Ekonomimizde yerel seçim türbülansı

Amsterdam havaalanına inerken düşen THY uçağının düşüş nedeniyle ilgili olarak çok sayıda iddia ortaya atıldı. Bunların hangilerinin belirleyici olduğunu kazayla ilgili rapor açıklandığında öğreneceğiz ama bizim medyada en fazla üzerinde durulan olasılık, THY uçağının hemen önünden iniş yapan uçağın oluşturmuş olduğu türbülansın (“wake turbulence”) THY uçağının düşmesine yol açmış olduğu.
Türkiye ekonomisi de “küresel hava koşulları”nın yarattığı çok ciddi bir türbülansa girmiş durumda ve ne yazık ki pilot kabinindeki ekip bu türbülansın niteliğini pek kavrayabilmiş değil. Sarsıntıyla korkuyu birlikte yaşayan yolcuları sözde teskin etmek için kullandıkları yöntem de ters tepmiş durumda.
Önce “Bu fırtına bizi etkilemez” söylemiyle avutulan yolcular, türbülansa girildikten sonra tekrarlanan “Merak etmeyin kısa sürecek” açıklamasının da gerçeği yansıtmadığını fark etmenin tedirginliği içinde. Uçak türbülans içinde irtifa kaybederken düşme korkusu da artıyor.

Krizi algılama sorunu
Türkiye ekonomisi aslında buna benzer bir durumla karşı karşıya ama Türkiye’nin daha önceki krizlerini hatırlayanların, durumun vahametini tam olarak anlamasını önleyen bir algılama sorunu var çünkü bu kriz öncekilere benzemiyor.
Neydi bizim klasik kriz şablonumuz? Bir gün içinde çöken Türk Lirası, göklere tırmanan faizler, patlayan enflasyon, ekonominin aniden fren yapması, şok gelir kayıpları ve yoksullaşma. Bunun ardından da iç pazardaki daralmayı telafi eden kur destekli ihracatla ve IMF desteğiyle krizden çıkış senaryosuna alışığız biz.
Halen yaşanmakta olan krizin gelişimi bu standart şablona uymadığı için ekonomimizin krizde olmadığı masalına inanabiliyor kimileri. Oysa bir yandan sanayi üretimindeki, ihracattaki, yatırımlardaki çarpıcı düşüşler, diğer yandan işsizlikteki, geri dönmeyen kredilerdeki, protestolu senetlerdeki, kredi kartı açıklarındaki ürkütücü artışlar ciddi bir kriz tablosunun göstergeleri.

Bilançolar çıkınca
Geçen gün Türkiye’nin önde gelen kuruluşlarını da içeren pek çok şirketin bilançosunu izleme durumundaki uluslararası bir kuruluşun tepesindeki kişi, Türkiye ekonomisindeki kriz tablosunun ancak 2008’in son çeyreğinde bilançolara yansımaya başladığını, felaketin gerçek boyutlarının 2009’da ortaya çıkacağını söyledi.
Aslında ekonominin nereye gittiği ortada ama Sayın Başbakan bunu göz ardı edip ekonomiyi değil yerel seçimi düşünüyor. “Peki, hükümet hangi önlemi alabilirdi?” sorusunu soranlara verilecek cevap açık aslında.
Hükümet, yerel seçimde başarılı olmak için ülkedeki gerilimi tırmandırarak dış türbülansa iç türbülansı ekleyeceğine, 2009 yılı için gerçekçi hedefler saptayarak ekonominin tüm aktörlerine yön gösterecek adımlar atabilseydi ve IMF ile anlaşmayı seçim takvimine endekslemeseydi herhalde şimdi herkes biraz daha az kaygılı olabilirdi. Sayın Başbakan’a yakın birileri keşke ona bunu söylemeye cesaret edebilseydi.