Festivallerle zenginleşiyoruz

Festivallerle zenginleşiyoruz

Osman Ulagay


İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Türkiye'nin yalanla, dolanla, saçmalıklar ve ilkelliklerle dolu gündeminden bunalanlar için nefes alma ortamları yaratarak çok önemli bir işlevi yerine getiriyor. Zenginleşmeyi salt parayla ilgili bir kavram olarak algılamayanlar için bulunmaz zengileşme fırsatları yaratıyor.
Vakfın en önemli etkinliği olan İstanbul Uluslararası Müzik Festivali bu yıl 25. yıldönümünü görkemli bir programla kutlamaya hazırlanıyor. 15 haziran - 8 temmuz tarihleri arasında özellikle klasik müzik meraklılarını heyecanlandıracak konserler izleyeceğiz. Gidon Kremer ve Maxim Vengerov gibi şu anda çok gözde olan kemancıları, James Galway'i, Ravi Shankar'ı, Labeque kardeşleri; Wolfgang Sawallish, Ricardo Muti ve Leonard Slatkin gibi şefleri, Royal Concertgebouw, La Scala Filarmoni ve BBC Senfoni Orkestrasi gibi orkestraları İstanbul'da dinlemek müvizseverler için gerçek bir şölen olacak. Bu şöleni daha da zenginleşterecek olan oda müziği ve barok müzik topluluklarını, Türk sanatçılarını, geleneksel müzik konserlerini de hesaba kattığımızda bu üç haftanın müzikseverler için ne büyük bir nimet olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Sinemayla zenginleşme

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın bir diğer etkinliği olan 16. İstanbul Film Festivali'nde gördüğüm film sayısı onu geçti. Filmlerin dünyasında, farklı duygular, düşünceler, esintiler arasında dolaşırken yıllardır sinemaya gitmediklerini söyleyen siyasilerin, devlet adamlarının ya da diğerlerinin nelerden yoksun kaldıklarını düşündüm hep. Sinemaya ilgi duymayan insanların ufkunun neden sınırlı kaldığını bir kez daha anlar gibi oldum.
Festivalde gördüğüm bazı filmleri izlerken cebime bir kuruş girmedi ama her bakımdan zenginleştiğimi hissettim. Örneğin İtalyan kadın yönetmen Wilma Labate'nin "Benim Kuşağım" adlı çarpıcı filminin hala etkisi altındayım. Umarım sinemalarda gösterilir ve daha çok insan bu basit filmdeki olağanüstü duyarlığı paylaşabilir. Abel Ferrera'nın sinemalarda gösterilecek olan "Cenaze Töreni" kendi türünde bir başyapıt sayılabilir diye düşündüm. Gene sinemalarda gösterilecek olan "Devrim Çocukları" ve "Çarpışma" ile"Kafkas Mahkumu" ve "Guantanamera ", değişik ülkelerden başarılı sinema örnekleri.


Refah Partililerin yaygın olarak kullandıkları bir yöntem var: önce fanatik yandaşlarını ateşlemek ve onların gözünde kendilerine puan kazandırmak amacıyla zehir - zemberek nutuklar atıyorlar, demeçler veriyorlar; sonra bu sözlerin hesabı sorulunca kıvırtıp inkar yoluna sapıyorlar. Sözlerini belgeleyen görüntü ve ses kayıtları varsa bu kez, "canım şaka yapmıştık",deyip kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.
Önceleri sinirleniyordum bu tavra. Doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti savunma iddiasındaki Refah'lıların bu yönteme başvurmada gösterdikleri rahatlık, onların diğerlerinden daha da ikiyüzlü olduklarını ortaya koyuyor ve tepemi attırıyordu.
Geçen hafta yaşanan bir olay beni yeniden düşünmeye zorladı. Daha önce, "laiklere şeriat enjeksiyonu yapacaklarını", söylemiş olan eski Sincan Belediye Başkanı mahkemede çıkıp da "şaka yaptığını" söyleyince birden bir umuda kapıldım. Acaba Refah Partisi'nin ve yoldaşı Doğru Yol'un bütün söyledikleri, bütün yaptıkları aslında birer şaka mıydı?
Örneğin kaynak paketleri ve "denk bütçe" Erbakan Hoca'nın sevimli birer şakası mıydı? "IMF paketlere hayran kaldı", derken ya da "tatlı reçete"den söz ederken gene şaka mı yapıyordu Sayın Başbakan?
Yüz milyarlarca dolarlık yatırımlar, devlet borçlarının azalması, enflasyonun hızla düşmesi kulağa hoş gelen şakalar mıydı?
Susurluk Komisyonu raporu, Emniyet Genel Müdürlüğü baskını, DYP içinde dönen dolaplar hepsi birer şaka mıydı?
Darbe söylentileri ve Erbakan'la Çiller'in demokrasi savunuculuğu da şaka mıydı aslında.
Evet belki tümü şakaydı bunların ve bir gün hepimiz bunların şaka olduğunu anlayıp doya doya gülebilecektik.

Dünya Bankası'nın yeni yayınlamaya başladığı "World Development Indicators"(Dünya Gelişme Göstergeleri) raporunda Türkiye'nin "gelişen ülkeler dünyasının devleri" arasında gösterilmesi iyimserlik tacirlerini ve manşet avcılarını epeyce heyecanlandırdı. 1980 - 95 dönemini kapsayan rapordan, 1996 ortasında göreve başlayan bugünkü hükümetin başarısına sıçrama marifetini gösterenlere bile rastlandı.
Türkiye'de çok güçlü olan "saptırmacılar lobisi"ne karşı bizim de bir "saptırmacılar lobisi ile savaşma" grubumuz var basında. "Grup" deyince örgütlü grup falan sanılmasın bu grup, çoğu kez birbirinden habersiz olarak yalana, dolana, saptırmacaya tepki gösteren bir avuç insandan oluşuyor.
Bu grubun faal üyelerinden dostumuz Güngör Uras, Yeni Yüzyıl'daki köşesinde Türkiye'nin "gelişen devler" arasında gösterilme nedeninin, ekonomik performansındaki olağanüstü başarı değil, pazar büyüklüğü olduğunu belirtti. Arkadaşımız Nedim Şener de Dünya Bankası'nın söz konusu raporunu ele geçirdi ve birçok göstergeye göre Türkiye'nin hiç de övünülecek noktada olmadığını ortaya koydu. Bu kapsamlı raporun yatırımlar ve enflasyonla ilgili bölümlerine bakıldığında da Türkiye özellikle 1990 - 95 döneminde enflasyonun yükseldiği ve yurtiçi yatırımların yavaşladığı başarısız bir ülke olarak dikkati çekiyor. 1990 - 95 döneminde Türkiye'deki yatırım artış oranı % 2'ye düşerken Endonezya, Malezya, Arjantin ve Çin gibi ülkelerde bu oranın % 16'ya kadar tırmandığı görülüyor. Türkiye tırmanan enflasyonu ve giderek cüceleşen yatırımlarıyla 21. yüzyıl için hiç de parlak sinyaller vermiyor.



Bilgisayarlar küçüldü, yetmedi. Video kameraları onları izledi. Telefonlar önce mobil oldu, sonra onlar da küçülenler kervanına katıldı. Şimdiyse bildiğimiz tüm küçük ve akıllı aletler tek bir terminalde biraraya geliyor. Bu sistemin adı UMTS, ya da evrensel mobil telekomünikasyon hizmeti.
Halen geliştirilmekte olan ve ilk modellerinin 2003 yılında piyasaya çıkması beklenen UMTS sayesinde tek bir taşınabilir terminalden telefonda konuşacak, görüntü kaydedecek, İnternet'te gezecek, elektronik postanızı okuyacak ve telefon kabul edeceksiniz. Yeni sistemin en maharetli modellerinin 2005 yılında piyasada olacağı tahmin ediliyor.
Finlandiyalı Nokia'nın son ürünleri teknolojinin nasıl olup da bu noktaya geldiği konusunda bir fikir veriyor: Mart ayında piyasaya çıkan mobil telefon modeli Nokia 8110 ile İnternet'e bağlanılabiliyor. Geçen yılın modeli Nokia 9000 Communicator da mobil hatlar üzerinden veri alış - verişi sağlıyor.
İsveçli Ericsson ise mevcut sistemin hızlandırılmasıyla görüntü, veri vs. aktarımının mümkün olacağını savunuyor. Ancak UMTS üzerinde çalışan üreticiler, yeni sistemin bugünkü mobil telefonların 200 katı (saniyede 2 megabit) hıza ulaşabileceğini, görüntü ve yoğun veri aktarımı için bu hızın gerekli olduğunu söylüyor.

1995 yılında %8.5 oranında artan dünya ticaretinin artış hızı geçen yıl yarıya inerek %4 oranında gerçekleşti. Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) yaptığı açıklamaya göre bu yıl için beklenen artış hızı bu oranın biraz üzerinde.
DTÖ yetkilileri 1995 yılındaki büyüme hızının normalin üzerinde olduğunu, 1996 yılındaki %4 büyümenin de önceki yıla oranla düşük olmasına karşın dünya sanayi üretiminde aynı dönemde görülen %2.5 artışın üzerinde olduğunu belirtti.
Dünya ticareti artış hızındaki düşüş daha çok Asya kaplanlarının performanslarının 1996'da düşmesine bağlandı. 1990'lar boyunca dünyanın en dinamik ekonomilerine sahip olan Asya'nın ihracat hacmindeki artış 1995 - 96 yılları arasında %9.5'ten %2.5'e düştü. Altı Asya kaplanı Hong Kong, Malezya, Güney Kore, Singapur, Tayvan ve Tayland'ın önceki yıl %14.5 oranında artan ihracatı ise 1996'da ancak %3.5 oranında büyüme gösterebildi.
DTÖ ekonomistleri bu düşüşün nedenlerinden biri olarak Asya pazarının geçen yıl küçülen telekom ve büro malzemeleri pazarına bağımlı olmasını gösteriyor. Diğer bazı uzmanlar ise hızlı büyümenin sonsuza kadar sürmeyeceğini, Asya kaplanlarının yerini şimdi de Latin Amerika gibi yeni hızlı büyüyen bölgelerin aldığını savunuyor.