Dünya türbulansta, Türkiye dalgasında

Dünya türbulansta, Türkiye dalgasında

Osman ULAGAY

Dünya ekonomisi OPEC krizinden bu yana karşılaştığı en ciddi tehditle sarsılırken Türkiye bu olayı hiç de ciddiye almış görünmüyor.

Ünlü fon yöneticisi George Soros'un da vurguladığı gibi, küreselleşmenin damgasını vurduğu günümüzün dünyasında en geçerli ilke "yanılabilirlik" ilkesi. Yaşanmakta olan büyük değişim sürecinde, kendini bilmez palavracılar dışında, hiç kimsenin yaptığı değerlendirmelere ve tahminlere güvenme lüksü yok. Bu nedenle kimilerinin hiç önemsemediği bir gelişimi başkalarının çok önemli sayması ve ona göre öngörülerde, uyarılarda bulunması olası.
Benim algılayabildiğim kadarıyla, Temmuz ayında Tayland'da başlayan krizin bugün kazandığı nitelik, dünya ekonomisini bütünüyle ve derinden etkileyecek boyutlarda.

Deflasyon tehdidi

Bana öyle geliyor ki dünya ekonomisi, 1973'deki OPEC krizinden bu yana benzeri yaşanmamış bir tehditle karşı karşıya. Dünya ekonomisini bütünüyle etkileyecek bir deflasyon tehlikesi giderek ciddi bir olasılık haline gelirken Asya'da yaşanmakta olan depremin yeni boyutlar kazanarak Asya sınırlarını aşan çok daha geniş bir alana yayılması, bu arada ABD borsasıyla başlıca Avrupa borsalarında ciddi düzeltmelere yol açması da olası görünüyor.
Aslında dünya ekonomisini bir uçak filosuna benzetirsek, filonun önünde giden uçaklar radarda görülmeyen türbulans ortamına daldılar ve çok ciddi biçimde sarsılmaya başladılar. Bu uçaklar hızla irtifa kaybederken yere çakılmamaya çalışıyorlar ama henüz istikrarlı bir irtifa tutturabilmiş değiller. Arkadan gelen uçakların türbulans ortamından sıyrılma şansları var ama bunu sağlamak için pilotların müthiş dikkatli davranmaları, tehlikeyi önceden görmeleri ve yolcuları biraz rahatsız etme pahasına da olsa, kontrollü olarak hızla irtifa değiştirmeyi göze almaları gerekiyor.

Bizim uçak ne alemde?

Türkiye ekonomisi de filodaki uçaklardan biri ama bu uçaktakilerin, öndeki uçakları sarsan türbulansı pek ciddiye aldıkları yok gibi. Uçaktakilerin çoğu kemerlerini bile bağlamamış, ayakta yarenlik ediyor; birinci sınıf kabininde borsa ve ihale tartışmaları yapılıyor, politikadaki ayak oyunları konuşuluyor. Öndeki uçaklarda yaşananların farkında olan birkaç kişi neredeyse panik halinde pilotlara erişmeye çalışıyor,"bari kemerlerinizi takın", diyerek yakınındakileri uyarıyor ama pek etkili olamıyor. "Canım biz de fırtınalar atlatmışız, ne türbülanslara girip çıkmışız", havası hakim uçaktakilere. Bizim uçağın türbülansa girenlerden uzakta olduğuna güvenerek, "nasıl olsa bizi etkilemez", diye düşünenler de var.
Bugünlerde ben kendimi, bizim uçaktaki telaşlı adamlardan birine benzetiyorum. Her gün dış basını ve erişebildiğim televizyon kanallarını izlerken heyecanım büyüyor; dünya ekonomisinde yaşanan büyük sarsıntının olası etkilerini düşündükçe kaygılarım artıyor. Eminim, dünyanın pek çok ülkesinde aynı heyecanla olayın gelişimini izleyen pek çok kişi var; ciddiye alınabilecek her ülkede ekonomi yönetimlerinin uykuları bu yüzden kaçıyor, ekonomiyle ilgili herkes "fırtına bize de vuracak mı" hesabını yapıyor. Bizde ise bundan eser yok; yetkili kişiler, Asya'dan kaçan 400 milyar doların nasıl Türkiye'ye geleceğini anlatıp, "IMF ile anlaşırsak vallahi billah enflasyon düşecek", diyerek milleti oyalıyor.

Türkiye uzayda mı?

Bu manzaraya bakıp "Türkiye uzayda mı acaba?", diye sormadan edemiyorum. Biz hangi önlemi aldık acaba bu ortamda? Yaklaşan tehlikeyi topluma anlatmak için ne yaptık?
Dünya ekonomisine yön verenler, ilk belirtisi fiyat çöküşü olan deflasyonu önlemek için çareler düşünürken biz üç haneli enflasyonla uçmaya nasıl devam edeceğiz?
Geçen hafta % 5 gerileyen New York borsasındaki düşüş önümüzdeki dönemde ciddi bir düzeltmeye dönüşürse bunun yaratacağı ek etkiler sonunda gelip bizi de vurmaz mı? Dünya çapında bir likidite krizi gündeme gelirse bu bizi hiç etkilemez mi?
İnanılmaz devalüasyon şokları yaşayan Asya ülkelerinin dünya pazarlarına yığacağı ucuz malların rekabeti bizi hiç mi ilgilendirmiyor?
Ben bunları sorarkan birden "yanılabilirlik" ilkesini hatırlıyorum yeniden ve belki de uzayda olan benim diye düşünüyorum.

Önceki günkü Hürriyet'te yer alan ilginç bir habere göre 12 ocakta Türkiye'ye gelmesi beklenen Uluslararası Para Fonu(IMF) heyetinin gelişini bir hafta ertelemesine, heyet üyelerinden birinin eşinin doğum yapmak üzere olması neden olmuş.
IMF ziyaretinin 19 ocağa ertelenmesinin asıl nedeni bu hamilelik sorunu mu yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama IMF ilişkilerimizde bir "hamilelik sorunu" var gibi geliyor bana. Bu Türkiye'nin yıllardan beri gerçekleştiremediği reformlarla ilgili bir hamilelik. 1991'den bu yana iktidara gelen her hükümet, "hiç merak etmeyin, enflasyonu düşürmek ve ekonomik istikrarı sağlamak için gerekli reformları yapacağız", diyerek göreve başlıyor ama sonra beklenen "doğum" bir türlü gerçekleşmiyor ve "hamilelik sorunu" sürüyor.
Yılmaz hükümetiyle IMF arasındaki ilişkilerde de sanırım bu sorun belirleyici oluyor. IMF de, olaya doğru gözlükle bakan herkes gibi, artık dillere pelesenk olan yapısal reformlar yapılmadan kamu borçlanma gereğinde anlamlı bir düşüş sağlanamayacağını ve enflasyonla mücadelede başarıya ulaşılamayacağını görüyor. Hükümetin bu konuda inandırıcı adımlar atmadan IMF'nin desteğini sağlaması ise kolay olmayacağa benziyor.

Eğilmez faktörü

Hükümetle IMF arasında bir türlü sonuca varamayan git - gelleri de bu çerçevede açıklamak mümkün. Bu ilişkileri çok yakından izleme durumundaki kaynaklardan edindiğim bilgilere göre IMF, Yılmaz hükümetinin ortaya koyduğu enflasyonla mücadele programını yeterli ve inandırıcı bulmadı. İlk kez bu köşede(16 kasım 1997) özetlenen ve daha sonra bazı gazetelerde tefrika edilen 3 yıllık programın esasında bir iyi niyetler manzumesi olduğu ancak kamu borçlanma gereğinde anlamlı düşüş sağlayacak somut önlemleri içeren ayrıntılı bir program gereğini ortadan kaldırmadığı Türk tarafına anlatıldı.
Kendisi dışında güvendiğim bir kaynaktan edindiğim bilgiye göre işte tam bu noktada "Eğilmez faktörü" devreye girdi. Hazine Müsteşarı olarak görüşmelere katılan Mahfi Eğilmez'in IMF'ye, "bizim politikacılar kendilerini bağlayacak bir programa imza atmadıkça bize destek vermeyin", uyarısını yapması IMF yönetimini olumlu etkiledi ve, "bu ekiple iş yapılır" izlenimi güçlendi. O günden bu yana sürdürülmekte olan ilişkiler, bu izlenime dayanılarak verilen talimatların uzantısı.
Ancak bu arada Eğilmez'in korktuğu başına geldi, politikacıların yan çizme eğilimi güç kazandı ve Eğilmez görevden ayrıldı. Şimdi Eğilmez'in IMF'yi etkileyen tavrıyla başlayan süreç sürüyor gibi görünüyor ama "hamilelik sorunu"nu çözme konusunda inandırıcı adımlar atılmadıkça bu süreçten olumlu bir "yavru" çıkar mı, bilmiyorum.

Osmanlı Bankası, kuruluşunun 135'inci yıldönümü vesilesiyle 135 yıllık arşivini gün ışığına çıkardı. Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı'nın Osmanlı Bankası tarihi projesi kapsamında Doç. Dr. Edhem Eldem'in titiz çalışmasıyla ortaya çıkartılan arşiv sergisinde ve sergi malzemesini içeren kitapta, bankanın kuruluş öyküsünden banknot tasarımına, ilk çeklerden hisse senetlerine uzanan müthiş bir tarih anlatılıyor. Sultan Abdülhamit gibi önemli şahsiyetlerin banka işlemlerini de yansıtan sergi, Galatasaray - Tünel arasındaki Osmanlı Bankası Tarih Araştırmaları Merkezi'nde 17 marta kadar açık kalacak.
Şimdi özel sektöre geçmiş olan Sümerbank'ın tarihi ise Marmara Üniversitesi araştırma görevlisi Murat Koraltürk'ün yazdığı "Türkiye Ekonomisinde Bir Öncü: Sümerbank" adlı kitapla gün ışığına çıkıyor. 1933 yılında Atatürk'ün talimatıyla kurulan ve bankacılığı ilk geliştiren toplumlardan olan Sümer uygarlığının adı verilen bankanın kuruluş gerekçesinden yakın geçmişine bütün bir dönem, resim ve belgelerle bu kitapta yer alıyor. Cumhuriyet tarihinde hem önemli bir rol oynamış, hem de bu tarihe birinci elden tanıklık etmiş olan Sümerbank'ın kitabı, bir tarihi belge niteliğinde.

Türkiye'nin yıllardır üzerinde en çok konuşulan konusu olan enflasyon hakkında genç işadamları ve işkadınları ne düşünüyorlar? Genç Yönetici ve İşadamları Derneği'nin (GYİAD) aylık dergisi Değişim'in son sayısında yayımlanacak bir araştırma, GYİAD üyelerinin % 95'inin enflasyonu "Türkiye'nin temel sorunu" olarak gördüğünü ortaya koyuyor. 84 GYİAD üyesinin yanıtladığı araştırmanın diğer sonuçları şöyle:
* Enflasyonu temel sorun olarak görenlerin %73'ü "gelir dağılımını bozduğu için", %45'i "dünya liginde ilerlememizi engellediği için" bu görüşte olduğunu belirtmiş.
* Enflasyonu, şirketi için bir temel sorun olarak görenlerin oranı %67. Bu yanıtı verenlerin %51'inin gerekçesi "şirket sermayesinin değerini enflasyona karşı korumanın zorluğu", %44'ünün ise "gerçek karı hesaplamanın zorluğu".
* Enflasyonu kendisi için temel sorun olarak görenler %82 oranında.
* Şirketi ya da kendisi için enflasyonu temel sorun olarak görmeyenlere hangi seviyeden sonra enflasyonu öncelikli sorun kabul edecekleri sorulduğunda %54'ü 'yıllık %100'ü geçtiği zaman' derken, %34'ü 'üç ayda %50 olduğunda' yanıtını veriyor.
* GYİAD üyelerinin enflasyonun yıl sonunda %50 olacağına inanmaları için hükümetin alması gereken önlemler arasında başı, %31 oranıyla vergi reformu çekiyor. İşadamlarının %22'si özelleştirmeye hız verilmesi ve bir takvim açıklanması üzerinde duruyor; %19'unun yanıtı ise "Hükümet, maaş artışları ve kamu ödemelerini kontrol edebileceğini bildirmeli".

Yazara EmailO.Ulagay@milliyet.com.tr