Dünya ekonomisinde en büyük risk ABD’de

Dünya ekonomisinde en büyük risk ABD’de


Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun dünya ekonomisindeki olası gelişmeler konusunda geçen yıla göre daha iyimser olduğu anlaşılıyor. Geçen cuma açıklanan Dünya Ekonomisinin Görünümü raporunda IMF, satın alma gücü paritesiyle yapılan hesaplamaya göre, bu yıl % 2.8 büyüyerek 49 trilyon dolarlık bir büyüklüğe erişmesi beklenen dünya ekonomisinin gelecek yıl % 4 büyüyerek 2003 sonunda 52 trilyon dolarlık bir büyüklüğe erişeceğini tahmin ediyor.
Tablo genelde olumlu ama IMF Başekonomisti ve Araştırma Bölümü Direktörü Kenneth Rogoff’a göre bu olumlu tablo içinde dört risk unsuru dikkat çekiyor. Bunlar: (1) ABD’nin devasa boyutta cari işlemler açığı vermeye devam etmesi; (2) ABD’de şirketlerin ve hane halkının borçluluk oranının çok yükselmiş olması; (3) Japonya’nın durumundaki belirsizlik ve (4) Terör eylemleri gibi ekonomi dışındaki gelişmelerden yansıyacak ve petrol fiyatlarını etkileyebilecek gelişmeler.
Görüldüğü gibi risklerin ikisi doğrudan ABD ekonomisiyle ilgili. IMF Başekonomisti Rogoff’a göre ABD’nin cari işlem açığı orta vadede mutlaka sorun yaratacak ve döviz kuru paritelerinde keskin bir düzeltmeye yol açabilecek, yani "güçlü dolar" devri doların keskin düşüşüyle sona erebilecek. Şirketlerin ve hane halkının borçluluğu ise, özellikle hisse fiyatlarında yeni bir düşüş de yaşanırsa, ABD ekonomisindeki olumlu gelişmeyi sınırlayabilecek.

Enver Hoca yönetiminde "dünyanın en dışa kapalı ülkesi" olarak bilinen Arnavutluk’ta, 1970’lerin sonlarında geçiyor olay. Bir dağ köyüne atanan biyoloji öğretmeni Andre’den okula adımını atar atmaz, "sloganını seçmesi" isteniyor. Önüne iki seçenek konuyor: Ya "Amerikan Emperyalizmi Sadece Kağıttan Bir Kaplandır" sloganını seçecek ya da "Zafer Devrimci Ruhun Olacak" sloganını. Andre, içinde "ruh" sözcüğü geçtiği için ikinci sloganı seçiyor, çok daha uzun olan "Amerikan Emperyalizmi Sadece Kağıttan Bir Kaplandır" sloganı ise, olan biteni hüzünlü bakışlarla izlemekte olan Fransızca öğretmeni Diana’ya kalıyor. Her iki öğretmenin birinci görevi, seçmiş olduğu sloganı, köyün yakınındaki bir yamaca, öğrencilerine taş dizdirerek yazdırmak. Slogan uzadıkça bu zahmetli görevi yerine getirmek de zorlaşıyor.
Köy, okul, öğrenciler sefalet içinde; Parti’nin yerel yetkilileriyle köylüler arasında geçen konuşmalardan, tarımsal üretimin her yıl düştüğünü ve buna çare bulunamadığını öğreniyoruz. Ancak bütün bunlar Parti yetkililerinin pek umurunda değil; onlar bütün dikkatlerini ve enerjilerini Parti’nin görüşünü yansıtan sloganların seçilmesi ve dağlara - bayırlara yazılması için harcıyorlar.

Slogan çıkmazı
İstanbul 21. Uluslararası Film Festivali’nde izlediğim "Sloganlar" filminde geçen bu sahnelerin gerçek hayattaki olayları yansıttığı belirtiliyor. Kafasını sloganlara takmış olan Enver Hoca yönetiminin, Arnavutluk’u nasıl dünyanın en yoksul ülkelerinden biri haline getirdiğini de daha iyi anlayabiliyorsunuz, festivaldeki ilginç filmlerden biri olan bu Arnavutluk filmini izlerken.
Bana göre sinemanın büyüsü, bir filmi izlerken aldığım keyfin, görsel ve duygusal doyumun yanı sıra, bazı filmlerin ya da sahnelerin düşünce ufkuma yeni pencereler açmasıyla da ilgili. "Sloganlar"ı izlerken de öyle oldu. Önce sloganlara takılma hastalığının nelere yol açabildiğini düşündüm. Çoğumuz zaman zaman kapılmışızdır sloganlara. Sloganların peşinden sürüklenirken gerçekleri göz ardı etmenin ne kadar kolay olduğunu çoğu kez sonradan fark ederiz ama o zamana kadar iş işten geçmiş, ağır bir bedel ödenmiştir bile. Türkiye’de de özellikle solun yakın geçmişi, içi boş sloganların peşinde beyhude sürüklenmelerle, düş kırıklıklarıyla, gürültülü hezimetlerle dolu değil mi? Solun bugünkü dramı, hayatı ve üretimi unutup birtakım sloganlara takılmış olmasından kaynaklanmıyor mu?

"Kaplan" mı, "ejderha" mı
Emperyalizmin ve bu arada özellikle Amerikan emperyalizminin "kağıttan bir kaplan" olduğu iddiası da, solun yıllardan beri sloganlaştırıp tekrarladığı söylemin ayrılmaz bir parçası. Bu söyleme göre Amerika, aslında "kağıttan bir kaplan"; "devrimci güçler" pek yakında bu kaplanı yırtıp parçalayacak ve "tarihin çöp sepeti"ne atacak.
Tarih ise sanki onlara inat, farklı bir yön alıyor. Bu slogan ilk ortaya çıktığında dünyanın iki süper gücünden biri olan ABD, şimdi rakipsiz hegemon olarak kalmanın verdiği cesaret ve hoyratlıkla dünyaya hükmetme hevesinde. Dünyanın tartışmasız en güçlü ekonomisine sahip olan ABD, rakipsiz askeri gücüyle, teknoloji harikası silah sistemleriyle, mucize uçaklarıyla, yüzer adaları andıran uçak gemileriyle hiç de "kağıttan bir kaplan"a benzemiyor, çok daha ürkütücü bir 21. yüzyıl ejderhasını andırıyor. Bu "ejderha"nın kimi "düşman" sayıp "yok edilecekler" listesine alacağı merak konusu şu sıralarda.

ABD’nin gerçek gücü
ABD’nin bu ürkütücü görüntüsü, bu kez farklı sloganlara malzeme sağlayacak bir anlayışı gündeme getirdi. ABD’yi "her şeye vakıf ve muktedir güç" olarak gören komplo senaryocularına göre dünyanın ve tabii Türkiye’nin kaderi ABD’nin iki dudağı arasında belirleniyor.
11 Eylül’ü neredeyse "Amerikan tezgahı" olarak gören bu anlayış da sakat görünüyor bana. ABD’nin bugün sergilediği güçlü görüntünün, aslında giderek açığa çıkmakta olan bir zaafiyeti örtmeye mi yaradığını sormak gereğini duyuyorum. Küresel bir meşruiyete sahip olmadan küresel düzeni tek başına yönlendirmeye kalkışan ABD’nin, bu "meşruiyet açığı"nı güç kullanarak kapatmaya çalışması, onu baskıcı bir hegemon durumuna düşürüyor sanki.
ABD’nin 11 Eylül’de yediği darbe bir yana, Dışişleri Bakanı Powell’ın Ortadoğu’daki başarısızlığı, Venezüella’daki komik darbeye erkenden sahip çıkma gafleti gibi son haftalarda yaşanan kimi gelişmeler de ABD yönetiminin sığlığını ve zaafiyetini ortaya koyuyor.
Yoksa Amerika sahiden de "kağıttan bir kaplan" mı acaba?

First Class" (Birinci Sınıf) temasını kullanarak iddialı bir reklam kampanyası başlatan Finansbank şubelerine beklenmedik bir ziyaretçi uğrayabiliyor son haftalarda. Herhangi bir şubeye girdiğinde farklı havasıyla hemen dikkatleri üzerine çeken bu kişi, yaratıcı reklam kampanyalarıyla adından çok söz ettiren Ali Taran’dan başkası değil. "First Class" kampanyısının da yaratıcısı olan Ali Taran’ın Finansbank şubelerini bizzat teftiş ederek gerçekten "first class" bir imaj verip vermediklerini yerinde saptadığı ve gerekli uyarıları yaptığı anlatılıyor. Bu ilginç uygulamanın da gösterdiği gibi hiçbir işte "first class" olmak kolay değil, ilk bakışta hemen göze çarpmayan ölçüde bir çaba, bir yoğunlaşma gerekiyor "first class" olabilmek için. Finansbank bakalım nasıl bir teftiş verecek?

Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn, İsrail işgalinin Filistin’in milli gelirinin % 53’ünü yok ederek Filistin’e sağlanması gereken yardımı daha da acil hale getirdiğini söyledi. International Herald Tribune gazetesine bir demeç veren Wolfensohn, İsrail işgalinin yarattığı fiziki zararın 600 milyon doları bulabileceğini, Filistin’in 4.5 milyar dolarlık GSMH’sinin ise işgal sonucunda 2.1 milyar dolara düşeceğini açıkladı. Filistin ekonomisini ayakta tutmak için 1.7 milyar dolarlık bir yardım paketine ihtiyaç olduğunu belirten Wolfensohn, bunun 750 milyon dolarlık bölümü için henüz kaynak bulunamadığını hatırlattı.