Borsalardaki düşüşler 2003’te de sürecek mi?

Borsalardaki düşüşler 2003’te de sürecek mi?


Dünyanın önde gelen borsaları 2002 yılını da ciddi kayıplarla kapattı. ABD’de ülkenin yıldız şirketlerinin hisselerini içeren Dow Jones endeksi % 17.4, daha geniş tabanlı S&P 500 endeksi % 23.4 değer yitirirken "Büyük Depresyon"un yaşandığı 1930’lardan bu yana ilk kez üç yıl art arda değer kaybetmiş oldular. 2000 yılı başında tırmandığı inanılmaz zirveden benzeri görülmemiş bir düşüşe geçen, ileri teknoloji hisselerini içeren Nasdaq endeksi 2002 yılında % 22 daha değer yitirdi. Avrupa’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın önde gelen borsaları da düşüşten payını aldı.
Irak ve Kuzey Kore ile ilgili savaş risklerinin yanı sıra: (1) ABD ekonomisinin inişli çıkışlı grafiği, (2) ABD şirketleri üzerindeki kuşku bulutlarının dağılmamış olması, (3) Avrupa’da özellikle Almanya’nın ekonomik ve siyasal sorunlarla boğuşması, (4) FİAT gibi öndegelen şirketlerin geleceğine ilişkin kuşkular ve (5) Japonya’dan dünyaya yayılan deflasyon tehdidi, hisse senedi borsalarının 2003 yılındaki performansına da şimdiden gölge düşürüyor. Bu arada hisse senedi borsalarının düşüş kaydettiği son üç yılda yatırımcılar için bir sığınak oluşturan sabit getirili tahvil ve bono gibi enstrümanlar açısından da risklerin giderek büyüdüğü belirtiliyor.

Geçen cuma 2002 yılının enflasyon rakamları belli olduğunda "bu başarı nasıl elde edildi?" sorusu geldi hemen aklıma ve bu başarının tümüyle 57. hükümete ait olduğunu düşündüm. Bu "57. hükümet" lafı sizin için bir şey ifade etmiyorsa, bunun siyasi tarihimizdeki en başarılı intihar girişimini gerçekleştirerek kendini tasfiye eden, Bülent Ecevit başkanlığındaki DSP - MHP - ANAP hükümeti olduğunu hatırlatabilirim size.
Bugün bu hükümet işbaşında olsaydı kimsenin itiraz edemeyeceği bir "İcraatın İçinden" programı yapabilir, Başbakan Ecevit ve ekonomiden sorumlu Bakan Derviş, ekonomideki başarının nasıl elde edildiğini uzun uzadıya anlatabilirdi. Enflasyonun hedeflenenin de altına düştüğünü vurgulayarak enflasyondan kurtulup sağlıklı büyümeye geçmek için ciddi bir fırsat yakalandığını açıklayabilirdi. GSYİH büyüme hızının, 2002 başında hedeflenen % 3’lük rakamı ikiye katlamasının beklendiğini, reel gelirlerde artış olacağını müjdeleyebilirdi. İhracattaki performansın da hedefi aştığını ve ithalattaki ciddi kıpırdamaya karşın, cari işlemler dengesinde kaygı verici bir açığın söz konusu olmadığını ilan edebilirdi. Araya döviz kurunu zıplatan ve belirsizliği artıran seçim konjonktürü araya girmemiş olsaydı, 57. hükümetin 2002 sonunda ortaya koyacağı ekonomik tablo belki bugünkünden daha iyi de olabilirdi.

AKP’YE BÜYÜK FIRSAT
Ancak bunların hiçbiri olmadı çünkü 57. hükümet, halka olumlu bir şeyler söyleyebileceği noktaya gelmeden kendini tasfiye etti. Ecevit hariç 57. hükümetteki hemen herkesin katkıda bulunduğu bu süreçte hükümet kendini yiyen bir virüs gibi davranınca AKP iktidarının önü açılmış oldu. AKP, belki de tahmininden önce, iktidarın ateşten gömleğini giymek durumunda kaldı. AKP’nin 3 Kasım seçimini kazanarak tek başına iktidar olduğu noktada Türkiye’nin önünde gerçekten zorlu dış ve iç sorunlar vardı. AKP’nin şansı ise ekonomiyi tam da olumlu tablonun ortaya çıkacağı noktada teslim almasıydı. Tek başına iktidar olmanın avantajına sahip bir AKP yönetimi bu olumlu tabloyu en iyi biçimde kullanarak bir iyimserlik havası yaratabilir ve ekonomiyi daha da olumlu bir noktaya taşıyabilirdi.
AKP’nin seçim zaferini izleyen günler hatta haftalarda bu beklentinin gerçekten de iyimser bir hava yarattığı görüldü. Piyasalar ve medya AKP iktidarına cömertçe kredi açtı, borçlanma faizi düşmeye, iyimserlik havası dalga dalga yayılmaya başladı. Zamansız ötmeyi adet haline getiren bazı ünlü işadamlarımız, yatırım ortamının doğduğunu bile söylemeye başladılar. IMF’nin yeni hükümetle tanışma seansı da olumlu bir havada geçti. 57. hükümetin yararlanamadığı miras adeta altın bir tepsi içinde AKP’nin önüne konmuştu.

KENDİNİ YEME SENDROMU
Ne var ki AKP iktidarının ilk haftalarına damgasını vuran bu iyimserlik havası daha sonra devam edemedi. 57. hükümeti bitiren kendini yeme sendromunun AKP iktidarına da musallat olduğu izlenimi doğmaya başladı. Bu kez seçmen desteği erozyona uğramış bir koalisyon hükümeti değil seçmenden güçlü destek almış bir tek parti hükümeti vardı ama AKP hükümetinin de bir çok başlılık tablosu sergilediği görülüyordu. Tayyip Erdoğan’ın başbakan olamaması yönetimin tepesinde ikili bir yapı yaratıyor, ekonomiyle ilgili konularda da her kafadan bir ses çıkıyor, son sözün kimde olduğu pek anlaşılamıyordu. Hükümetin ekonomide kendine nasıl bir yol haritası çizdiği ve IMF ile ilişkileri nasıl götürmeyi düşündüğü de pek belli değildi. IMF’nin ilk günden sorun çıkarmamak için anlayışlı davranması, kimi hükümet üyelerinin iyimser açıklamalar yapmasına, "IMF bize hayran kaldı" demesine fırsat veriyordu ama kısa sürede tutarlı bir yaklaşımın ortaya konamaması halinde IMF ile sorunlar yaşanması kaçınılmaz görünüyordu.
Gelinen noktada, 57. hükümetin mirasının olumsuz yanını oluşturan mali disiplin erozyonunun derhal durdurulması, reformların nasıl devam edeceğinin ve nasıl yeni kaynak yaratılacağının ortaya konması büyük önem taşıyor. AKP yönetimi tutarlı bir program ortaya koyarak ekonomiye hakim olduğunu göstermek yerine siyasi tercihlerle ekonomik karar almaya öncelik verirse kısa sürede IMF ile de anlaşmazlığa düşebilir ve kendini yiyen hükümet modelinin yeni bir örneğini sergileyebilir.

Tıpkı Türkiye’deki AKP gibi, yoksullukla savaşacağını vaat ederek Brezilyalıların oyunu alan ve Başkanlık seçimini kazanan Lula da Silva, yoksullukla savaş vaadini yerine getirmek için savunma harcamalarından kısıntı yapmaya karar verdi. İlk olarak 12 adet savaş uçağı alımını durduran yeni yönetim, savunma harcamalarından toplam 750 milyon dolarlık bir tasarruf sağlayarak bu kaynakları öncelikli yoksullukla savaş projelerinde kullanmayı kararlaştırdı. Bu projeler arasında açlık sınırındaki yoksullara gıda yardımı ve yoksulların eğitimiyle ilgili projeler de yer alıyor.
Lula yönetiminin bu kararı, bir yandan yoksullukla savaş vaadini tutmaya kararlı görünen Brezilya yönetiminin diğer yandan bu uygulamayı mali disiplini zarara uğratmadan gerçekleştirmeye de kararlı olduğunun bir göstergesi.