Biz şu AB sevdasından vaz mı geçsek acaba?

Avrupa Birliği (AB) içinde yer almanın Türkiye için kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğuna inanan biri olarak, yazının başlığını oluşturan soruyu sormak ihtiyacını duyuyorum son zamanlarda. Gördüğüm, duyduğum, okuduğum pek çok şey, Türkiyenin önündeki engelleri teker teker aşıp AB üyeliğini kazanmasının çok zor olacağını düşündürüyor bana. Kamuoyu yoklamalarına göre halkımızın en az üçte ikisi AB ile bütünleşmeden yana görünüyor ama bu bütünleşmenin önündeki zihinsel engelleri aşmanın ve günlük uygulamalarda AB normlarına ayak uydurmanın fevkalâde güç olacağını gösteren örnekler de giderek çoğalıyor. Cenge susamış görünen polislerin gösteri yapan kadınlara karşı giriştiği saldırının dehşetengiz görüntülerine bakarken, Dışişleri Bakanı Gülün AB troykası ile düzenlediği basın toplantısını ekrandan izlerken ve dün İstanbulda AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehni dinlerken hep aynı soru geldi aklıma. Bir kere, Olli Rehnin dün de vurguladığı gibi, Avrupada ve Türkiyede kamuoyu desteğinin sağlanması ve korunması, bütünleşme sürecinin başarıya ulaşması için en önemli koşul. Türkiyenin ise, Avrupa kamuoyunu etkilemek bir yana, kendi içinde ciddi sorunu var bu konuda. Bana öyle geliyor ki, "Avrupalı" olmanın ne anlama geldiğini, AB içinde yer almak için neden bir dizi kurala ve davranış biçimine uyum sağlamak gerektiğini anlamış olanlar hâlâ küçük bir azınlık Türkiyede. Ortalığı kaplayan ulusalcı söyleme bakacak olursanız AB, tıpkı ABD gibi, bize dışardan bazı şartlar dayatarak kendi çıkarını gözeten bir kuruluş. Bizi bir gün içine alırsa bağımsızlığımızı yokedip daha iyi sömürmek için alacak. Bu söylemin giderek daha fazla ilgi gördüğü bir ülkede ABnin öncelikle atılmasını istediği adımlar nasıl atılacak acaba? Olli Rehnin, bütünleşme sürecinin hızlanması için öncelikle yapılması gerekenleri sayarken söylediklerinden yola çıkarak şu soruları sormak mümkün: Ankara Anlaşmasının Kıbrıs Rum kesimi ile diğer yeni AB üyelerini de kapsamasını öngören protokol nasıl imzalanacak?Kıbrıs sorunu nasıl çözümlenecek?Vakıflarla ve gayrimüslim azınlıklarla ilgili yasal düzenlemeler nasıl yapılacak?ABnin Gümrük Birliği anlaşmasına aykırı gördüğü uygulamalar nasıl kaldırılacak?Güneydoğu Anadoluda yerlerinden edilmiş insanlara hakları nasıl verilecek?Yasal değişiklikler nasıl hayata geçirilecek, örneğin polisin insanlara insan gibi davranması nasıl sağlanacak?Bu konuların herhangi biri gündeme geldiğinde, Türkiyede kopartılacak fırtınayı düşünmek hiç zor değil. Kamuoyunu kazanmak için gerekli hazırlığı yapmayan hükümetin bu fırtınayı nasıl göğüsleyeceği ve ABnin ilerleme için gerekli gördüğü adımları nasıl atacağı da ciddi merak konusu. Kamuoyu desteği var mı? İkincisi, Avrupa ve Türkiyedeki kamuoyu desteği sorununun ötesinde, bizzat AKP hükümetiyle AB yetkilileri arasındaki dil ve anlayış farkları da zaman içinde daha fazla ortaya çıkacak galiba. Örneğin polisin gösteri yapan kadınlara saldırması AB yetkilileri için çok önemli bir olay, bizimkiler için adeta sıradan bir vaka. Bizim Dışişleri Bakanımız çok doğal olarak "17 Aralık öncesinde doping yaparak hazırlandık" diyebiliyor; bisikletçi olduğunu belirten Lüksemburgun Dışişleri Bakanı Asselborn ise "bizde doping yasak ama iyi performans için çaba göstermeye devam edin" mealinde bir cevap veriyor. Bunlar ilk bakışta ayrıntı gibi görünebilir ama tam üyeliğe giden, zor engellerle dolu yolda kaza yapmadan ilerleyebilmek için aynı dili konuşmak, aynı anlayışı paylaşmak çok önemli.Bütün bunları hesaba katarak AB sürecinde yaşanabilecekleri düşününce şu soruyu sormadan edemiyorum: Yol yakınken biz bu AB sevdasından vaz mı geçsek acaba? oulagay@milliyet.com.tr Söylem ve anlayış farkı