‘Davos Fatihi’ ve tarihin çöp sepeti

Bazen bir an gelir, yıllardır büyük bir ciddiyetle yaptığınız iş, sürdürdüğünüz çaba, içinde bulunduğunuz ortam size fevkalade komik görünmeye başlar, “Burada ne yapmaya çalışıyorum ben” sorusunu sorarsınız kendinize.
Geçen akşam Davos’ta böyle oldu bana. Başbakan Erdoğan’ın katıldığı toplantıyı sonuna kadar izlemeyip, “tarihin çöp sepeti” ile ilgili başka bir toplantıya gittim ve Başbakan’ı “Davos Fatihi” haline getiren bir olayın yaşandığını o toplantı sırasında duydum. Birden o anda orada bulunmamın anlamını, daha doğrusu anlamsızlığını düşündüm.

‘Davos Fatihi’ ve tarihin çöp sepeti

Başbakan tarih yazarken
Başbakanımız, Davos’ta kendi üslubuyla “tarih yazıyor”, Türkiye için Davos 2009’u belleklere kazıyacak olay yaşanıyor ve ben gazeteci sıfatıyla Davos’ta bulunduğum halde o anda o salonda değilim.
Çünkü o toplantıda söylenenler fazla ilgimi çekmemiş, o toplantıyı izlemeyi bırakıp, hangi fikirlerin, kavramların, kurumların “tarihin çöplüğü”ne atılmaya aday olduğunun tartışıldığı başka bir toplantıya gitmişim. Aklımca dünyanın nereye gittiğini anlamama yardımcı olacak bir şeyler öğreneceğim ve bununla ilgili bir şeyler yazacağım. Bütün Türkiye, Başbakan’ın Davos serüvenini konuşacak, ben dünyanın geleceği üzerine ahkâm keseceğim. Şaka gibi, değil mi?

Davos’un kaderi
Katıldığım toplantı ilginçti aslında. “Tarihin çöplüğüne atılması” önerilen kurumlar arasında Dünya Ekonomik Forumu’nun da adı geçti örneğin. Ben o kadar ileri gitmiyorum ama Dünya Ekonomik Forumu’na katılmanın önemini ilk kez sorgulamaya başladım bu yıl.
Şirketleri ya da devletleri yöneten, dünyanın gidişatına yön verme iddiasındaki kişilerin bulunduğu ortamda bulunmak, onların görüşlerini dinlemek ne kadar önemliydi benim için? Kriz şaşkını haline gelmiş olan bu insanların bana yeni ufuklar açması mümkün müydü?
Bu yıl da burada olduğuma memnunum aslında. Davos’a gelip bu “çok önemli kişilerin” yaşanmakta olan krizi algılama ve yönlendirme kapasitesinin hayli sınırlı olduğunu görmek bile önemliydi kuşkusuz.
Bu yıl buraya gelmeseydim bu saptamayı yapamayacaktım. Evet, bu doğru ama galiba buraya kadar gelip bu insanları dinleyince, geleceğe ışık tutacak çözümlere de yaklaşmak istiyor insan. Bunu bulamayınca da benim yaşadığım gibi bir düş kırıklığı yaşayabiliyor. Davos çöplüğe gitmesin ama Dünya Ekonomik Forumu’nun da taze kana ihtiyacı var bence.

Rusya mı, Çin mi, ABD mi?‘Davos Fatihi’ ve tarihin çöp sepeti
ABD’nin yeni yönetimi Davos’ta boy göstermezken Çin Başbakanı Wen Jiabao ile Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in yaptığı konuşmalar hayli yankı yaptı, Wall Street Journal, Financial Times, Herald Tribune gibi gazeteler onların konuşmalarını manşete çekti. Her iki başbakan da halen yaşanmakta olan krizin sorumluluğunu ABD’ye, ABD’nin tüketim modeline ve küresel finans sistemindeki çarpık yapıya bağladı, ABD dolarının küresel sistemin hâkim rezerv parası olarak kalmasının sakıncalarını vurguladı.

Rus balonu patladı
Her iki başbakan da bir yandan ABD’yi eleştirirken diğer yandan kendi ülkelerinin krizin yarattığı sorunları aşma kapasitesine sahip olduğunu söyledi. Ancak bu konuda fazla inandırıcı olduklarını söylemek zordu, çünkü ABD’nin tetiklediği krizin Çin’in ve Rusya’nın ekonomik durumunu ciddi biçimde sarstığı ortadaydı.
2008 başında 600 milyar dolara varan dev bir döviz rezervinin üzerinde oturan Rusya’nın ekonomideki “başarısı”, petrol ve gaz fiyatlarındaki artışa endeksliydi. Rusya’nın doğal kaynak zenginliği, maceraperest Batı bankalarının Rusya bankalarına ve şirketlerine 1.5 trilyon dolara yaklaşan muazzam krediler açmasına yol açmış, bu da ülkede yapay bir zenginlik havası yaratmıştı. Petrol fiyatı yere çakılırken Batı’da kredi krizinin başlaması Rusya’daki yalancı baharı sona erdirdi. Rusya rezervlerinin 200 milyar dolarını kullanmasına rağmen parasının hızla değer kaybetmesini önleyemedi. Rus borsası % 70 dolayında değer yitirdi, sanayi üretiminde % 10’a yaklaşan düşüşler yaşanıyor, işsiz sayısı ekimden bu yana % 20 arttı. Rusya’nın 2009’da resesyona girmesi bile mümkün.

Çin de tökezliyor
Çin’in Rusya ile karşılaştırılamayacak bir ekonomik atılım yaşadığı ve dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi haline geldiği bir gerçek. Atılımını sürdürebildiği takdirde 20 - 30 yıl içinde en büyük ekonomi haline gelmesi de mümkün görünüyor. Ancak ABD’nin tetiklediği krizin şu an Çin ekonomisini ciddi biçimde sarsmaya başladığı da gerçek. ABD Çin’in en önemli pazarı olduğu için ABD’deki resesyon Çin’in ihracatını düşürdü, buna bağlı olarak Çin ekonomisinin büyüme hızı da hızla düşmeye başladı. 2007’de % 13 büyüdükten sonra 2008’de % 9 büyüyen Çin ekonomisinin büyüme hızı geçen yılın son çeyreğinde % 6.8’e düştü.
Ancak bu yıl Davos’un gözdesi olan Nouriel Roubini 2008’in son çeyreğinde 2007’nin son çeyreğine göre % 6.8 büyümüş görünen Çin ekonomisinin, 2008’in ikinci çeyreğine göre küçüldüğünü ve bu küçülmenin 2009’un ilk çeyreğinde de devam edeceğini iddia ediyor. Roubini’ye göre Çin ekonomisinin 2009’da, Başbakan Wen Jiabao’nun iddia ettiği gibi % 8 büyümesi olanaksız, “Bırakın % 8 büyümeyi, gerçek rakamlar açıklansa Çin ekonomisinin 2009’da küçüldüğünü bile görebiliriz”, diyor.

Anahtar Amerika’da
Öte yandan ABD dolarının şimdilik krizden yararlandığını, güven kaybı nedeniyle ürken sermayenin Rusya ve Çin gibi ‘Yükselen Pazar’ ülkelerinden kaçıp ABD’ye yöneldiğini görüyoruz.
Bütün bunlar, küresel ekonomideki ve finans sistemindeki dengesizliklerin baş kaynağı olan ABD’nin, pazarının ve finans kesiminin büyüklüğü nedeniyle, Çin’in ve Rusya’nın ekonomik durumunu da belirleyecek konumda olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ABD’yi eleştiren Çin ve Rusya’nın da Obama yönetiminin ABD ekonomisini ayağa kaldırmak için atacağı adımları dikkatle izlemesi gerekiyor.

Yükselen Pazarlara kredi ambargosu
DAVOS

Türkiye gibi ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerini dış krediden yoksun bırakacak olan “finansal korumacılık” tehdidi Davos’ta günün konusu haline geldi. Önceki gün Davos’ta bir basın toplantısı düzenleyen İngiltere Başbakanı Gordon Brown da bu tehlikeye dikkat çekerek, YP ülkelerine dış kredi akışının artırılmaması halinde bu ülkelerde büyük bir ekonomik çöküntü yaşanacağını, bunun da küresel ekonomideki krizi ağırlaştıracağını vurguladı.
29 Ocak tarihli yazımda aktarmış olduğum IIF (Uluslararası Finans Enstitüsü) tahminlerinin, 2009 yılında YP ülkelerine akacak olan özel dış kaynaklarda büyük bir düşüşe işaret ettiğini belirten Brown, bu eğilimin küreselleşme sürecini de baltalayacağını ileri sürdü.

Umutlar G-20’de
Gordon Brown bu konunun nisan ayı başında Londra’da yapılacak olan G-20 toplantısında en önemli gündem maddelerinden birini oluşturacağını kaydederek YP ülkelerine kredi desteği sağlamak için iki ayaklı bir önlem paketi önerdi. YP ülkelerinden hızla çekilmekte olan ticari bankaların bu ülkelere kredi akışını yeniden artırmalarını isteyen İngiltere Başbakanı, bunun yanı sıra IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların YP ülkelerine sağladığı kredi desteğinin de artırılması gerektiğini belirtti.
Gordon Brown’un küresel ekonomiyi sarsacak bir tehdit olarak gördüğü finansal korumacılık, ABD ve Avrupa’daki banka krizinin bir sonucu. ABD ve Avrupa’da batma noktasına gelen bankaların devlet desteğiyle, yani halktan toplanmış vergilerle ayakta tutulması ve banka sisteminin kısmen de olsa millileştirilmesi, bankaların öncelikle kendi ülkelerinde kredi açmaya yönelmelerinde etkili oldu.
Ayrıca banka sistemine yönelik güvenin sarsılması da bankaları daha fazla likidite tutmaya zorladı. Bu ortamda bankalar ülke dışı kredilerini hızla azaltmaya başladı.
Davos’ta bulunan TC Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, yalnızca ABD bankalarının elinde biriken likiditenin 1 trilyon doları aştığını, sistemdeki güven bunalımı aşılamadığı için bu paranın sisteme dönmediğini söyledi.

Tahvilde de umut az
Bu süreç, likidite bolluğu döneminde iyi koşullarla bol miktarda kredi bulmaya alışmış olan YP ülkeleri bankalarının ve firmalarının kredi bulmasını büyük ölçüde zorlaştırırken, YP ülkelerinin uluslararası tahvil piyasalarından borçlanması da zorlaşabilecek.
ABD’de Obama yönetiminin uygulamaya koyacağı 819 milyar dolarlık ekonomiyi canlandırma paketinin finansmanı için büyük ölçüde borçlanmaya gidecek olması, ayrıca Avrupa ülkelerinin borçlanma ihtiyacının artması küresel tahvil piyasasında da bir “kalabalıklaşmaya” yol açacak ve YP ülkelerinin pastadan pay alması zorlaşacak.
Bu bizi de çok yakından ilgilendiren bir tehlike. Umarız Gordon Brown’un gönderdiği alarm sinyalleri etkili olur ve Türkiye gibi YP ülkelerini dış kaynaktan büyük ölçüde yoksun bırakarak ciddi sıkıntıya sokacak olan finansal korumacılık eğilimi tersine çevrilebilir.