IMF ile İlişkilerde ‘fars’tan ciddiyete

Türkiye ile IMF (Uluslararası Para Fonu) arasında bin yılı aşkın süredir devam eden ilişkileri nasıl tanımlamak gerektiğini düşünürken önce “komedi” sözcüğü geldi aklıma. Daha sonra “vodvil” ya da “fars” da olabilir diye düşündüm. Sözcüklerin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılıklarına bakınca oynanmakta olan oyuna en uygun düşen sözcüğün “fars” olduğuna karar verdim. Fransızcadan alınan bu sözcüğün sözlükteki karşılığı şöyle: “İlkel, yalın güldürme öğelerinden yararlanan, bazen inanırlığın sınırlarını aşan, güldürmeyi amaç edinen oyun.” 
Türkiye ile IMF arasında oynanmakta olan oyunun amacı gerçekten insanları güldürmek mi, ya da bu oyunun sonunda birilerinin yüzü gerçekten gülecek mi, henüz belli değil ama oyunun bugüne kadar yaşanan bölümlerini izlerken sık sık gülmek ihtiyacını duyuyorum ben kendi hesabıma. Geçen perşembe günü, “IMF ile anlaşma oluyor” lafının yayılması üzerine yaşanan heyecanın İMKB’yi sıçratması da hayli güldürdü beni.

IMF coşkusunun nedeni?
Türkiye ile IMF arasında oynanmakta olan farsın ilginç özelliklerinden biri de birçok sahnenin büyük bir gizlilik perdesi arkasında cereyan etmesi ve olan bitenin net bir şekilde öğrenilememesi. Bu durumda izleyiciler kendi senaryolarını üretip oyunun gidişatı hakkında yorum yapmak zorunda kalıyor.
Geçen hafta oynanan son perdede de (tabii şimdilik son perde) gene böyle oldu. IMF Başkan Yardımcısı John Lipsky’nin Ankara’da hükümet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden sonra herhangi bir resmi açıklama yapılmadı ama “IMF ile anlaşma oluyor” haberi ortalığa yayılınca borsa zıpladı ya da zıplatıldı, faizler gevşedi. Türkiye’nin IMF ile en az 3 yıllık bir anlaşma yaparak 30 - 40 milyar dolar arasında bir destek alacağı söylenirken bu kez uçurulan balonda, 13 - 15 milyar dolarlık bir destekten ve 18 aylık bir anlaşmadan söz edilmesi bile yaratılan coşkuyu frenleyemedi.
Burada önemli olan nokta “IMF ile anlaşma” söylentisinin bile borsa ve mali piyasalarda ölçüsüz bir iyimserlik yaratması. Bunun nedeni ise, IMF’den sağlanacak parasal desteğin ötesinde, IMF ile yapılacak bir anlaşmanın yeni bir “güven çapası” oluşturacağına inanılması. Piyasalar, hükümetin tutarlı bir ekonomik program yapıp bunu uygulamaya kararlı olduğuna inanmak için IMF ile yapılacak anlaşmayı bir önkoşul olarak görüyor. Hükümetin son bir yıl içindeki performansı olayı bir farsa çevirerek bu güven eksikliğini yaratmış durumda.

Babacan ve Belka
IMF ile İlişkilerde ‘fars’tan ciddiyeteKendisi ile görüşmüş ya da özel bir duyum da almış değilim ama bana öyle geliyor ki Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, IMF ile ilişkileri bu şekilde götürmenin, olayı farsa dönüştürmenin iyi sonuç vermeyeceğinin farkında. IMF ile anlaşmanın önünü tıkayan temel nedenin, Türkiye’nin orta vadede sürdürülebilirliği olan bir programa angaje olmayı kabul etmemesinden kaynaklandığını da biliyor.
Lipsky, Ankara’daki görüşmeleriyle ilgili bir açıklama yapmazken IMF’nin Avrupa Bölümü Direktörü Marek Belka, aynı gün Washington’da yaptığı bir konuşmada açık konuştu, “Türkiye IMF ile bir program yapsa da yapmasa da, mali dengelerini sürdürülebilir bir çizgiye oturtmak için gerekli adımları atmak, gerekiyorsa harcamalarını kısmak zorunda”, dedi. Lipsky’de önceki gün TÜSİAD toplantısında yaptığı konuşmanın sonunda aynı noktanın altını çizdi.
Aynı toplantıda Ali Babacan’ın yaptığı konuşmayı dinlerken onun da, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk dönemdeki icraatının temel taşı olan mali disiplin ve öngörülebilirlik konusunu önemsemeye devam ettiğini hissettim. Eğer böyle ise Babacan’ın IMF ile ilişkileri, siyasi futbol topu olmaktan çıkartıp kendi mecrasına çekmesi ve sonuca giden yolu açması beklenebilir. Babacan’ın ikna gücünün bu oyunu sürdürmekten hoşlananları ikna etmeye yetip yetmeyeceğini ise kestiremiyorum.


Kredi notumuz neden yükselmiyor?
Türkiye, firmaların yanı sıra ülkelere de kredi değerliliği notu veren uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmesine göre bir türlü “kredi verilebilir ülke” konumuna gelemiyor. Biz bir kez bu kategoriye yükseltildik ama 1994 krizine sürüklenme sürecinde bu şansı kaybettik, bir daha da yeniden o sınıfa yükselemedik.
Halen de sürmekte olan küresel krizde, bizden çok daha üst sınıfta yer alan İrlanda gibi ülkelerde banka sistemi uçurumun kenarına geldi ve kurtarıldı ama İrlanda’nın notu hâlâ bizim üstümüzde, Türkiye ise bir türlü “kredi verilebilir ülke” statüsüne yükselemiyor.
Uluslararası “rating” kuruluşlarından Fitch’in Türkiye Genel Müdürü Ayşe Botan Berker’e sorulmuş bunun nedeni. Ayşe Hanım, Türkiye’de yaşanan siyasi çalkantılara ve somut olarak da 2007’de yaşanan “e-muhtıra” olayına değinerek ilginç bir cevap vermiş bu soruya: “Biz birkaç kere kendi aramızda tam Türkiye’nin not artırımını gündeme getirmeye kalktık, hep böyle bir olay oldu, komiteye pozitif görüş sunacakken vazgeçtik” demiş.

Notu düşüren ortam
Bu açıklamanın da ortaya koyduğu gibi bir ülkenin kredi notunun yükselmesi için ekonomik performansın başarılı olması, mali disiplinin korunması yetmiyor; o ülkede kalıcı bir siyasi istikrarın bulunması ve hükümetin icraat yapabilir konumda olması da gerekiyor.
Türkiye bu bakımdan güven vermeyen bir ülke çünkü ülkeyi 80 yıldır yönetmiş olan kadro ile şimdi kazandığı güçle onun yerini almak isteyen kadro arasında, yerine göre her yöntemin kullanıldığı bir mücadele yaşanıyor. Toplumsal mutabakattan giderek uzaklaşan, üstelik ekonomik performansı da bozulan bir ülkenin kredi notu sıralamasında sınıf atlayamamasına fazla şaşmamak gerekiyor.