Mutfağa değil sunulan yemeğe bakıyor dış dünya

Dünya gözü Bu tartışma önemsiz değil ama bugün gelinen noktada her şeyi bırakıp dünyadaki sarsıntının olası etkilerini konuşmamız lazım. Küresel ekonomideki riskler, ülke bazında ve şirket bazında yeniden fiyatlanacak bu süreçte. Kimsenin sarsıntı öncesindeki konumuna bakarak "Biz rahatız, bizi etkilemez" deme lüksü yok bu ortamda. Bu yılki uluslararası toplantısını 24 - 25 Nisan'da yapmaya hazırlanan Forum İstanbul'un önceki akşam düzenlediği toplantıda Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı ile Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz'ı dinledik. 1980'den bu yana ekonomi yönetiminin en üst kademelerinde görev yapmış birçok ismin katıldığı yemekli toplantıda ihracatçı - sanayicilerle Yılmaz ve Çanakçı arasında gelişen diyalogu izlerken biraz tuhaf hissettim kendimi. Dünya ekonomisinde yaşanmakta olan büyük sarsıntının olası etkileri unutulmuş, son yıllarda dinlemeye alıştığımız "faizleri düşürdün - düşürmedin" tartışması toplantıya damgasını vurmuştu. Türkiye'deki gelişmelerin dış dünyada ve uluslararası piyasalarda nasıl algılandığı, nasıl değerlendirildiği büyük önem taşıyor bu günlerde. Benim dış dünyadan edindiğim izlenim hiç de olumlu değil son zamanlarda. AKP hükümetinin ikinci iktidar dönemindeki tavrıyla, hem ekonomik reform programını sündürme konusunda, hem de siyasi niyetleri konusunda dış dünyada ciddi tereddütler yarattığı görülüyor. AKP'nin ortaya koyduğu mönü ve sunduğu yemeklerin kokusu, rengi, tadı pek beğenilmiyor. Aslında Türkiye'deki iş çevrelerinin bir bölümü de beğenmiyor bu yemeği. Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan bu tür eleştirilere karşı, "İşin mutfağından bakınca durum dışarıdan bakıldığı gibi değil, arı gibi çalışıyoruz, Türkiye'yi alarme edecek bir durum yok", demiş. (Sabah, 9 Şubat 2008) Sayın Bakan kendi açısından haklı olabilir ama çoğu kimse mutfaktaki aktiviteye değil kendisine sunulan yemeğin görünümüne, tadına ve kalitesine bakar. Beğenilmeyen mönü KÖTÜ HABER YAĞMURU İYİMSERLERİ ŞAMAR OĞLANINA ÇEVİRDİ Son bir hafta içinde birbirini izleyen olumsuz haberler ve yapılan karamsar açıklamalar, her şeye karşın iyimserlik balonları uçurmaya çalışanları şamar oğlanına çevirdi. Hafta boyu süren kötü haber trafiğine Tokyo'daki G-7 ülkeleri maliye bakanları ve merkez bankaları başkanları toplantısı sonrasında yapılan açıklamalar da eklendi. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya ve Kanada'nın finans yetkililerinin yaptığı açıklamada, ABD'den dünyaya yayılan krizin daha da kötüleşebileceği belirtilirken buna karşı ortak bir önlem alma iradesinin de ortaya konamadığı anlaşıldı.Konuyla ilgili ajans haberlerinde, toplantıda karamsar bir havanın estiği belirtilirken toplantı sonrasında bir açıklama yapan ABD Hazine Bakanı Henry Paulson, "Dünya ekonomisinin finansal sistemdeki büyük sarsıntıdan kaynaklanan ciddi risklerle karşı karşıya bulunduğunu ve risklerin yeniden fiyatlanması sürecinde yüksek volatilitenin devam edeceğini", söyledi. 'Kusursuz fırtına'ya doğru ABD'deki konut balonunun patlamasıyla tetiklenen krizi "dalgalanma" diye niteleyip sıradan bir konjonktür hareketi gibi algılayanlar, Paulson'un sözünü ettiği olayı kavrayamadıkları için temelsiz bir iyimserliğin içine sürüklendiler. Onlara göre ABD ekonomisinin bir küçülme yaşaması ya da resesyona girmesi pek olası değildi, ekonomide bir duraklama dönemi yaşansa bile bu tıpkı 2001'deki gibi çok kısa sürecek ve küresel ekonomiyi fazla etkilemeden atlatılacaktı. Bu görüş özellikle erken havlu atıp krize katkıda bulunmak istemeyen Amerikalı işadamları arasında yaygındı.Bu görüşü savunanların göz ardı ettiği nokta, ABD'deki "mortgage" kredileriyle başlayan krizin, dönemsel bir dalgalanma olmanın ötesinde, dünya ekonomisindeki dengesizlikleri ve özellikle küresel finans sistemindeki yapısal sorunları açığa çıkarmış olması. Bunun sonucunda finansal sistemde modern zamanların en büyük güven krizi oluşmuş durumda. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse kimsenin bilançosuna inanmıyor, bundan sonraki büyük zararların nereden patlayacağı bilinmiyor ve alınan önlemler de bu ortamda fazla etkili olamıyor. ABD Merkez Bankası'nın şok faiz indirimlerinin etkisi de sınırlı kalıyor. Büyük güven bunalımı Geçen haftaki kötü haber yağmuru ABD ekonomisinin % 80'ini oluşturan hizmetler sektöründe 2001'den beri en büyük gerilemenin yaşandığının açıklanmasıyla başladı. Birçok yorumcuya göre bu ABD ekonomisinin resesyona girdiğinin yeni bir kanıtıydı. Daha sonra açıklanan ocak ayına ilişkin perakende piyasasının ciddi biçimde durakladığını gösteren veriler de bu izlenimi güçlendirdi. Kötü haber yağmuru Bunun ardından Avrupa'da yavaşlamaya işaret eden veriler açıklandı ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı Claude Trichet de dünya ekonomisindeki "olağan dışı belirsizlikleri" vurgulayarak yakın gelecekteki faiz indirimlerinin ilk sinyalini verdi. İngiltere'de de alarm zilleri çalarken Merkez Bankası faiz indirimine gitmek zorunda kaldı.Haftanın en çarpıcı açıklamalarından biri ise Deutsche Bank'ın CEO'su Josef Ackermann'dan geldi. Ackermann, ciddi sorunlar yaşamakta olan "monoline" tahvil sigortası kurumlarının kredi notunun düşürülmesi halinde bunun küresel mali sistemde "yeni bir tsunamiye yol açabileceğini" söyledi.Dünyada bütün bunların yaşandığı bir ortamda "Bize bir şey olmaz" saçmalığıyla iyimserlik pompalamanın kime ve neye yarayacağını doğrusu merak ediyorum. Avrupa'da yavaşlama Davos'ta dinleme fırsatını bulduğum Çinli yetkililer, ülkelerinde artan enflasyonist baskıya ve baş gösteren kimi darboğazlara dikkat çekerek 2007'de % 11.4 olan GSYİH büyüme hızını % 9 dolaylarına çekecek önlemler üzerinde durulduğunu belirtmişti. ABD ekonomisindeki olası resesyonun Çin'in ihracatını olumsuz etkilemesi de bu sürece katkıda bulunacak gibi görünüyor. İç talebin öne çıkacağı bu süreçte Çin'in dış ticaret fazlasının azalması bekleniyor. Çinliler, özellikle ABD'de Çin'e karşı yükselen korumacılık dalgasının da bu süreçte etkisini kaybedeceğini umuyor. oulagay@milliyet.com.tr Çin ekonomisinde yavaşlama istiyor

DİĞER YENİ YAZILAR