Türkiye neden ‘odak ülke’ olamıyor?

Geçen hafta Yapı Kredi Bankası’nın konuğu olarak İstanbul’a gelen Jacques Attali’nin özgeçmişine bakarken aynı yaşta olduğumuzu fark ettim. Benim düşünemeyeceğim yoğunlukta bir programı vardı yaşıtım Attali’nin. Bir akşam önce Şimon Peres ile yemek yemişti, bizimle yediği öğle yemeğinin ardından aynı akşam Paris’te bir iş yemeğine katılacak, bir sonraki günün akşamında ise önemli bir iş yemeği için New York’ta olacaktı. Hayatı boyunca bu tempoda çalışmış olan, devlet başkanlarına danışmanlık yapıp şirket kuruculuğu ve banka yöneticiliği gibi önemli görevlerde bulunmuş olan Attali bu arada çeşitli konularda 50 dolayında kitap da yazmıştı. Onun yaptıklarıyla benim yapabildiklerim arasında muazzam bir fark vardı, üstelik yazdığı her bakımdan okkalı kitapların sayısı da benim yazabildiklerimi dörde katlıyordu. Bunu nasıl başardığını sordum kendisine ve ummadığım bir cevap aldım: “Yılın 365 günü 3 saatimi mutlaka yazmaya ayırıyorum” dedi Attali ve her gün yazmanın şart olduğunu söyledi.

Türkiye’nin sorunu
Attali’nin Fransa’da 2006’da yayımlanan Geleceğin Kısa Tarihi  adlı kitabının Türkçe çevirisinin sonunda, Türkiye’nin tarihsel çıkmazını değerlendiren ilginç bir “Sonsöz” bölümü yer alıyor. Attali’ye göre “Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyıldaki ışıltısına rağmen” Türkiye’nin dünyanın egemen gücü ve küresel ekonomik düzenin odağı haline gelememiş olmasının üç önemli nedeni var: (1) Sanayileşmeyi, kârlılığı, yenilik ve devinim teknolojilerini ihmal etme pahasına, bürokratik çıkarları savunmaya öncelik vermesi, (2) Güçlü bir deniz ticareti filosu kurmaması ve (3) Atatürk’ün öngördüğü reformlara rağmen, yeterince kalabalık bir yaratıcı sınıf oluşturmayı, böyle bir sınıfa kucak açmayı başaramamış olması.
Türkiye’nin bugünkü durumunu değerlendirirken de bu son noktayı vurguluyor Attali, “Yaratıcı insanları, bilgi ekonomisini geliştirecek seçkin insanları ülkenize çekecek ortamı yaratamazsanız, tersine bunları ülkeden kaçıracak bir ortam oluşturursanız, yükselme potansiyelinizi kullanamazsınız” diyor.            

Lula ile Erdoğan birlikte yola çıktı ama ülkelerini farklı noktalara getirdi
Brezilya olamadık, ne olacağız?

Eski bir sendikacı olan Brezilya Devlet Başkanı Luis İnacio Lula da Silva ile “işçilikten geldiğini” söyleyen Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, aynı dönemde, biraz da benzerlik gösteren koşullarda iktidara geldi. Her ikisi de uluslararası piyasaların kuşku ile baktığı siyasetçilerdi. Sendika liderliği döneminde neo - liberal politikalara muhalefet etmiş olan Lula’nın başkanlığın güçlü adayı olduğu anlaşılınca 2002 yılında Brezilya’dan güçlü bir sermaye çıkışı yaşandı, ülke yeni bir mali krizin eşiğine sürüklendi.
Türkiye’de iktidara aday olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ise, Brezilya’dakine benzer bir durumun yaşanmaması için 2002 seçimleri öncesinde uluslararası finans piyasalarına güvence verdi, iktidara gelmesi halinde piyasa dostu bir tutum izleyeceğini peşinen açıklayarak kaygılarını gidermeye çalıştı. Sonunda her ikisi de seçimleri kazandı ve 2003 yılında ülkelerinin yönetimini üstlendi.
Erdoğan’ın başbakanlığı altında Türkiye’nin nereden nereye geldiğini ve bugün hangi noktada bulunduğunu biliyoruz. Erdoğan’ın Türkiye’si ile Lula’nın Brezilya’sı arasında bir karşılaştırma yapabilmek için Lula yönetimindeki Brezilya’nın nereden nereye geldiğine ve bugün hangi noktada bulunduğuna bir bakalım.

Lula’nın programı
Lula da, Erdoğan gibi, uluslararası piyasalara güvence vererek işe başladı. Küresel sisteme uyum sağlamaya öncelik veren ekonomi politikaları izledi ve mali disipline önem verdi ama programında kendisini iktidara taşıyan toplumun yoksul kesimin durumunu iyileştirecek unsurlar da vardı. Uygulamada 11 milyon yoksul aileye ayda 57 dolarlık destek sağlayan program ve “herkese bir öğün yemek” kampanyası da bunlar arasındaydı.
Toplumun en yoksul kesimine sağlanan destekler bu kesimin tüketimini artırırken bu süreç Brezilya’daki orta sınıfın genişlemesini de sağladı. 16 Mayıs tarihli Wall Street Journal’ın haberine göre, 2005’ten bu yana 20 milyon kişi daha orta sınıfa katıldı ve iç pazarı ayakta tutan bu kesime dahil olan Brezilyalıların oranı % 34’ten % 46’ya yükseldi. Tüketici kredileriyle de desteklenen bu gelişme otomobil satışlarını da patlattı  ve geçen yıl Brezilya’da 2 milyon 460 bin otomobil satıldı, “mortgage”la konut satışları da % 72 arttı.      
Lula’nın ilk iktidar döneminde Brezilya’nın karşılaştığı en önemli sorun ekonominin büyüme hızının istenen düzeye çıkamamasıydı. Brezilya, 2003 - 2006 döneminde Türkiye’nin büyümedeki performansına erişemiyordu. Buna karşın 2006 yılında yapılan seçimi kazanarak tekrar başkanlık koltuğuna oturan Lula, büyümeyi hızlandırmak için yeni bir program hazırlattı. 2007 yılının başında açıklanan (Güven Sak’ın 13 Mayıs tarihli Referans gazetesindeki yazısında ayrıntılarını verdiği) “Büyümeyi Hızlandırma Programı”, 2007 - 2011 döneminde 250 milyar dolarlık yatırımla hızlı büyümenin önündeki engellerin aşılmasını amaçlıyordu.

Lula ve Erdoğan
Bu arada uluslararası ekonomik konjonktür de Lula’ya yardımcı oldu, hızlanan küresel büyüme Brezilya’nın ürettiği bazı temel malların ve gıda maddelerinin fiyatlarını artırınca Brezilya en parlak dönemlerinden birini yaşamaya başladı.
Bu arada ülkeye yabancı sermaye girişi de katlanarak sürüyor ve Brezilya parası değer kazanmaya devam ediyor. 1990’lı yıllarda dört haneli enflasyon yaşamış olan Brezilya’da enflasyon da  halen % 5 dolayında.
Tüm bu gelişmeler sonucunda Standard&Poor’s adlı derecelendirme kuruluşu Brezilya’nın kredi notunu 30 Nisan’da “yatırım yapılabilir ülke” düzeyine çekerek Brezilya’ya küresel piyasalarda daha ucuz borçlanmanın yolunu açmış oldu.
Öte yandan Rusya, Hindistan ve Çin ile birlikte,  küresel ekonominin geleceğinde belirleyici rol oynaması beklenen, BRIC ülkelerinden biri olması da Brezilya’ya farklı bir önem ve statü kazandırıyor.
Lula şu anda tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşayan Brezilya’nın başarılı başkanı olarak dünyanın ilgisini çekerken “başarı öyküsü” yarım kalmış görünen Erdoğan için aynı şeyi söylemek zor. Ne yazık ki Türkiye bir kez daha temel tercihlerini tartışan ve nereye gideceği net olarak görülemeyen bir ülke haline gelmiş durumda.



AB’de büyüme şaşırttı ama kaygılı bekleyiş sürüyor
Geçen hafta içinde açıklanan 2008 yılının ilk çeyreğine ilişkin büyüme verileri euro alanındaki ve genel olarak Avrupa Birliği (AB) ülkelerindeki büyümenin beklentilerin çok üzerinde gerçekleştiğini gösterdi ve çoğu kimseyi şaşırttı. Euro alanında ve 27 AB ülkesinde 2008’in ilk çeyreğindeki büyüme bir önceki çeyreğe göre % 0.7 olurken Almanya’daki büyüme 12 yıldan beri ilk kez % 1.5’e erişti, Fransa’da da % 0.6’lık bir büyüme kaydedildi. Buna karşılık İspanya’daki büyüme % 0.3’te kaldı, Portekiz, Estonya ve Litvanya’da ise küçülme yaşandı.
27 AB ülkesinin 2008’in ilk çeyreğinde, 2007’nin aynı çeyreğine göre de % 2.4’lük bir yıllık büyüme kaydetti. Ancak yılın ilk çeyreğine damgasını vuran bu şaşırtıcı büyümenin ikinci çeyrekten itibaren ciddi biçimde yavaşlayacağını gösteren sinyaller artıyor ve en iyimser tahminlere göre bile büyüme hızının yıllık bazda % 1.7’ye düşmesi bekleniyor.