Dornbusch mu haklı, Demirel mi?

Dornbusch mu haklı, Demirel mi?


Radikal gazetesindeki yazılarını ilgiyle izlediğim Mahfi Eğilmez'in geçen hafta yayımlanan "Aşağılık Kompleksi" başlıklı yazısını okuyup geçemedim. Özellikle Mahfi Eğilmez gibi birçok konuda görüşlerini paylaştığım bir dostumun böyle bir yazı yazmış olması hayli düşündürdü beni ve sonunda bu konuyu yazılı olarak tartışmanın yararlı olabileceği kanısına vararak bu yazıyı yazdım.
Mahfi Eğilmez, 12 Haziran tarihli Radikal'de yayımlanan yazısında Türkiye hakkında yalan yanlış değerlendirmeler yapan yabancı uzmanların görüşlerine bizim fazla değer vermemizi eleştiriyor, bu tür değerlendirmelere örnek olarak da, Amerika'nın önde gelen ekonomistlerinden sayılan Rudiger Dornbusch'un CNBC - e Türkiye forumuna uydu aracılığıyla katılarak yaptığı konuşmayı gösteriyordu. Eğilmez'e göre Dornbusch tam anlamıyla saçmalamıştı o konuşmasında ve bu konuşmayı ciddiye almak için "aşağılık kompleksine" sahip olmak gerekiyordu.

Dornbusch'un saptaması
Önce şunu belirteyim ki, yabancı kuruluşların "uzman" sayarak ciddiye aldığı kişilerin Türkiye ile ilgili olarak yazdıkları raporların, yaptıkları değerlendirmelerin birçoğunu ben de yüzeysel ve saçma sapan buluyorum. Prof. Dornbusch'un Türkiye'deki son krizle ilgili olarak daha önce yazmış olduğu yazıyı da pek beğenmemiştim. Ancak Sayın Eğilmez'in sözünü ettiği konuşmasını baştan sona izledim, hiç de saçma sapan bulmadım. Özellikle "Türkiye'nin yalnızca IMF'nin dediklerini yapmakla sorunlarını aşmasının mümkün olmadığı ve ekonomisini bütünüyle yeniden yaratması gerektiği" yolundaki saptaması bence doğru ve önemli bir saptamaydı.
Mahfi Eğilmez dostum Dornbusch'un bu saptamasını da saçma ve önemsiz buldu mu bilmiyorum ama şöyle bir kuşkuyu da taşıyorum doğrusu. Türkiye'nin son on yılı göz göre göre kaybettiği ve küresel ekonomiye ayak uyduramadığı için bugün bu sıkıntıları yaşadığı, IMF'nin talimatıyla kanun çıkarma ayıbına katlandığı ortadayken biz bu gerçeği kabul etmekte biraz zorlanıyoruz galiba. "Biz özellikle son on yılda hemen her şeyi yanlış yaptık ve bu yüzden bu durumlara düştük" demeyi içimize sindiremiyoruz. Bu on yıl içinde sorumluluk noktalarında bulunmuş olanlara bu daha da zor geliyor belki de.

Demirel tavrı
Bu tavrın en güzel örneğini Süleyman Demirel sergiliyor. 1991 yılında erken seçime gidilirken, Türkiye ekonomisinin kapsamlı bir yapı değişikliği geçirmesinin gerekli olduğu kendi partisinin programında bile saptanmışken, seçim sonrasında yeniden başbakan olduğunda yapısal reformlara yönelmek yerine Demirel popülizmini hortlatan Sayın Demirel, şimdi "Bugün yaşananlar son on yıldaki kötü yönetimin sonucu" denince tepki gösteriyor. Sayın Demirel'e bakarsanız, kendisinin önce başbakan sonra cumhurbaşkanı olarak damgasını taşıyan bu on yılda her şey doğru yapılmış ama bugünkü hükümet yanlış yaptığı için ülke sıkıntıya düşmüş. Sayın Demirel'e göre çare de basit: erken seçim. (Star gazetesi. 13. 6. 2001)
Ben Eğilmez dostumun ve başkalarının, yabancıların her dediğini baş tacı eden tavra karşı gösterdiği tepkiyi anlıyorum. Ancak bizim hiçbir komplekse kapılmadan son on yılı heba ettiğimizi ve ekonomik yapımızı baştan sona değiştirmemiz gerektiğini de kabul etmemiz gerekiyor. Bunu bize Dornbusch gibi bir yabancı uzman söylerse ona kızmanın da bir anlamı yok bence.
Söz yabancılara gösterilen tepkiye gelmişken gene hiçbir komplekse kapılmadan açıkça tartışmamız gereken bir nokta da şu galiba: Türkiye bugünkü çıkmaza yabancılar yüzünden mi geldi, kimilerinin iddia ettiği gibi bizi "tefeci IMF" mi zorla krize sürükledi? Yoksa biz kendi ufuksuzluğumuz ve yönetimsizliğimiz nedeniyle mi bu durumlara düştük?

Suç yabancılarda mı?
Türkiye ekonomisinin yalnızca 1985 - 94 döneminde IMF desteğine muhtaç olmadan ayakta durduğunu Mahfi Eğilmez dostum daha önce yazmıştı. Evet Türkiye, 1980'lerin başında dünya ekonomisiyle uyum yolunda attığı adımlar sayesinde IMF'den bağımsız yaşama fırsatını elde etmişti ama sonra bu uyum süreci sürdürülemedi. 1989'da rahmetli Özal'la başlayan popülizme dönüş eğilimi ve ikinci kuşak reformların savsaklanması, ekonomiyi geliştirecek hukuksal ve kurumsal yapının ihmal edilmesi Türkiye'yi dünyadan kopardı ve sonunda 1994 kriziyle yeniden IMF'ye muhtaç hale getirdi. Bu sürecin sorumlularını herhalde dışarıda değil, içeride aramamız gerekiyor.
Suçu yabancılara atmanın ve özellikle IMF'ye sövmenin fevkalade moda olduğu bir ortamda bunları yazmam herhalde çoğu kimsenin hoşuna gitmeyecek ama birileri de modaya karşı çıkabilmeli bu dünyada.

İngiltere'de yayımlanan The Economist dergisi son sayısında "Eşitsizlik önemli mi?", sorusunu kapak konusu yapmış. The Economist'in konuyla ilgili araştırması gerçekten de çarpıcı sonuçlar koyuyor karşımıza. Buna göre:
• 1997 yılında 5.2 milyon olan dünyadaki dolar milyonerlerinin sayısı bugün 7.2 milyona ulaşmış durumda. Dünya nüfusunun binde 1.2'sini oluşturan bu 7.2 milyon kişi dünyadaki toplam servetin üçte birini kontrol ediyor.
• Dolar milyonerlerinin serveti 1986'dan bu yana geçen 14 yılda dörde katlanarak 27 trilyon dolara erişmiş.
• Son 14 yılda en yüksek oranlı servet artışı Asya'da yaşanmış ve Asya'daki dolar milyonerlerinin serveti % 600 artmış. Buna karşılık Avrupa'daki dolar milyonerlerinin serveti % 440, Amerika'dakilerinki % 313, Afrika'dakilerinki % % 166 artmış.
• Dünyadaki toplam servetin bölgelere göre dağılımında ise Kuzey Amerika % 32.7 ile başı çekiyor ve onu % 26.8 ile Avrupa, % 18.2 ile Asya, % 12.3 ile Latin Amerika, % 4.8 ile Ortadoğu ve % 1.9 ile Afrika izliyor.
• Son verilere göre dünyadaki dolar milyarderlerinin sayısı ise 400'e yükselmiş.
The Economist'in konuyla ilgili değerlendirmesinde iki önemli saptama yapılıyor. Birincisi, son on yılda dünyadaki servetlerin ve eşitsizliğin, benzeri tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ölçüde artmış olduğu belirtiliyor. İkincisi, eşitsizliğe karşı tepkilerin, ekonomik büyümenin, servetlerin ve eşitsizliğin hızla arttığı dönemlerde değil, tam tersine ekonomideki büyümenin durduğu dönemlerde arttığı vurgulanıyor. Ekonomi hızlı büyürken herkese bundan pay düştüğü için eşitsizlikteki artışa fazla tepki duyulmuyor ama büyüme durunca tepkiler de artıyor. Türkiye'deki durum da The Economist'in bu saptamasını doğruluyor galiba.