IMF ile anlaşmada gecikmenin bedeli

IMF ile anlaşmada gecikmenin bedeli


Uluslararası Para Fonu, ya da artık dilimize malolmuş kısaltmasıyla IMF’nin önerdiği yolun, Türkiye gibi ağır borçlu ülkeler için gerçek bir ‘çıkış yolu’ olup olmadığı Davos’taki son Dünya Ekonomik Forumu’nda da tartışıldı. IMF’ye yöneltilen eleştirilerin haklı yanları var ve sonuçta belki yararlı olacak bu tartışma ama şu ana kadar bu tartışmadan, IMF’nin önerdiği yola alternatif olabilecek tutarlı ve uygulanabilir bir önerinin çıktığını söylemek ne yazık ki olanaksız. Yani bugün için Türkiye gibi ağır borç yükü altındaki bir ülkeye, "Boşver IMF’yi, şu alternatif politikaları uygula, kısa sürede sorunlarını aşar, halkını ferahlatırsın" dememize olanak verecek, genel kabul görmüş, hazır bir reçete yok elimizde.
Bu koşullarda ancak bütün risklerini göze alarak kendi örneğini yaratma cesaretine sahip bir ülke bu yola girebilir. Bu cesaretin arkasında çok güçlü bir bilgi ve deneyim birikimi varsa belki farklı bir başarı öyküsü ortaya çıkar ve diğer ülkelere de örnek olabilir. Bu birikime sahip olmadan böyle bir denemeye kalkışan ülke ise ağır bir bedel öder ve sonunda daha da kötü koşullarda IMF ile anlaşmaya zorlanır.

Bütün bunları gözardı edip IMF’yi kovmaktan söz edenlerin neredeyse vatan haini ilan ettikleri Kemal Derviş’in özelliği, bu değerlendirmeyi yapabilecek bir deneyime ve birikime sahip olmasıydı. Türkiye’nin 2001 krizi sonrasında düştüğü çukurdan ancak IMF ile mutabık kalınan bir programı uygulayarak çıkabileceğini gören Derviş, 57. hükümet içindeki çatlak seslere karşı ciddi bir mücadele vererek bu programın uygulanmasını sağladı ve 11 Eylül sonrasında devreye giren ek kaynağın da katkısıyla, Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkmasında önemli rol oynadı. Eğer araya, biraz da Derviş’in önayak olduğu siyasi gelişmeler ve seçimler girmeseydi ve bu uygulama aksamadan devam edebilseydi bugün Türkiye belki de farklı bir noktada olacaktı. IMF 4. Gözden Geçirme’yi çoktan tamamlamış ve 1.6 milyar dolar kasamıza girmiş olacaktı. Dünya Bankası’nın gündemde olan kredileri de devreye girmeye başlayacak, belki de Türkiye’nin uluslararası rating notu yükselecek, özel dış kaynak girişi rahatlayacak ve faizler düşecekti.
Seçim döneminde mali disiplinin bir miktar gevşemesi 2002 için saptanan faiz dışı fazla hedefinden ciddi bir sapmayı kaçınılmaz hale getirmişti ve bunun IMF ile ilişkilerde sorun yaratacağı biliniyordu ama seçimden tek başına iktidar olarak çıkan AKP’nin bu sorunu aşacak bir çizgi izlemesi ve IMF ile ilişkileri kısa sürede rayına oturtması pekala mümkündü. Böylece daha fazla vakit yitirilmeden 4. Gözden Geçirme tamamlanabilir ve yukarda söz ettiğimiz olumlu gelişmeler zinciri yeniden kurulabilirdi.

AKP iktidarı ne yazık ki bunu yapamadı. Sanırım IMF ile ilişkileri devralan ekibin bu işte hiçbir deneyimi bulunmamasının ve IMF’nin temel yaklaşımına yabancı olmasının da büyük rolü oldu bunda. IMF ile mutabık kalınan programın sürmesi için gerekli olan, faiz dışı fazla hedefinin mutlaka tutturulması gibi öncelikler bir kenara bırakılıp, IMF’ye yepyeni koşulların kabul ettirileceği hayalleri öne çıkarıldı, "Bizim reçetemiz tatlı olacak" diye açıklamalar yapıldı.
Sonuçta çok değerli üç ayı daha kaybettik ve 4. Gözden Geçirme hâlâ tamamlanamadı, 1.6 milyar dolarlık kredi dilimi hâlâ alınamadı. Bu ortamda IMF cephesinden anlayanı kaygılandıracak uyarılar gelmeye başladı ve Türkiye olası bir Irak savaşının yol açabileceği ek riskleri nasıl karşılayacağını düşünürken IMF desteği de tartışmalı hale geldi.
IMF ile ilişkilerde, sonunda mecburen yapılacak olanı baştan yapmak ve mutabık kalınan programı zamanında uygulamak çok önemli. Bunu başardığınız taktirde belli bir pazarlık gücü elde edip farklı önerileri gündeme getirebilirsiniz belki. IMF ile anlaşmayı sürüncemede bırakıp vakit yitirmek ise seçeneklerin en kötüsü.