerken başınızı kaldırıp Mimar Necmeddin’in eseri olan Silahçıoğlu Hanı’na bakmayı ihmal etmeyin. Benim satırlara sığdıramadığım zenginliği göreceksiniz.
İzmir’in imarına emek vermiş Mimar Necmeddin Emre ve arkadaşlarını saygı ve rahmetle anıyorum. Mimar Kemalettin Çarşısı’nda bir sokağa Mimar Necmeddin adı yakışmaz mı?

Yazının devamı...

Deniz ticareti ve taşımacılık (3)

28 Mart 2019

Dokuz Eylül Üniversi-tesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Doğan Yaşar Hocamızla bu hafta ‘deniz ticareti ve taşımacılık’ konusunu konuştuk.
İzmir Limanı, Anadolu’nun Batı’ya açılan kapısı ve Batı’nın da doğuya açılan kapısı olarak yüzlerce yıldan bu yana hizmet vermektedir. Pamuğunun yüzde 60’ını Amerika’dan ithal eden İngiltere, Kuzey-Güney savaşının başlama aşamasında pamuksuz kalacağını düşünerek, sanayisi için pamuk ihtiyacını Ege’den yapmaya karar verdi. Aydın, gibi uzak bölgelerden taşımacılığın uzun süreceği varsayılarak, 1856’da İzmir-Aydın arasında 130 kilometre olarak planlanan demiryolu, 1866 yılında tamamlanmıştı. Çok sığ bir deniz olan ve gemilerin yanaşmasına olanak tanımayan İzmir Körfezi için rıhtım inşası artık zorunlu olmuştu; İzmir kayıkları ile gemilerin yüklenmesi uzun günler alıyordu. Bu nedenle Kordon projesi gündeme geldi. 1873 yılında Kordon, yapımı tamamlanarak hizmete açıldı. Bu iki büyük projeyle İzmir’in 1850 yılında 36 milyon frank olan ihracatı, 1872 yılında 121 milyon franka yükseldi. Özetle, İzmir Limanı bölgenin gelirini bir anda neredeyse 4’e katladı. 1985’li yıllara kadar da İzmir Alsancak Limanı, Türkiye’nin birinci derecede önemli limanı olarak devam etti. 1980’li yıllardan sonra gemilerin büyümesi nedeniyle Yenikale Geçidi’nden içeri girmeleri mümkün olmadı. Bu tehlikenin altı sürekli olarak çizildi, Yenikale geçidinin bir an önce derinleştirilmesi gerektiği defalarca yazıldı, bu konuda projeler yapıldı. Duyarsızlık nedeniyle İzmir Limanı, deniz ticaretinin bir kısmını kuzeye, bir kısmını da Pire Limanı’na kaptırdı.

Liman önemli

Çandarlı Limanı, hiç beklenmeden yapılıp Türkiye’ye kazandırılmalıdır.
1990’lı yıllardan beri yapımı öngörülen ve dünyanın en büyük 10 limanından biri olmaya aday olan limanın neredeyse 30 yıldır sürüncemede bırakılması, yalnızca Ege için değil Türkiye için ciddi bir sorundur. Yenikale Geçidi, büyük gemilerin girebileceği şekilde derinleştirilip Alsancak Limanı bir an önce günümüz koşullarına göre düzenlenerek yeniden ticaretteki eski yerini almalıdır. Çandarlı Limanı da Türkiye’ye kazandırılmalıdır. Özetle, İzmir Körfezi’nde çözülmesi gereken sorunların başında, turizmin önünde engel olarak duran kirlilik ve deniz ticaretinin önünde duvar olan Yenikale sığlığı gelmektedir. Denize atılan kirli suyu engellersek kesinlikle bir yıl içinde İnciraltı’nda yüzebiliriz. İzmir, Türkiye’nin cari açığını kapatabilecek kadar ticari potansiyele sahiptir. Heredot’un tanımıyla dünyanın en yaşanası yeridir. “İzmir, bir prensestir, çok güzel küçük şapkasıyla. Mutlu ilkbaharlar durmaksızın onun çağrısına yanıt verir. Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse, o da denizler arasından ışıldar. Hatta Arşipel’in yaratılışından çok daha tutkulu.” Victor Hugo’nun hiç görmeden ‘Prenses’ adlı şiirini yazdığı kenttir İzmir...
Prof. Dr. Doğan Yaşar Hocamıza verdiği bu değerli bilgiler için teşekkür ediyorum.

Yazının devamı...

Ege Denizi ve turizm (2)

21 Mart 2019

Dokuz Eylül Üniversitesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Doğan Yaşar Hocamızla Ege Denizi’nin zengin balık ve turizm potansiyeli üzerine konuştuk...

Ege Denizi, girintili çıkıntılı sahilleri nedeni ile gerek balıkçılık ve gerekse turizm potansiyeli açısından oldukça yüksek bir öneme sahiptir. Ancak 1980’li yıllardan sonra önem kazanan kültür balıkçılığı ile deniz turizm sektörü arasında büyük çatışmalar yaşanmaya başlanmış ve bu çatışmalar günümüzde de devam etmektedir. Çünkü bu iki sektörün bir arada durması mümkün değildir. Bu çatışmaların önüne geçebilmek ve için öncelikle Ege Denizi’nde, başta akıntı hızları ve yönleri ile derinlikler konusunda detaylı bilimsel çalışmalar yapılarak özellikle kültür balıkçılığı alanları belirlenmelidir. Kültür balıkçılığı yapmak isteyen yatırımcıya devlet yer göstermeli, tüm bu alanların kontrolü ve takibi devlette olmalıdır. Yani balık çiftliklerinin keyfi olarak yer belirlenmesi durumu ortadan kaldırılmalıdır.

Kıyılar da deniz ve kum turizmine bırakılmalıdır. Çünkü halen günümüzde koruma altına alınan posedonya (deniz çayırları) bölgelerinin üzerilerinde dahi balık çiftlikleri kurulmakta, bu nedenle Ege’nin deniz ekolojisi maalesef ciddi olarak olumsuz yönde etkilenmektedir. Önümüzdeki yıllarda beklenen mini soğuma döneminde oluşacak olan protein açığı de bu tür kültür balıkçılığı alanları ile kapatılabilir.

Özetle, bu konuda hemen bilimsel çalışmalara başlanarak balık çiftliği alanları belirlenmeli, sahiller deniz turizmine bırakılmalıdır. Ayrıca son yıllarda tüm sahillerimizde başta Gümüldür gibi İzmir ve çevresinde de ciddi plaj erozyonları gözlenmektedir. Bunların çözümü de tüm dünyada belirlidir, sahiller denizden basılan kumlarla yeniden plaj haline getirilmektedir.

Miami ve Florida’da deniz kentlerinde bu şekilde geri kazanılan plajlarla yıllık cirolar 5 milyar dolarlara çıkarılmıştır. Çünkü plajı olmayan yere turistin gelmesi beklenmemelidir.

Ege Denizi’nde Akdeniz’de olan tüm balık türlerini bulmak mümkündür. Akdeniz’de bilinen ve sayısal olarak belirlenen 389 türün tamamı Ege’de mevcuttur. Ancak balık avcılığındaki kuralsızlık ve kanunlara uymama (örneğin İzmir İç Körfezi’nde dahi zaman zaman ağ atlıyor ve trol çekiliyor ya da kıyı diplerinde trol çekimi oluyor) maalesef balıkçılığımız oldukça negatif yönde etkiliyor.

Gerek merkezi gerekse yerel yönetimleri bu konularda dikkatli olması gerekmektedir. Sonuçta balık yuvaları dağıtılıyor, balık stokları bilinçsizce azaltılıyor, farkında olmadan balık zengini bölgeden balık fakiri bölge olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Yazının devamı...

Körfez’de yüzmek hayal değil

16 Mart 2019

Dokuz Eylül Üniversitesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Doğan Yaşar’la İzmir Körfezi’yle ilgili sorunları konuştum.

İzmir; dünyanın ve Türkiye’nin önemli tarım, tarih, jeotermali dolayısıyla da sağlık turizmi başkentlerindendir. Körfez’in biyolojik potansiyeli müthiştir. Özellikle İç Körfez, hem olta balıkçılığı hem sörf ve hem de yüzme için ciddi potansiyele sahiptir. Dalyanı vardır, tuzlası vardır. Kültür balıkçılığı için önemli alanlara sahiptir. 146’sı endemik olmak üzere 1732 bitki türü ile İzmir ve çevresindeki bölgelerde 225 balık türü olması, zaten ne kadar zengin bir doğaya sahip olduğunun da göstergesidir. İzmir’den başka, dünyanın hiçbir şehri bu özelliklerin tümünü taşımaz ve işte bu nedenle İzmir, dünyanın ticari potansiyele sahip en önemli merkezidir.

Bizler daha 1970’li yıllara kadar Bayraklı önlerinde ve 1980’li yıllara kadar da İnciraltı’nda denize girerdik. Ve daha 1980’li yıllara kadar Konak İskelesi bile o kadar berraktı ki, vapur iskelesindeki kahvede oturan müşterilerin denize attığı madeni paralar, gençler tarafından hemen dalınarak çıkarılırdı. Yani temiz bir denizimiz vardı. Ancak nüfusun hızla artmasının yanı sıra sanayinin de artması, denize kirli su girişinin de hızla artmasına neden oldu ve 1980’li yıllarda doygunluğa erişen İç Körfez’in rengi bir anda maviden kahverengiye dönüştü. Aslında İç Körfez hakkında ilk kirlilik uyarısı, 1930’da Alman araştırıcı Wilhelm Nümann tarafından yapılıyor ve uyarıdan hemen bir yıl sonra 1931’de efsane Başkan Behçet Uz kuşaklama projesini hazırlatıyor. Ancak, maliyetin bütçenin kat kat üzerinde olması nedeniyle proje 2002 yılına kadar hayata geçirilemiyor. Büyük kuşaklama projesi 2002 yılında bitirilip kirli sular Çiğli arıtmaya gönderilmeye başladıktan sonra, İç Körfez iki yıl içinde yeniden maviye dönmeye başlıyor.

2005’ten sonra İç Körfez her nedense yeniden, eskisi kadar olmasa da kirlenmeye başlıyor. Yerel basın ise bu kötüye dönüşün nedenini fabrikaların kirli sularını arıtmadan Körfez’e bırakmasıyla açıkladı. Ben de bu düşünceye katılıyorum.Ayrıca dereleri ıslah ediyoruz diyerek altlarının betonlanması söz konusu. Kokunun da kirliliğin artmasının ana nedenlerinden olduğunu altını çizerek belirteyim. Bilimle hiç örtüşmeyen derelerin betonlanması, Körfez’in biyolojik yaşamı açısından tam bir faciadır. Ancak, şu anda Körfez’de yüzmek hayal değildir. En azından bir yıl içinde yeniden İnciraltı’nda yüzülebilir ve sonrasında da yıllar bazında Konak’a kadar olan alanda yüzülebilir. Yapılması gereken tek şey, İç Körfez’e kirli su girişinin engellenmesidir. 2009 yılında, kuzeyden (Bostanlı-Çiğli) bir kanal açıp su sirkülasyonunu sağlayıp yeniden Körfez’de yüzebileceğiz denilmesinin de bilimsel hiçbir temeli yoktur. Çünkü, Körfez’de ciddi olarak akıntı vardır ve akıntı ölçer verilerine göre İç Körfez’e Yenikale’den giren su, ortalama 10 gün gibi kısa bir sürede Körfez’i terk ederek kuzeyden Bostanlı önlerinden çıkar.

Olta balıkçılığı cenneti

Özetle, Körfez’de sirkülasyon sorunu yoktur, İç Körfez’e temiz su girişini sağlayın, bir yıl sonra rahatlıkla İnciraltı’ndan denize girmeye başlayın. Sonrasında güney sahillerini, öncelikle İnciraltı’ndan başlayarak yavaş yavaş doğuya doğru plajlayarak yeniden eski günlerine kavuşturulabilir. Akdeniz’in biyolojik olarak en zengini olan Körfez’i, atılacak olan resiflerle olta balıkçılığı cennetine dönüştürmek de hayal değildir. Özellikle Temmuz ayındaki rüzgârlar da sörf için ideal ortamlar yaratır. Tüm bu temiz ve yüzülebilir Körfez hayali, fabrika ve sanayinin arıtma tesislerinin kontrol altına alınmasından sonra oluşabilir. Son yıllarda boruların kapasitesini doldurduğu için artık evsel atıkları da taşıyamadığı ve bu nedenle sık sık kirli suların doğrudan denize verildiği de gözlenmektedir. Tabii, dere tabanlarındaki o ucube betonlar da yok edilmelidir; çünkü bu betonlar biyolojik yaşamı yok etmektedir.

Prof. Dr. Doğan Yaşar’la yaptığım söyleşiye Ege Denizi ve turizmle devam edeceğim.

Yazının devamı...

Sokak satıcıları

7 Mart 2019

Meraklı çocukların gözü önünde, buza yatırılmış silindir dondurma kabını kol gücüyle döndüren mahalle dondurmacıları lezzet ustalarıydı. Vişne, karadut, demirhindi şerbetiyle iz bırakan Şerbetçi Hasan efsanedir. Afro Türk Yoğurtçu Saim Amca, Şambalici Hüseyin, mangalını yanında taşıyan Kokoreççi Çakır, Söğüşçü İbrahim, Börekçi Kamuran, Limoncu Mehmet, Gevrekçi Çıtır, Boyozcu Avram, Sübyeci Mustafa, Midyeci Salih, Ciğerci Kamil, Bozacı Arif... Mide ağrıları için hazırladığı kekik suyundan içenlere mâni eşliğinde nane şekeri ikram eden kekikçi, pamuk helvacı, macuncu ve diğerleri, gösterişsiz tezgâhlarında kendi ürünlerini satarlardı. Aradan uzun yıllar geçti, İkiçeşmelik civarında eski İzmir evinin bahçesinde, turunç ağacının altında, camında ‘Meşhur pilavcı’ yazan üç tekerlekli bir araba görmüştüm. Tanıyanlar, “Pilavcının müdavimleri, bir zamanlar bu arabanın önünde kuyruğa girerlerdi” dedi.

Yiyecek, içecek satıcıları dışında, sokak aralarında hurdacı, lağımcı, muslukçu, kalaycı, hallaç, bıçak bileyicisi, lehimci ve eskicileri sıklıkla görürdük. Ahşap vitrinli seyyar arabalarıyla kentin hareketli noktalarında dolaşan, tezgâhlarında, kontrol kalemi, tıraş sabunu, fırça, jilet, bıçak, makas, çakmak, açacak, cüzdan, tirbuşon, iğne-iplik-makara, çay kaşığı, süzgeç, ayakkabı boyası, çekecek, tırnak törpüsü, tornavida ve tespih gibi yüzlerce objeyi bulunduran hırdavatçıları hatırlayanlar olacaktır. İsteyen muhtar çakmağını, isteyen o dönemin modası olan Zippo, İbelo ve Ronson marka çakmakları bu tezgâhlardan satın alabilirdi. Daha çok Tahtakale, Kilis ve Kemeraltı Çarşısı’ndan temin edilen ürünleri hırdavatçılar, ‘çakı, çakmak, ayna, tarak’ avazıyla satarlardı.

Dondurmacı Ali

Basmane’de 30 yıldır aynı mesleği yapan seyyar hırdavatçıya, “Musluk contası var mı?” dedim, conta dışında ambalajında çeşitli markalarda musluklar çıkardı. “Lazımsa kurbağacık, pense, lavabo sifonu, İngiliz anahtarı verebilirim” dedi. Bir dönem ‘teneke kumbaralar’ çok satılırmış, büyüklerin çocuklara tasarruf yapması için aldığı kumbaralar artık satılmıyormuş. “Günümüzde hangi ürünler daha çok satılıyor?” sorumu, “Ayna, tarak, çakı, çakmak” diye yanıtladı.

Kentin nüfusu arttıkça sokak satıcıları da artmaya başladı, aralarında göçlerle İzmir’e gelen yabancıları görüyorum. Kışın Ege, yazın Karadeniz, İç Anadolu ve Trakya şehirlerinde saat ve tişört satan Senegalli sokak satıcısı, birkaç Avrupa ülkesine gitmiş, ancak orada sokakta satış yapmasına izin vermemişler...

Sabit yere ihtiyaç duymadan istediği yerde satış yapan sokak satıcıları ile zabıtanın arası hiçbir zaman iyi olmadı. Geçen hafta Çorakkapı Camii önünde midye tezgâhını zabıtaya kaptırdığı için ağlayan çocuğun durumuna üzüldüm. Aslında zabıtanın kovalaması ve seyyarın kaçması eski bir hikâyedir. Kadifekale’ye uzanan ünlü yokuşa ‘Dondurmacı Yokuşu‘ adının verilmesi anlamlıdır. Dondurmacı Ali’yi tanıyan kaldı mı?

Yazının devamı...

Eski İzmir mahalleleri

21 Şubat 2019

Basmane’den metroya binip bir durak sonra Hilal istasyonunda indim. Buradan Ege Mahallesi’ne (Tenekeli) yürüyüp mahallenin özgün yapısı olan Agios Ioannis sten Alygaria Kilisesi’nin son halini gördüm. Kilisenin; mermer kapı, pencere ve sövelerini taşıyan duvarları bunca ihmale rağmen ayaktaydı. Mimarisi ve tarihlendirilmesi üzerine yeterli araştırma yapılmayan kilisenin çatı saçaklarında bulunan dini sembolleri seçmekte zorlanmadım. Çevresinde kiliseyle ilgili olabileceğini düşündüğüm, onarılmayı bekleyen yapılar, bir dönem yazlık sinema olarak kullanılan avlusundaki fazlalıklar gözümden kaçmadı. Tekrar geri dönüp dünyaca ünlü demiryolu kavşağına (Tekatu) merhaba dedim. Oradan pastan rengi kaçmış demir köprüden Hilal Mahallesi’nin, yılların ihmaline uğramış sakin sokaklarında yürüdüm. 1229/1 Sokak’ta karşıma mahallenin bilinen mimarisiyle farklı olan, pencereleri kemerli tuğlalı yapı çıktı. Bu bina, Halkapınar Su Fabrikası’nı kuran Belçikalılar veya demiryolu çalışmaları sırasında İngilizlerin inşa ettiği hizmet binası olabilir miydi?

Mahallenin zenginliğine zenginlik katan Kervan Köprüsü, Kemer Polis Karakolu, eski Türkçe kesişme anlamına gelen, dünyada sadece birkaç yerde bulunan, ‘Tekatu’ adıyla bilinen kavşak üzerine yazdığım için üzerinde durmuyorum. Buradan Murat Dağı’na, Şehit Fazıl İlkokulu’nun bulunduğu tepeye yöneldim. Hilal Hamamı’nın bitişiğinde Belediye tarafından Roman Kültür Merkezi yapılmak üzere satın alınan, korunamadığı için enkaza dönüşen tarihi yapının etrafı beton ve demir perdeyle kapatılmış. Şehit Fazıl İlkokulu’nun önünde, bu okulda müzik öğretmenliği yaptığı yıllarda bölgenin çocuklarına müzik dersi vermiş, müzisyenler yetiştirmiş, unutulmaz şarkıların bestekârı Yusuf Nalkesen’i selamladım.

İlgi gösterilmeli

Aynı saatlerde Yenişehir Mahallesi’nin (Tepecik) sınırları içinde yer alan Gazi Osman Paşa İlkokulu’nun kütüphane açılışına katıldım. Okula binlerce kitap kazandıran Mesut Tim’e, gezide beni yalnız bırakmayan Atilla Özdemir, Erol Şaşmaz ve Tepecik Yardımlaşma Platformu Başkanı Atalay Dönmez arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Tepecikliler, çevrelerinde bulunan zenginliğin farkında oldukları için, bu yıl ‘Neolitik Dönemden Günümüze Tepecik ve Çevresi’ etkinliğine hazırlanıyor.

Paneller, fotoğraf sergileri ve sürpriz programlar dışında, profesyonel rehberler bölgenin tarihsel zenginliğini İzmirlilere anlatacak. Dilerim, yerel yöneticiler bundan sonra tarihi İzmir mahallelerine daha çok ilgi gösterir.

Yazının devamı...

Şalvar yasağı

14 Şubat 2019

Geçen hafta gelen postadan, 1878 İzmir doğumlu M. Kamil Dursun’un hatıralarının yayımlandığı Anadolu Gazeteleri, Doç. Dr. Ünal Şenel’in 1994’te bu hatıralardan derlediği kitabı çıktı. M. Kamil Dursun (Postacıoğlu), İzmir Vilayeti Mektupçuluğu, Belediye Meclisi üyeliği, öğretmenlik ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren altı dönem İzmir Milletvekili olarak görev yapmış bir aydın. Gazeteleri ve kitabı okuyunca, önceki yıllarda bugün hayatta olmayan eski İzmirlilerden duyduğum kıyafet yasağını anımsadım. Devrin valisi (1894) Hasan Fehmi Paşa’nın emri doğrultusunda, kasaba ve köylerden İzmir’e gelen kısa donlu, şalvarlı köylüler kente sokulmaz, pantolon giymeleri istenirmiş. Vali Hasan Fehmi Paşa; hukuk eğitimi görmüş, halkı mekteplere yönlendiren devlet dairelerinde çalışanların giyimine kuşamına dikkat etmesine önem veren, kente kalıcı hizmetler yapmış bir vali olarak tanınıyor.

İzmir’e girmek yasak!

Şalvar yasağını M. Kamil Dursun’un hatıralarından okuyalım:
“Kısa dizlik ve donlu şalvarlı köylülerin İzmir’e gelmesi yasaklanmıştır. Vali Paşa bu emriyle köylüleri pantolon, hiç olmazsa o vakitler ‘elifi’ denilen ve pantolona benzeyen bir elbise giymeye mecbur etmek istiyordu.
Aydın ve Manisa yönünden gelen şimendiferlerle yahut karadan gelen ve İzmir’deki işlerini görmek isteyen köylüler, şehirde kısa şalvarla dolaşınca zabıtanın takibine uğradıklarından kendilerini kurtarmak için Kemer ve Basmane istasyonları civarındaki dükkânlarda köyden giyip geldikleri şalvarları çıkarırlar, orada kira ile kendilerine verilen pantolonları veya elifileri giyerek şehre girerlerdi. İzmir’deki işlerini görüp köylerine dönecek olan köylüler, adı geçen istasyonlar civarındaki dükkânlarda bıraktıkları şalvarları bacaklarına geçirerek köylerine dönerlerdi.
Kiralama külfetli olduğu için köylüler yavaş yavaş şalvarı terk edip pantolon ve elifiler yaptırarak hem İzmir’de hem de köylerinde rahatça gezip dolaşmak yolunu tutmuşlar, bu suretle kıyafet değiştirmek mecburiyet ve geleneği o vakitler esaslı surette kendini göstermiştir. Bu konuda vilayet makamından köylere kadar tamimler yapıldığından vilayette şalvarın terk edilmesi ve medeni kıyafete doğru gidilmesi Hasan Fehmi Paşa zamanında başlamıştır. Zaten Avrupa çuhalarından bir takım şalvar, cepken ve dizlikler yapılması o vakitler on beş-yirmi altına mal olduğundan köylüler kıyafetlerini değiştirmekte bir hayli tasarruf ve fayda elde etmişlerdi.”
125 yıl önce Vali Hasan Paşa tarafından gerçekleştirilen modern kıyafete geçiş, kiralık elbise uygulamasını İzmir’in ilkleri arasında sayabilir miyiz? Adı geçen Anadolu gazetelerini bulup okumak kolay değil, Doç. Dr. Ünal Şenel’in derlediği ‘İzmir Hatıraları’ kitabını sahaflarda bulmak mümkün.

Yazının devamı...

Başarılar dilerim

7 Şubat 2019

Kültür varlıklarımızın yoğun olduğu tarih zengini İzmir’e ve ilçelerine yerel yönetici olmak isteyen aday adaylarıyla sohbet etme imkânım oldu. Bilgiçlik taslayıp kendilerine kentin tarihi geçmişini, Cumhuriyet öncesi ve sonrası imar hareketlerini, Kültürpark’ın kaç kapılı olduğunu, Pakistan Pavyonu, Saat Kulesi, Devlet Tiyatrosu ve Milli Kütüphane’nin mimarlarını, kente mal olmuş heykellerin öyküsünü sormadım. İçlerinde müzeleri Agora’yı gezip, duvarlarında Ressam Naci Kalmuk’un resimleri olan Elhamra Sahnesi’nde opera izleyenler, Homeros, Büyük İskender, St. Polycarpe, Behçet Uz, Ekrem Akurgal ve Ahmet Adnan Saygun gibi, kentle bütünleşmiş önemli kişilikleri, sporcu, sanatçı, bilim-kültür insanlarını tanıyanlar beni umutlandırdı.

Güzel günler görelim

Temaşalık, Dibekbaşı, Bedavabahçe, Dondurmacı, Mekke, Osmanzade Yokuşu, Keçeciler, Yavan Çeşme, Musalla, Kireçlikaya, Kervan Köprüsü, Tepecik Höyüğü, Alman Kulesi, Uyuz Hamamı, Servili Tepe nerede diye sormayıp; camilerini, mescitlerini, kiliselerini, havralarını, sebillerini, çeşmelerini, türbelerini merak edenlerin adlarını hafızama not ettim. “Kültürel mirasın korumasında başarılı olmak için proje dışında iyi bir ekiple, üniversiteler, kamu ve sivil toplum kuruluşlarıyla diyalog kuracağız” diyen aday adaylarına saygım daha da arttı.

Karakadı, Saçmacı, Kıllıoğlu İbrahim Efendi ve Yeşildirek Hamamı benzerlerinin fiziki durumu, Havra Sokağı’nın bakımsızlığı, Kemeraltı Çarşısı’nın köhneliği, avlulu cumbalı eski İzmir evleri, Altınpark’taki arkeolojik alanın kaderine terk edilmesine son vereceğiz demeleri beni sevindirdi. Yeniden kazılmaya başlanan 20 bin kişilik Roma Tiyatrosu’ndan esinlenip, Hipodrom ve Asklepion’u ortaya çıkarmak için arkeolojik kazılara destek vereceğiz diyenler dilerim seçilirler. Aday adaylarından sonra, şimdi sıra adaylarla konuşmaya geldi. Havalar soğuk, verilen sözler sıcak, haydi hayırlısı hep birlikte güzel günler görelim.

Not: Eski İzmir mimarisi yok olmasın diye onlarca yazı yazdım, bu konuda birçok etkinliğe katıldım ancak istenilen başarı henüz sağlanamadı. Ocak ayının sonunda şehrin merkezinde Kemeraltı Çarşısı’nda tarihi Şükran Oteli’nin çatısı yandı, aynı gün yine girişi Anafartalar Caddesi’nde olan 940 Sokak’ta hurda deposu olarak kullanılan üç katlı bina çöktü, bir insanımız hayatını kaybetti, yaralananlar oldu. Dilerim, bu felaketler bir daha yaşanmaz.

Yazının devamı...