Üretim palavrayla artmaz

Üretim palavrayla artmaz


Son günlerde ekonominin "e"sinden anlamayanların, anlar geçinenlerle fikir birliği etmişçesine dile getirdiği bir yakınma var: Efendim şu anda Türkiye'de uygulanmakta olan ekonomi programı reel sektöre, üretim artışına önem vermiyormuş, yalnızca mali sektörü, bankaları, parayı, faizi düşünüyormuş. Oysa Türkiye'nin acil olarak üretime, istihdama, yatırıma ihtiyacı varmış. IMF ve Derviş ise işin bu yönünü hiç umursamıyormuş.
Tüm bu eleştirilerde belli ki şöyle bir varsayımdan yola çıkılıyor: Sanki yetkili birisi örneğin Derviş cesaretle ortaya çıkıp, "haydi arkadaşlar, iç borcu, dış borcu, faiz oranlarını, IMF'nin taleplerini unutup üretime yüklenelim, fabrikalarımızı tam gaz çalıştıralım" dese sorun kalmayacak. Hemen üretim patlayacak, istihdam ve yatırımlar artacak.
Aslında, tabloda da görüldüğü gibi, bu yılın ilk 3 ayında kamu imalat sanayii biraz da bunu yapmaya çalışmış ve % 12.6'lık reel üretim artışı sağlamış. Oysa özel imalat sanayiinde % 4.4'lük bir daralma var, aynı dönemde. Özel tüketimin % 3.4 gerilediği bir ortamda üretimi artırmanın kamu kesimine neye patladığını herhalde önümüzdeki dönemde göreceğiz.
"Üretim artsın" diye fetva verenlerin göz ardı ettikleri nokta şu: İç ve dış borcun çevrilmesi güvenceye alınmadan, kamu açığı kapanmadan, banka sistemine işlerlik kazandırılmadan ve bunların sonucunda ekonomiye ve mali sisteme "güven" sağlanmadan üretim artmaz. Kimse sistem dışında tuttuğu parasını üretime, yatırıma bağlamaz. Bu "güven"i yaratmadan palavrayla üretim artışı sağlayamazsınız.

Bizim geçen yılın ağustos ayından itibaren "ekonomimiz bıçak sırtında" diye yazmamıza kimse aldırmadı. Kasım krizinden sonra, "Türkiye Arjantin ile birlikte kara listeye alındı, bundan sonra hata yapma lüksümüz kalmadı" uyarısına da fazla kulak asılmadı, "19 Şubat" ve "21 Şubat"ı yaşadık.
"Şimdi tam hapı yuttuk" diye düşünürken Kemal Derviş adı atıldı ortaya. Can havliyle durumu kurtaracak, en azından hükümete zaman kazandıracak bir seçenek bulunmuştu.

Derviş bilmecesi
Kemal Derviş'in IMF ve Dünya Bankası nezdindeki itibarı, iflasın eşiğine sürüklenmiş bulunan Türkiye'nin "IMF'den kotasına göre en yüksek krediyi alan ülke unvanını elde etmesini sağladı. Üstelik Türkiye'de de pek çok kimse Derviş'i "kurtarıcı" gibi görmeye başladı, halkımız tuttu onu. Türkiye'nin içine düştüğü çıkmazdan çıkabilmesi için seçeneklerinin çok sınırlı olduğunu düşünen bizim gibilere de Derviş'in başarılı olması için dua etmekten başka yapacak şey kalmadı. Ülkeyi bu noktaya sürükleyen bir hükümetin içinde başarılı olma şansı çok da yüksek görünmese de bu şans tanınmalıydı ona.
Biz böyle düşünüyorduk ama Teyfik Güngör (Uras) gibi sevdiğimiz, saydığımız ağabeylerimizin yazılarını okudukça içimize bir kurt düşüyordu. Milletin "kurtarıcı" olarak gördüğü Derviş, aslında ekonomimizi iyice batırmak için dışarıdan gönderilmiş olan bir ajan mıydı? Ekonomimizi Derviş'e emanet ederek daha büyük bir felaketi mi hazırlıyorduk? Güngör Ağabeyimizin yanı sıra, "IMF'yi Türkiye'yi soymaya kararlı bir tefeci" olarak gören ve Kemal Derviş'in kötülüklerini sıralayan ideologların ve kalemşorların döktürdüğü inciler de kafamı daha beter karıştırıyordu.

Güngör ağabey alarmı
Teyfik Güngör Ağabeyimizin geçen salı gazetemizde yayımlanan yazısını okuyunca bendeki bu kafa karışıklığı paniğe dönüştü. Vatan elden gidiyordu ve biz hala Kemal'den medet umuyorduk. Bizim bankacılarımızın, avukatlarımızın, doktorlarımızın yakında Cidde havaalanında hela temizlemek zorunda kalacağını belirten Güngör Ağabeyimiz şöyle yazıyordu: "IMF'nin talimatları, Kemal Derviş'in gayreti, Ecevit, Bahçeli, Yılmaz'ın desteği ve de kraldan fazla kralcı Ankara bürokratlarının işbirliği ile Türkiye ekonomisi çöküyor.
Türkiye'de Türklere yapacak iş kalmıyor. IMF'nin talimatı doğrultusunda TC devleti 'kanun zoru ile üretimi yasaklıyor. Buğday üretmek tu kaka... Şekerpancarı üretmek tu kaka... Fındık, çay, tütün üretmek tu kaka... Hayvancılık yapmak yasak. Sanayi dersen zaten ölmüş... İyi de biz ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, ne yapacağız abicim? Bundan sonra her şeyi ithal etmek zorundayız. Çünkü IMF'nin talimatı doğrultusunda çıkarılan Kemal Derviş kanunları üretimi yasaklıyor. Üreticiyi cezalandırıyor."

Derviş'e öfke
Güngör Ağabey'in yazısında bunları okuyunca içim bir tuhaf oldu, IMF'ye ve onun talimatıyla bizi felakete sürükleyen Kemal Derviş'e karşı bir öfke kapladı içimi. Hala Sovyet plancılığından medet uman eski tüfek ağabeylerim ya da kahve sohbetlerinde ahkam kesen herhangi biri söylese bunları fazla ciddiye almayacağım ama Güngör Ağabey yazınca kan tepeme çıktı, "vah halimize" diye dövünmeye başladım.
Bilmeyen yoktur ama ben gene de hatırlatayım Güngör Ağabey'in eski plancılardan, TÜSİAD'ın ilk genel sekreteri. İçme suyunda Fransızlarla, gıdada İsviçrelilerle, sigarada ve elyafta Amerikalılarla, lastikte ve otomobilde Japonlarla, bankacılıkta Fransızlarla ve Almanlarla işbirliği yapan bir holdingimizde üst düzey yönetici olarak görev yapıyor. Yani yabancıların bizi nasıl sömürdüklerini bizden çok daha iyi bilecek bir noktada. Tüm bu nedenlerle onun kaygılarını ciddiye almak, acil olarak bir şeyler yapmak gerekiyor.

Güngör Ağabey göreve
Şu anda IMF'ye ve Derviş'e duyduğum öfkenin etkisiyle belki biraz duygusal davranıyorum ama benim aklıma bir öneri geliyor. Dışarıdan ithal edilen Kemal Derviş'e "buraya kadar arkadaş, bu memleket sahipsiz değil" diyelim ve kendi adamımızı yani Güngör Ağabey'i onun yerine geçirelim. O da göreve gelir gelmez IMF ile yapılan anlaşmayı yırtıp atsın, üretime konan yasakları kaldırsın, yabancı sermayeyi kovsun, ithalatı yasaklasın. Benim köylüm de rahat rahat buğdayını, pancarını, tütününü üretsin, Güngör Ağabey'in cömert kalbinden kopan fiyata devlete satsın. İthalat durunca sanayimiz de tam yol çalışmaya başlasın.
Fazla vaktimiz yok, çabuk olalım, yoksa hepimiz Cidde havaalanında hela temizlemek zorunda kalabiliriz maazallah.

Geçen yaz Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanını büyük bir keyifle okumuş ve Yapı Kredi Yayınları'nın yeniden yayımladığı diğer yapıtlarını da okumaya karar vermiştim. Mahur Beste ve Beş Şehir'den sonra ancak bu yaz okuma fırsatını bulduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanpınar'ı farklı yönleriyle tanıma olanağını veren, ilginç bir roman. Bürokrasiyi hicveden bu romanda yer alan ilginç buluşlardan biri de ayarı bozuk saatlerden alınan ceza. Bunu şöyle anlatıyor Ahmet Hamdi:
"Nakit cezamızın dayandığı esas, şehre ait umumi saatler başta olmak üzere, açıkta bulunan saatlerden biriyle uymayan her saatten alınan beş kuruştan ibaretti. Fakat bu saat ile bir başka saat arasında da ayar farkı varsa bu sefer ceza iki misli oluyordu. Böyle komşu olan saatlerin sayısı çoğaldıkça ceza da hendesi nispetle (geometrik olarak) artıyordu. Tam saat ayarı imkansız olduğu için, hele kalabalık bir yerde yapılan tek bir kontrolde epeyce miktarda bir para tahsili mümkündü ..."
Ayarsız saat suçu tekrarlandığında ise cezada % 10 ile % 30 arasında tenzilat yapıldığı için tenzilattan yararlanmak isteyen vatandaşların kuyruğa girdiğini ve toplanan hasılatı artırdığını anlatıyor Tanpınar.
Bugünlerde uçan kuştan vergi toplama hevesine kapılan yetkililere duyurulur.