2018 yılı biterken

27 Aralık 2018

Bu yıl yapılan Agora ve antik tiyatro kazılarında tarih fışkırdı. Antik Roma Tiyatrosu’nun oturma sıraları ortaya çıkarıldı. Portekiz Sinagogu, Namazgah Hamamı, Basmane Karakolu restore edildi. Kemeraltı Çarşısı Kaptan Mustafa Paşa İş Merkezi temel kazısında ortaya çıkan antik dönem kalıntıları tarih severleri sevindirdi. TCDD 3. Bölge Müdürlüğü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sağlık hizmetlerinde kullanılan doktor vagonunu onarıp 14 Mart Tıp Bayramı’nda ziyarete açarak önemli etkinliğe imza attı. Hafızamda kalanlar arasında Apikam’ın düzenlediği 9 Eylül sergisinin ayrı yeri var.
Antik dönemden günümüze kullanılan onlarca kültür varlığına ev sahipliği yapan Anafartalar Caddesi iyileştirilmesi yapılamadı. Cadde üzerinde bazı yapılar yıkıldı, esnaf profilinde değişiklikler oldu. Arapça tabelaların çoğalması, disiplinsizlik nedeniyle caddenin tarihiyle bağdaşmayan lümpen karmaşa da artış gözlendi. Kıllıoğlu İbrahim Efendi Hamamı sondaj kazılarında darbeli iş makinesi kullanılması alt tabakada bulunan mermerlere zarar vermenin dışında restorasyon kurallarına kötü örnek oldu. Altınpark Arkeopark Projesi gerçekleşemedi. İzmirliler altında kanalizasyon kanalı olan antik Roma yolunun farkına varamadı. Arkeolojik alan çöplük oldu. 2005 yılında yapılan yenileme çalışmalarıyla ödül alan Oteller Sokağı’nda keyfi uygulamalar gözümüzden kaçmadı. Binalara yapılan izinsiz müdahaleler yapıların özgünlüğünü bozdu. Ali Paşa Şadırvanı’nın kubbesinin çalınan kurşunları yenilenemedi, muslukları söküldü, mermerleri kırıldı. Eski İzmir evlerinin korunması doğrultusunda projeler üretilemedi, binaların çevresi beton ve demir konstrüksiyonla çevrildi.
Müslüman mahallesine gelin giden Rum kızı Mariya’nın evi de bu kaba uygulamadan zarar gördü. Vakfiyeleri olan önemli cami ve mescitlerin restorasyonları gelecek yıla ertelendi, çeşmeler, sebiller korunamadı. Hilal Mahallesi’nde semt merkezi yapmak için belediyenin satın aldığı tarihi bina ilgisizlik nedeniyle yağmalanıp çökertildi. Tepecik Höyüğü, Halkapınar Havzası, Servili Tepe Su Pompa İstasyonu ile ilgili öneriler arşivlerde kaldı. Ezan, çan, hazan örneklerinin olduğu sokaklarda kilise, sinagog, mescit yapıları kaderine terk edildi. İkinci örneği olmayan İsmail Efendi (Merdivenli) Medresesi, satılığa çıkarıldı. Türbeler define kazılarından zarar gördü. İstiklal madalyalı eski İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi’nin Atatürk Lisesi’nin kurucusu, Burhanzade Abdurrahman Hilmi Bey ve Latife Hanım’ın evleri restore edilemedi. Hatuniye Camisi avlusu bitpazarı oldu. Damlacık’ta tescilli yapılar yağmalandı. İzmir tarih projesi kapsamında yapılan çalışmalar meyvesini veremedi.
İzmir’in zengin tarihini aydınlatacak taşınmaz kültür envanteri bu yıl da çıkarılamadı, kurumlar sorumlulukları birbirlerinin üzerine attılar. 2018 yılına buruk bir şekilde veda ediyoruz.
Yeni yılınız kutlu olsun...

Yazının devamı...

Gazi Bulvarı’nda bir okul

21 Aralık 2018

Akdeniz Mahallesi’nde Gazi Bulvarı ve Necati Bey Caddesi’ne cephesi olan, mimarisinde geleneksel yapı malzemelerin kullanıldığı 1.Ulusal Mimarlık Dönemi yapısı “Silahçıoğlu Hanı” (1928) günümüzde Doğan Güven İş Merkezi adını taşıyor. İç-dış mimarisiyle ilgi çeken kubbeli köşe bina, bir dönem İzmirli bayanların eğitim gördüğü Akşam Kız Sanat Okulu olarak hizmet verdi. Silahçıoğlu Han’ın mermer dış cephesi, sütunlu kapı girişleri, çatı silmeleri, kubbesi, kemerli pencereleri, çinileri, merdivenleri, korkulukları, plasterleri, yer karoları, mimarının yaratıcılığından kalan izler olarak görülmeye değer. 1940’lı yılların başında tarihi binada açılan okulda öğrencilik yapmış 1925 doğumlu Münevver Tunalı Hanım ile Silahçıoğlu Han’da faaliyet gösteren Akşam Kız Sanat Okulu yıllarını konuştum.

Münevver Hanım o yılları, “Okulumuzun adının başında akşam yazsa da, bizler okula düzenli olarak gündüz gidiyorduk. Bir kaç okul iç içeydi, binada sanat okulu olarak da çeşitli bölümler vardı. Dikiş, nakış, iç çamaşırı, frenk gömleği, pijama, manto, elbise, kumaştan çiçek, şapka ayrıca yemek ve pasta yapılması öğretiliyordu. Okula başladığımda on yedi yaşındaydım. Aldığım dersler; yemek, pasta, dikiş, çiçek, moda, iç çamaşırıydı. Çok disiplinli sanat okuluydu. Yaptığımız işi en ince detaylarına kadar öğreniyorduk. Hala dikişimi kendim yapıyorum. O yıllarda şimdiki gibi elektrikli mutfak aletleri yoktu, pasta yapımında yumurtanın akını öyle çırpıyorduk ki beyaz bir köpüğe dönüşüyor, kabı ters çevirince dökülmüyordu. Yemek ve pasta defterlerimi, yaptığım işlerin bir kısmını saklıyorum. Tuttuğum defterlerin düzeni ve yazımın güzelliğinden adını anımsamadığım bir öğretmenim defterin bir sayfasına teşekkür yazmıştı. Çünkü en titiz düzenli defter bendeydi. Anımsadığım dikiş-nakış işlerine Münire Hanım geliyordu. Pijama için İclal Hanım öğretmenlik yapıyordu. Çamaşır için Ankara’dan gelen Saadet Hanım vardı, en zor derslerden biri buydu. “Paris puanı” denilen dikiş şekli elde yapılıyordu. Bir gün ev ödevi olarak verildi, sabaha kadar uyumadan yaptım ama sonrasında bir daha bu dikişi yapmadım. Okulun son günlerine yaklaşırken diktiğimiz kıyafetlerle defile yapardık” diye anlatıyor.

Yazı sınırını aştığım için ileride tekrar devam etmek üzere söyleşiyi noktalıyorum. Fotoğrafta, kendisinin okulun merdivenlerinde 75 yıl öncesi ve sonrası çekilmiş fotoğrafı görülüyor. Akdeniz Mahallesi’nde aynı döneme ait yazılmayı bekleyen başka yapılar da var. Tarihi Doğan Güven İş Merkezi’nde Akşam Kız Sanat Okulu öğrencilerin fotoğrafları ve ürettikleri ürünler toparlanıp bir sergi açılsa sanırım ilgi görür ses getirir.

Yazının devamı...

Dergâhta iki mezar

13 Aralık 2018

İzmir merkez ve ilçelerine ait kapsamlı taşınmaz kültür varlıkları envanteri henüz hazırlanamadı, bu nedenle yapıların tarihlendirilmesi ve isimlendirilmesinde yanlışlıklar yapılıyor. Basmane’de Mısri Dergâhı sınırları içinde yer alan türbenin kapısına asılı tabelada Şeyh Bedreddin ismini okuyoruz. Ziyaretçiler, haklı olarak Şeyh Bedreddin adını Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’le karıştırıyorlar. Eski adı tekke olan, 1297 Sokak’ta tevhid-hane (semahane) misafirhane ve akaretleri olan, vakıf eseri dergâhın türbesinde bulunan mezarların dergâhla ilgisi, kime ait olduğu merak konusudur.
Dergâhın kurucusu Şeyh Mustafa Aziz Efendi, oğulları Nuh ve İbrahim Ethem Efendi’nin aile seceresinde Bedreddin adına rastlayamadım. Şeyh İbrahim Ethem Efendi’nin kızı Kamer Hanım’ın Ahmet Bedri Efendi’yle evlenmesiyle birlikte dergâhta şeyhlik, tekke ve zaviyelerin kapanmasına kadar devam etti. 1927 yılında vefat eden Ahmet Bedri Efendi’nin mezarının Karşıyaka Soğukkuyu Mezarlığı’nda olduğunu biliyoruz.

Basmane’deki cenaze töreni

Halit Ziya Uşaklıgil, Mısri Dergâhı’nın çok yakınında bulunan Uşaki-zade konağında yaşadı. ‘İzmir Hikâyeleri’ kitabında, dergâhtan ve kendisini manevi olarak etkileyen kentin yukarı mahallesinde yaşayan Şeyh Bedreddin ve Şeyh Şemseddin kardeşlerden bahsedip, aynı saatlerde vefat eden kardeşler için Basmane’de yapılan cenaze törenini anlatır. Prof. Dr. Mehmet Demirci, Yeni Asır gazetesinde yazdığı makalede konuya değinir: “Tilkilik’in meşhur ihtiyar çınar meydanı cemaatle doldu, öyle ki koca geniş meydan, biriken kalabalığı zor alıyordu. Cenaze alayının bir ucu Tilkilik’te bir ucu dergâhta diyorlardı; onları yan yana, tekkenin kabristanına defnettiler.”

Araştırmalar artırılmalı

Özellikle bu bölgede yaşamış eski İzmirliler, mezarların Şeyh Bedreddin, Şeyh Şemseddin kardeşlere ait olduğunu anlatır. Mısri Dergâhı’na ait konağın sonraki yıllarda sahibi olan, uzun yıllar bu binada ikamet etmiş Sayın Dr. Osman Koçanaoğulları ve ailesinin, mahalle sakinlerinin verdiği bilgiler, Halit Ziya Uşaklıgil’in verdiği bilgilerle örtüşmektedir. Eğriboz’dan İzmir’e göç eden Şeyh Mustafa Aziz Efendi’nin Müslüman mezarlığının kenarında kurduğu (1829-1830) dergâhın haziresi ve diğer birimlerin yerinde şimdi başka yapılar var, bu nedenle başta Şeyh Mustafa Aziz Efendi’nin mezarı olmak üzere birçok mezar kayboldu... Doğru bilgilendirmenin yapılması için, ilgili kurumların daha çok araştırma yapması gerekiyor. Prof. Dr. Mehmet Demirci’nin “Gönül ister ki 3 katlı çok odalı yapı, kuruluş amacına uygun kullanılsın. Mesela bir bölümü tekke malzemeleri müzesi olabilir. Ayrıca tasavvuf musikisi öğretilen, tasavvuf kültürüne dair araştırma, bilgilendirme yapacak çalışmalara mekân olabilir” temennisine katılıyorum.

Yazının devamı...

İzmir’in gizemli taşları (2)

6 Aralık 2018

Araştırmacı-yazar sahaf İlhan Pınar’ın günümüze kazandırdığı ‘Gezginlerin Gözüyle İzmir’ kitaplarında okumuştum. Farklı tarihlerde İzmir’i ziyaret eden Tomas Smith, Oliferti Dapper ve Richard Pococke isimli gezginler, duvar taşlarında gördükleri V harflerinin ne anlam ifade ettiğini merak etmişler...

Tomas Smith (1670), “Şehrin duvarlarındaki her kare taşta büyük bir oyuk gözledim. Bu oyuk, Roma harflerinden V’ye benziyordu. Bazı kişiler, bu işaretin şehir için çok iyi işler yapmış olan İmparator Vespasiannus’un şerefine yapılmış olduğunu düşünüyorlar. Fakat bu şekil her zaman aynı değil. Kendi içinde çok çeşitlilik gösterdiğinden ben bunun duvar ustaları tarafından yapıldığını düşünüyorum. Bu duvarlardaki taşlar birbirlerine harçla tutturulmuş” diyor. Hollandalı gezgin Oliferti Dapper (1681) de, “İzmir şehir surlarının inşa edildiği bütün taşlara Latin V harfi oyulmuştu. Bu da İzmirlilere birçok iyilik yapan İmparator Vespasiannus’un baş harfi olsa gerek. Fakat her taştaki işaret aynı olmadığı ve bazen Yunan harfindeki T’ye benzediği için bu işareti ustaların taşları birbirine daha iyi tutturmak amacıyla yaptığı düşünülebilir” ifadesini kullanıyor.

Anlamını merak ediyorum

İngiliz gezgin Richard Pococke (1701-1765), konuya şöyle yaklaşıyor: “Denize doğru devam eden surlarda kötü çizilmiş çeşitli çizgiler ve V harfleri olan çok iri taşlarla örülmüş duvar kalıntıları var. Şimdiye kadar birçok araştırmacı, bu çizgilerin ne anlama geldiği üzerine oldukça kafa yordu. Bazıları, V harfinin Vespasiannus’un baş harfi olduğuna inanıyor, fakat bu işaretler duvarları örerken taşların nasıl döşeneceğine dair işaretler de olabilir. Duvarların üst kısmında taşlar çok kötü ve kaba döşenmiş, aynı zamanda çok dar kesilmiş. Bu yüzden bu taşların sonradan yapıldığını düşünüyorum.”

Mezarlıkbaşı’nda Saray Sineması yıkılınca arkasından çıkan duvarın önünden yüzlerce kez geçtim. Duvardaki belli belirsiz çizgilerin, gezginlerin anlattığı V harfi olabileceğinden kuşkulandım... Fotoğraf sanatçısı dostum Yunus Koç’a haber verdim, uzaktan çekim yapan objektifiyle birlikte geldi. Sabırla ışık olayını saatlerce takip ettik ve fotoğraflarda görülen V harflerini yakaladık. V harflerini güneşli ve çok gölgeli günde görmek zor. Duvarlara oyulan V harfleri, İmparator Vespasiannus’un baş harfi veya duvarcı sembolleri olabilir mi? V harfi alfabemizde ve dünyada birçok sembolde kullanılıyor. V harfi işli taşlar, Mezarlıkbaşı’nda kemerli duvarda, Basmane’de Radyo ve Demokrasi Müzesi önündeki sur kalıntısında, Aya Vukla Kilisesi’nin bahçesinde görülebilir. Son olarak V harfi işli taş örneğini, Kemeraltı Kaptan Mustafa Paşa İşhanı inşaatı kazısında ortaya çıkarılan Roma hamamı duvarında gördüm. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen gezginler gibi ben de V harflerinin anlamını merak ediyorum...

Yazının devamı...

İzmir’in çöpçü eşekleri

29 Kasım 2018

1922 İzmir yangını enkazını kaldıran emekçi atlar konulu yazımın üzerine bir okuyucu, “Yakın zamana kadar yukarı mahallelerin çöpünü taşıyan emektar eşekleri unuttunuz mu?” diye sordu. Haklıydı, atlar gibi eşekler de yıllarca kente ve kent insanına hizmet etti. Motorlu temizlik araçlarının giremediği Faikpaşa, Gürçeşme, Ballıkuyu, Mirali, Kadifekale, Ali Reis, Altınordu, İkiçeşmelik, Eşrefpaşa ve diğer benzeri mahallelerin arpa ve saman karşılığında tonlarca çöpünü taşıdı.

Ortalama 30-35 yıllık ömürleri olan sessiz, itaatkâr, sezgileri güçlü, çalışkan, hizmet hayvanı olan eşekler, yıllarca Konak Belediyesi’nde kadrolu işçi olarak çalıştırıldı. Sabah erken saatlerde çöp toplamak için çıktıkları yokuşlu yollarda sırtlarına asılan sepetlerle ağır yükleri taşıdılar. Bu uygulama, zor şartlara aldırmadan emekli olmalarına kadar devam etti.

Bordroları vardı

Hayvan haklarının ön plana çıkmasıyla, eşeklerin barınma koşullarında düzeltmelere gidildi; tımarları yapıldı, çalışma saatleri belirlendi. Veteriner kontrollerinin muntazaman yapılmasına ve beslenmelerine daha çok dikkat edildi.

Gazeteci arkadaşım Işık Teoman, ‘Bordrolu Eşekler’ makalesinde eşekleri şöyle anlatır: “Gürçeşme semtinde ahırları, künyeleri, sağlık karneleri, her birinin bakıcısı vardı, yiyecekleri olan saman ve arpa için ihaleler açılırdı... Özel nalbantlar; itina ile toynaklarını temizler, nalları canlarını yakmadan çakarlardı... Her hafta belediye veterineri ayaktan dişine kadar kontrol eder, sağlığı bozuk olanlara istirahat verirdi... Çünkü onlar bayramda, tatil günlerinde çalışır, mesai istemez ama hastalandıkları zaman da birkaç gün ahırda keyif yaparlardı... Teknolojinin gelişimiyle çöp kaldırmada küçük araçlar üretilmeye başlandı. 60’a yakın çöp toplayan eşeğin bir düzine kadarı, Çeşme’nin Eşek Adası’na yollandı. Yıllarca çöp toplayarak kahır çeken eşekler, turistlerin ilgi odağı oldu. İnsanlar eşekler ile fotoğraf çektirmek için yarışır oldular... Eşek Adası onlar için birer emeklilik hediyesi, birer kıdem tazminatı olmuştu.”

Bir heykel yapılmalı

Emekçi eşekler için düzenlenmiş yazılı kurallar olmasına rağmen iş kazasına uğrayan, yük taşırken dik merdivenli yokuşlarda ayağı kayıp sakat kalanlar, sönmemiş soba külünün sepete dökülmesi, sepetin alev alması nedeniyle yanan, çöpten yedikleri yiyecekle zehirlenen, kirli ortamda çalıştığı için uyuz olanlar oldu...

Törenle emekli edilip Spil Dağı’na gönderilenler arasında yer alan, insanlara alışık olan eşeklerin bir kısmı şehre geri döndü, bir kısmı vahşi hayvanlara yem oldu, sonra unutuldu. Emekçi atların hatırasına anıt dikilen İzmir’de emekçi eşekler unutulmasın, yukarı mahallelerin başlangıcı olan Altınpark’ta ulu çınar ağacının altına, sırtında küfe taşıyan bir emekçi eşek heykeli yapılsın isterim. Barış Manço’nun meşhur şarkısı ‘Arkadaşım Eşek’ şarkısının sözleriyle yazıyı bitiriyorum. Uzun kulaklarını son bir kez salla / Tüm eski dostlarımdan bir haber yolla / Ayrılık geldi başa, katlanmak gerek / Seni çok çok özledim, arkadaşım eşek...

Yazının devamı...

Kültürpark’ta bir vefa anıtı

22 Kasım 2018

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 6. kez düzenlediği, teması ‘İzmir ve Mitoloji’ olan Uluslararası Heykel Çalıştayı’nı izlemeye Kültürpark’a gittim. Mermer ve bronz malzemeyle, Türkiye, İran, Ermenistan, Gürcistan, İtalya, Polonya, Karadağ, Yunanistan, Sırbistan ve Güney Koreli heykeltıraşlar tarafından yapılmış heykelleri gördüm. Önceki yıllarda yaptığı heykellerle dikkatimi çeken çalıştay yöneticisi, heykeltıraş Tonguç Sercan’ın anlatımıyla heykeller hakkında bilgilendim.

Kültürpark’ta Tankut Öktem,Turgut Pura, Şadi Çalık ve Cengiz Çekil’in devamlı sergilenen heykellerine sanatçıların yeni heykelleri ilave edilecek, bir kısmı da muhtelif yerlerde sergilenip kentin görsel ve sanatsal zenginliğine zenginlik katacak. İzmirlilerin yakından tanıdığı, Kültürpark’ta eski hayvanat bahçesinin bulunduğu alanda sergilenen Emekçi Atlar Heykeli, öyküsüyle sanatseverlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. 9 Eylül 1922’de İzmir’de kurtuluş zaferi kutlanırken aniden başlayan yangınla İzmir bir anda alevlere teslim olmuştu. Günün koşullarında böylesine büyük bir yangını söndürmek kolay olmadı, itfaiye araçları yetersiz kaldı. Evler, oteller tiyatrolar, mağazalar, ibadethaneler, hanlar-hamamlar, fabrikalar yangına teslim oldu, ticaret çöktü. 25 bin yapı kullanılamayacak hale geldi.

‘Öyle bir heykel yap ki...’

Yangın, arkasında dev bir enkaz yığını bıraktı. Yıllarca olduğu yerde kaldırılmayı bekleyen enkaz sorun oldu. Bu dev enkaz, Belediye Başkanı Behçet Uz döneminde atların gücüyle kaldırılabildi. Enkazın kaldırılması sırasında yaralanan ve telef olan atların emeği unutulmasın diye bir anıt yaptırılmasına karar verildi. Sanatçı olarak İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde öğrenim gören genç bir heykeltıraş seçildi. Kendisine, “Öyle bir heykel yap ki, yangın enkazını kan ter içinde kaldıran atların hatırası unutulmasın, hafızalarda canlı kalsın” denildi. Genç heykeltıraş işe koyulup emekçi atları, büyük bir nalın altında yalaktan su içen üç at başıyla betimledi, heykel yaklaşık 80 yıldır Kültürpark’ta sergileniyor. Yıllar önce Amerika’da yaşayan değerli büyüğüm Eczacı Siret Ener ile çocukluk ve gençlik yıllarını yaşadığı Basmane sokaklarını dolaşırken Bayraktar Mescidi’nin önünde “Bizim Şadi, fuarda sergilenen Emekçi Atlar Heykeli’nin alçı ve çamur kalıplarını bu mescidin avlusunda yaptı, heykelin yapılışında yanında bulundum” dedi.

O yıllarda atölyesi olmayan genç heykeltıraşa arkadaşı Av. Nurullah Bayraktar, dedesinin inşa ettiği Bayraktar Mescidi’nin avlusunu önerdi. Sanatçı, bu tarihi mescitte yatıp kalkarak tasarladığı heykelin çamur ve alçı kalıplarını yaptı, heykel daha sonra Mithat Paşa Meslek Okulu dökümhanesinde kumda kalıplanıp bronz olarak döküldü. Eczacı Siret Ener’in ‘Bizim Şadi’ dediği heykeltıraş, 1917 Kandiye doğumlu Şadi Çalık. 1923 yılında 6 yaşındayken mübadelede ailesiyle birlikte İzmir Urla’ya göç eden Şadi Çalık, gün geldi profesör oldu, Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykeltıraşlar yetiştirdi; Bitlis, Eskişehir, Ankara, ODTÜ, Niğde, Edremit ve Burdur’da bulunan Gazi Mustafa Kemal Atatürk heykellerini yaptı... Yolunuz Kültürpark’a düşerse, dünyada hayvan haklarını anıtlaştıran ilkler arasında yer alan Emekçi Atlar Heykeli’ni görmeyi ihmal etmeyin. Öyküsü, biçim ve estetiğiyle insanı etkileyen vefa anıtına bakıp etrafınızda gördüğünüz yeşil alanın öncesini hayal edin. Kırk yılda kaldırılamaz denilen yangın enkazını kaldıran, kenti yeniden imara hazırlayan, bu uğurda ölen emekçi atları hatırlayın.

Yazının devamı...

Eski İzmir mahallesi (Mirali)

15 Kasım 2018

Sınırlarında Etiler, Faikpaşa, Kocakapı, Kubilay, Akarcalı ve Kadifekale mahalleleri olan Mirali Mahallesi’nde, ana kapısına merdivenle ulaşılan Servili Mescit, 954 Sokak üzerinde yer alır. Ahşap taşıyıcıları, sıvası dökülmüş duvarları, kiremit örtülü kubbesiz çatısı ve çürümüş saçak görüntüsü, mescidin acilen onarılması sinyalini verir. Vakıf eseri olan Servili Mescit’in inşa tarihi konusunda kesin bilgi olmamakla birlikte, avlusunda 1766-67 tarihlerine ait mezar taşları bulunmaktadır. Servili Mescit’in güneyinde, minaresinin kaidesini gördüğümüz çıkmaz sokakta devamlı kapalı olan demir kapının arkasındaki hazirede yer alan, İzmirliler tarafından ziyaret edilen ‘Arap Dede’ mezarı, diğer mezarlarla birlikte kayboldu... Prof. Dr. Münir Aktepe, ‘Mirali Mahallesi’nde Servili Mescit yakınında Arap Sokağı’nda Abdullah Hoca duvarında’ bulunan bir çeşmeden bahseder. Bu bilgiler ışığında Afrika kökenli (Afro Türk) yurttaşlarımızın bölgede bıraktığı izler görülebilir...

Mescit’in sağ köşesinde, faaliyetini 1960’lı yıllarda sonlandıran Servili Mescit Karakolu’ndan günümüze, zemin katında taş söveli pencereden başka şey kalmadı. Eski karakol duvarına bitişik, cephesi batıya bakan Cumhuriyet Halk Fırkası Mirali Ocağı tarafından 1934 yılında inşa edilen Cumhuriyet dönemi mermer çeşmesinin teknesinde ateş yakılsa da, zamana meydan okuyan mahallenin ayakta kalmayı başarmış çeşmelerinden biridir. 954 Sokak uzantısında, eski İzmir evinin duvarına hayrat olarak yaptırılan Sofyalı Mehmet Çavuş çeşmesi de bakımsız durumda. Mescidin doğu bitişiğinde, diğer çıkmaz sokak girişinde kafes pencereli, öyküsünü bildiğimiz Osmanlı paşasına ait ahşap Türk evinin yıkılacak duruma gelmesi, eski İzmir evleri yaşatılsın diyenleri üzmektedir...

İlk su tesisi

1021 Sokak’ta, mahalleye sırtını dayamış İzmir evinin kapısında duran binek taşı, ulaşımın hayvanlarla yapıldığı yıllardan kalan, sayıları her gün azalan taşlardır...

Yukarı mahalleleri temiz içme suyuyla buluşturan ilk su tesisi, Servilitepe’de kuruldu. Halkapınar su tesislerinden Servilitepe’ye pompalanan temiz içme suyu, yakın zamana kadar buradan diğer mahallelere tevzi edilirdi. Yüz yılı aşan bir tarihe sahip olan Servilitepe su pompa istasyonu günümüzde kullanılmamaktadır. İzmir su tarihinde adı geçen binanın yapılış öyküsü, müzelik su motorları ve ekipmanlarıyla su müzesi haline getirilmesi, mahalleye ve İzmir tarihine öyküsüyle birlikte önemli katkı sağlar...

Mahallenin diğer önemli yapılarından biri de, Kocakapı veya Karakapı adıyla bilinen kemerli kapıdır.

Yazının devamı...

Antik İzmir Tiyatrosu’nun koltukları...

1 Kasım 2018

İzmir Antik Tiyatrosu Kazı Başkanı Doç. Dr. Arkeolog Akın Ersoy’a geçen yıl, “Antik tiyatronun oturma koltuklarına ne zaman oturacağız?” diye sorumuştum. “Kısmetse 2018 yılında” demişti. Tiyatronun oturma basamakları ve koltukları “analemma” duvarı ve payandaların ortaya çıkarılması haberini almak her tarih sever gibi beni de heyecanlandırdı.

Güneşli ve soğuk sonbahar sabahı antik tiyatroda ortaya çıkan buluntuları görmek için fotoğrafçı arkadaşım Atilla Özdemir’le birlikte Temaşalık yokuşuna tırmanıp alana ulaştık. Tiyatro gizlediği sırlardan arınmış olarak karşımızda duruyordu. Doç. Dr. Arkeog Akın Ersoy, yaptığı arkeolojik kazıyı masal tadında anlatırken sorduğum soruları içtenlikle yanıtladı. Şimdi sözü değerli hocamıza bırakıyorum...

EFES ANTİK’LE PARALEL BİR YAPI

O yıllarda kentler arasındaki rekabet projelere yansıtılmış, daha büyük, daha güzel ve estetik zengin görünüşlü tiyatrolar yapmaya çalışmışlar. Karşılıklı rekabetin sonunda Efes Tiyatrosu ile paralellik gösterecek 20 bin kapasiteli bir tiyatroyla karşı karşıyayız. Belli yerlerden sıyırmalar bloklar indirilmiş olsa da merkeze doğru tiyatronun korunmuşluk derecesinin yüksek olduğunu gördük. Toprak kesitlerinde görülen kireç tabakaları üst kotlardan birçok eserin çekildiğini veya eritildiğini gösteriyor. Tiyatro malzemesinin bir kısmı kullanılmış olsa da kalanlar bizi mutlu etti.

Tiyatronun oturma sıralarını, oturma koltuklarını cephede profilleri aşağıya inen merdiveni artık görebiliyoruz. Taşlar hareketli olduğu için tam ölçüyü alamıyoruz. 40 cm yükseklikleri var, oturma yerleri ise 80 cm genişliğinde. Ara merdivenlerden inilen boşluk (diazoma) arkada görülen arkalıklı koltuklar antik dönem mimarları tarafından sesin yankılanmasını engellemek için yapılmış. Deniz seviyesinden 80 metre yükseklikte inşa edilen 7 odalı sahne binasının alt kotunda üç kapı var, bütün odalar galeriye bağlı. Sağda, solda “Parados” dediğimiz kapılar tiyatro izleyicileri için, orta kapı sanatçılar için ayrılmış, seneye bu kısma da gireceğiz.

KÜÇÜK HEYKELLER BULUNDU

“Kazılarda heykeller bulundu mu?” sorusuna gelince. Otto Berg’in çizdiği sahne binasını çevreleyen nişlerin içerisinde heykeller olmalı. Ancak henüz kazı yapmadığımız için bilgimiz yok. Geçen senelerdeki kazılarda o dönemin oyuncularına ait figürünler yani çok küçük heykeller elimize geçti. Tiyatronun tarihlendirmesine gelince, MÖ 3. yüzyıldan başlayan bir seyirle MS 4. yüzyıla devam ettiğini söyleyebiliriz. Kazılardan çıkan malzeme MS 178 depreminin ve son döneminin izlerini taşıyor. Burada kullanılan kireç taşının analizini yapmadık ama Limontepe Tırazlı’daki eski ocaktan geldiğini düşünüyoruz.

Yazının devamı...