Kuveyt’ten Yemen’e Müslüman dünya

25 Ocak 2015

Darbeyle devrimin birbirine karıştığı günümüzde emin olduğum tek gerçek, Müslüman dünyada her gün onlarca insanın katledilmesine dindaşlarının bile seyirci kaldığı

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Kuveyt’e gidip oradan dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen’e geçmiştik. 2005 yılının ekim ayıydı, ramazandı. Ramazan ayında iki Müslüman ülke arasında en ufak bir benzerliğin olmamasına değilde varsıllıkla yoksulluğun mide bulandırıcı boyutuna şaşırmıştım. Kuveyt’te Emir’in sarayında kalmıştık. Zenginlik, şaşaa akıl almaz boyuttaydı. Sarayda her katta 24 saat hizmet sunan açık büfelerde kuş sütü eksikti. Hepimizin kapısında birer Malay hizmetçi sabaha kadar nöbet tuttu.

Kuveyt’in sıcağına rağmen her daim serin tutulan lüks AVM’lerde genç kızların poşetlerini taşıyan Malezyalı, Endonezyalı, Filipinli hizmetçilerin hali utanç vericiydi. Aylık 30, 40 dolara sigortasız çalıştırılıyorlardı ve “efendileri” olmadan sokağa yalnız çıkamıyorlardı. Koskoca ciplerin depolarının üç kuruşa dolduğu petrol zengini bu ülkede hiç görmediğim kadar lüks arabayı ve gösteriş çılgını insanları bir günde görmüştüm.

Dev ıstakozlardan çöple oruç açmaya...

Kuveyt’ten Yemen’e geçerken tek bildiğim 25 milyon nüfuslu Yemen’de kişi başına düşen gelirin düşüklüğüydü. Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıyı üstlenen Yemen El Kaidesi ile adını tekrar hatırladığınız ülkeden bahsediyorum. Hani, El Kaide’nin kurucusu Usame Bin Ladin’in memleketi Yemen’den...

Kuveyt Emiri’nin sarayındaki dev ıstakozlardan sonra, Yemen’de çöplerle oruç açan insanları buldum karşımda. Yalınayak, 7’den 70’e hepsi cılız, aç ve uyuşuk bakışlı yüzlerce insan. Kaldırımda belediyenin getireceği iftariyeliği bekliyorlardı. Bir kamyon caddenin ortasına tonlarca yemek artığını bıraktı ve insanlar birbirini ezerek yerdeki artıklarla karınlarını doyurdu.

İftar saatinde bu görüntüyü beklemek zorunda bırakıldığım minibüsten izledim. Minibüsteydim çünkü Yemen Cumhurbaşkanı, Başbakanımız ile beraberindeki -erkek- heyeti ve erkek gazetecileri sarayına davet etmiş ama biz kadın gazetecileri içeri almamıştı. Erkekler sarayda birlikte namaz kılıp iftar yaparken biz sokaktan geçenlerin sirk hayvanına bakar gibi bizi izlemelerine tanık olmuştuk. Korunmamız için görevlendirilen askerler bile tedirgindi.

Yazının devamı...

Geleceğe ışık tutan proje

18 Ocak 2015

İki üniversite öğrencisi, “Geleceğe Işık Tut” adlı projeleriyle pek çok okulun ve yüzlerce öğrencinin ihtiyaçlarının karşılanmasına sosyal medya üzerinden aracılık ediyor

Henüz 20’li yaşların başında iki genç kız olağanüstü bir işe imza attılar. İkiside üniversite öğrencisi olan Çiğdem Kaplan ile Ezgi Dilan Yüksel, Instagram’da açtıkları hesapla onlarca okulun, yüzlerce öğrencinin ihtiyaçlarının karşılanmasına aracılık ettiler, etmeye devam ediyorlar. Sosyal medyanın gücünü bir kez daha ispatlayan, gönüllü olarak gerçekleştirdikleri projenin adını “Geleceğe Işık Tut” koydular.

Sistem şöyle işliyor: İhtiyaç sahibi okulların/ öğrencilerin öğretmenleri, Ezgi ile Çiğdem’in profillerinde verdikleri e-posta adresine taleplerini yazıyorlar. Ezgi ile Çiğdem, takipçilerine bu talepleri duyuruyor. Yardım etmek isteyenler, ihtiyaçları bu adreslere gönderiyorlar.

Şimdiye kadar yapılanları bilseniz dudağınız uçuklar. Kitap, defter, kalemden öğrencilerin çıplak ayaklarını sokacakları ayakkabıya kadar
pek çok temel ihtiyacın karşılanması bir yana,
bir okula tuvalet bile yaptırmışlar!

“Fotoğraflar bizi ağlattı”

Instagram’daki “gelecegeisiktut” isimli hesabın binlerce takipçisi arasında Bergüzar Korel’den Çağan Irmak’a çok sayıda ünlü de var. “Türkiye’nin dört bir yanından öğretmenlerin paylaştığı yoksulluk karşısında şaşırdınız mı?” diye soruyorum Çiğdem’e. “İlk gördüğümüz fotoğraflar bizi günlerce ağlattı. Karda terlikle okula giden çocukların fotoğraflarıydı. Ezgi ile ne yapabiliriz diye düşünürken öğretmenlerin taleplerine aracı olabileceğimizi fark ettik. Zaten en çok öğretmenler yardım etmek istiyor. Dernekleşmek istemiyoruz ama iş büyüyünce bir sistem oturtmamız gerekti, şimdi buna kafa yoruyoruz. İnsanlar bizim samimiyetimize inandığı için yardım ediyorlar. Biz de bunu bozmak istemiyoruz” diyor.

Yazının devamı...

Sağlıkta dönüşümün canlı tanığıyım...

11 Ocak 2015

Babamı hastaneye yatırmamız gerekince “sağlıkta dönüşüm”ün canlı tanığı oldum. Dört gündür yattığı hastanede gördüklerimiz, durum hakkında yeterince fikir sahibi olmamızı sağladı

Hastane koridorunda kurulan kermeste satılan içli köftelerle pidelerin kokusu ameliyathane girişinde bile hissediliyordu. Kermeste plastik kova bile satılıyordu.

Basit bir ameliyat için Ankara’daki köklü bir üniversitenin hastanesine yatan babam, operasyondan bir gece önce telefonla arayıp “Hastanede sular kesik. Ameliyat öncesi duş almam lazım. Beni eve götürsen, sonra getirsen” dedi. Dört gündür yattığı hastanede gördüklerimiz, durum hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştı ama suyun akmadığına inanamamıyordum.

“Döneceğiz” (!) demek için, üç kata birden baktığını öğrendiğimiz nöbetçi hemşireyi arayıp bulamayınca, zar zor ayarladığımız pis ve soğuk “özel oda”nın kapısını çekip çıktık.

Babam duşunu aldı. Dönüş yolunda telefonum çaldı. Arayan kişi, “Süreyya Aydın kaza geçirmiş, vefat etti” deyiverdi. Gözlerimden akan yaşları engellemeye çalışsam da babamın kötü haberi duymasına mani olamadım. Birkaç dakika sonra babam hastaneye girerken kendi kendine mırıldanıyordu: “Ah Süreyya! 15 yıl hapis yattın, her türlü işkenceyi gördün, devlet seni öldüremedi ama bir araba öldürdü öyle mi!”

Babamı kız kardeşime emanet edip ayrıldım hastaneden ve çok geçmeden haber geldi, babam kalp krizi geçirmişti. Tanıdık bir profesör sayesinde zamanında müdahale edilmese hastanede ölebilirdi babam. Ameliyata alınamayacağı kesinleşince otel odası fiyatı ödeyerek “VIP” odaya çıktık da kemiklerimiz ısındı.

Hayatı mücadelerle, yoksullukla geçse de dik duruşundan hiç taviz vermeyen devrimci dostunun cenazesine gidemediği için üzülen babam birkaç gün sonra taburcu oldu. Hastaneye yatmak gibi çıkmak da bir dizi bürokratik eziyet demekti. Arkamıza bakmadan kaçalım buradan derken hastane koridorlarına kurulmuş kermesi gördük. Köy yumurtasından içli köfteye, ikinci el kıyafetten plastik kovaya, ne ararsan vardı kermeste.

Yazının devamı...

Ünlü aktiviste kulak verin

4 Ocak 2015

Amerikalı insan hakları aktivisti, filozof ve yazar Angela Davis, İstanbul’a geliyor. Fırsatınız varsa Davis’in katılacağı konferanstaki konuşmasını kaçırmayın!

Amerika’nın ünlü televizyon kanalı CNN yayımlamasa da dünya, Ferguson kasabasında olanları tartışıyor hâlâ. Geçtiğimiz günlerdeThe Guardian’da bir söyleşi yayımlandı. Amerika’nın
“en tanınmış siyasi tutuklusu”, insan hakları aktivisti,filozof, yazar Angela Davis, Ferguson’da silahsız olduğu halde polis kurşununa hedef olan siyah genç Michael Brown’un katledilmesinin ardından başlayan olayları şöyle yorumluyordu:

“Sermayenin eğitim,
iş yaratma, konut edindirme gibi alanlardan hızla çekildiğini ve hapishane kompleksleri gibi daha kârlı gördüğü alanlara yatırım yaptığını görüyoruz. Yoksul ve güçsüz bırakılmış toplulukların suça teşvik edilmesi üzerinden yaratılan bir rant makinesi söz konusu. Bu sayede dünyadaki tüm hapishaneler dolduruluyor. Bu, ırkçı şiddetle bu rant makinesinin arasındaki doğrudan ilişkinin idrakiyle ilgili bir uyanış ve biz işte buna karşı mücadele ediyoruz.”

Terörist ilan edildi

1944 Alabama doğumlu Angela Davis, 70’li yılların başında FBI’ın “en tehlikeli 10 suçlu” listesinde yer almış, eski başkan Nixon tarafından terörist ilan edilmiş, hocalık yaptığı üniversitedeki işinden Komünist Parti’ye üye olduğu gerekçesiyle uzaklaştırılmış, devrimci örgüt Kara Panter’le ilişkisi nedeniyle bir suça bulaşmakla suçlanıp tutuklanmış ve idamla yargılanmış, serbest bırakılması için dünya çapında kampanyalar yürütülmüş bir isim.

Yazının devamı...

Kan meselesinden çıkan nefret söylemi

28 Aralık 2014

“Eşcinseller kan verme konusunda risk grubundadır” diyen Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar “nefret söylemi”nde o çok bildik kapıyı bir kez daha araladı

Neresinden tutsak elimizde kalan bir yıl oldu 2014. Güle güle gitsin, bir an önce bitsin. Ve lütfen 2015 aklını başına alıp da gelsin. Şunun gibi açıklamalar yapılmasın yeni yılda: “Eşcinseller kan verme konusunda risk grubundadır. AIDS virüsü eşcinsellerde yoğun olarak gözükür.” Bu vecizin sahibi Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar....

“AIDS heteroseksüellerde eşcinsellerin 5-6 katı daha fazla görülüyor aslında”

Bir televizyon programında, kan almadan önce kişilere “Eşcinsel misiniz?” sorusunun niçin yöneltildiğini bu sözlerle yanıtlayıp “nefret söylemi”nde o çok bildik kapıyı bir kez daha araladı Akar.

Homofobik başkana en güzel yanıt, Kaos GL yazarı Halil Kandok’tan geldi.

“Eşcinsellik hastalık değildir Başkan!” başlıklı yazısında şöyle dedi Kandok: “AIDS heteroseksüellerde eşcinsellerin 5-6 katı fazla görülmektedir. O zaman AIDS bir cinsel yönelimle ilişkilendirilecekse heteroseksüel hastalığı dememiz çok daha yerinde olacaktır. Veya AIDS’liler gizli eşcinsel! Kan alıp verme ile ilgili birimin başında bulunan bir kişinin yanlış verilerle açıklama yapması kabul edilebilir bir şey değildir. Kan verenlerin eşcinsel olup olmadığını nereden biliyorsunuz? Eşcinsellerin açık olmaları için öncelikle insan yerine konulmaları gerekir. Sadece kan verip vermeme meselesi değildir bu konu. Burada bence, dolaylı veya direkt olarak eşcinsel karşıtlığı yapılmaktadır. Bu, eşcinselleri nefrete hedef gösterme, eşcinseller hakkındaki önyargıları pekiştirmedir...”

Devlet vicdani retçilerle buluştu

Yazının devamı...

Hep aynı plağı çalan akıl

21 Aralık 2014

İktidar partisi “bitirme” iddiasında olduğu dönemlerden kalma sloganları tedavüle sokuyor.Her şey millet, devlet, din için yapılıyor...

on söyleyeceğimi peşinen yazıp rahatlayayım. Ne “özgür basın susturulamaz” sloganlarını samimi buluyorum ne de “demokrasi mücahidi” hamaseti aklımı çeliyor. Gülen cemaati uzunca bir süredir kullandığı kendi icadı silahlarla vurulmanın kahrını yaşıyor. Öte yandan, siyasi iktidarın, kendinden önceki iktidarlarla aynı yöntemlere ve retoriğe sarılması, “kudret”in yarattığı bağımlılığı gözler önüne seriyor bir kez daha.

Son zamanlarda sıkça rastladığımız, “devlette devamlılık esastır” (!) başlığının hakkını teslim etmek lazım. Mevzu daha iyi özetlenemez. İktidar partisi, “bitirme” iddiasında olduğu dönemlerden kalma sloganları tedavüle sokuyor sık sık. Her şey “millet için”, “devlet için”, hatta “din için” yapılıyor.

Hangi din? Hangi demokrasi?

Biz bu filmi daha kaç kez seyredeceğiz? Devletin bekaası
ya da dine halel getirenlerin derdest edilme gerekliliği, çocuk katillerinin alkışlandığı bu ülkede, kendine “millet” dendiğini duydukça ve önüne sandık konuldukça zevkten sarhoş olan kitleler üzerinde daha ne kadar uyuşturucu etkisi yaratacak? Bu sorunun cevabını vermek istemiyorum. Tıpkı “Hangi din?”, “Hangi demokrasi?” soruları gibi...

Ne sosyolojik analizlere niyetim var ne de yeni bir söz söyleme iddiam. Söylenecek her söz söylendi. Tüm kötülükleri gördük. Plağı tekrar tekrar başa sarıyor, aynı şarkıyı dinliyoruz. Delirdik, farkında değiliz!

Yazının devamı...

Kendi yaşam tarzını herkese dayatamazsın!

14 Aralık 2014

19. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan kararların anlamı kendi yaşam tarzını herkese dayatmaktır. Durum vahim ama sanki asıl mevzu yerine daha hafif konular tartışılıyor

Tahrip gücü yüksek bomba etkisi yarattı 19. Milli Eğitim Şûrası. Durum vahim ama sanki asıl mevzu yerine daha hafif konular tartış(tır)ılıyor. Anaokulu ile ilk ve ortaöğretimdeki çocuklarımıza “tek din-tek mezhep” dayatılırken en büyük problemimiz zorunlu Osmanlıca dersiymiş gibi bir algı yaratıldı.

İsteyen çocuğunu imam hatip lisesine göndermekte özgürken turizm otelcilik okulundaki alkol dersini kaldırmak, kendisinin günah saydığı alkolü, başkalarının çocuklarına da yasaklamak kendi yaşam tarzını herkese dayatmaktır.

4+4+4 bir önceki şûranın eseriydi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) geçtiğimiz eylül ayında Türkiye’yi zorunlu din dersi nedeniyle mahkûm ettiği kararı ortadayken biz neleri konuşuyoruz! Türkiye’den yapılan 14 başvuruyu değerlendiren AİHM, oybirliğiyle aldığı kararda, Türkiye hükümetinden “zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” istemişti.

AİHM kararı böyleyken Türkiye’de din dersinin, ilkokul 1, 2 ve 3’üncü sınıflarda da zorunlu olması tartışılıyor. Neymiş efendim, şûra kararlarının bağlayıcılığı yokmuş, tavsiye niteliğindeymiş. 2010 yılında toplanan 18’inci şûrada alınan 4+4+4 kararının ivedilikle hayata nasıl geçirildiğini hatırlatalım o zaman. Dindar çevreler o kararı, “Yaşasın! 8 yıllık kesintisiz eğitimden vazgeçiliyor!” müjdesiyle duyurmuştu. Bize yutturulmaya çalışılansa 8 yıl yerine eğitimin “kesintili” de olsa 12 yıla çıkartıldığıydı. 4+4+4 siyasi iktidarın, kız öğrencilerin okula devam etmeme nedenleri olarak gösterilen karma eğitim, yatılı okul ve türban yasağına bulduğu çözümdü!

Eğitim Bir Sen’in işlevi

Bu değişiklikle kaç kız çocuğunun 4’üncü sınıfın ardından okuldan alınarak eve hapsedildiğini biliyor musunuz? MHP Ankara Milletvekili Zühal Topcu’nun soru önergesini yanıtlayan dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, sadece 2012-2013 eğitim-öğretim yılının birinci döneminde, ortaokuldan sonra örgün eğitimi bırakan öğrenci sayısını

Yazının devamı...

“Yaşlanıyoruz” yaygarası

7 Aralık 2014

Nüfusbilimciler “yaşlanıyoruz” iddiasının kesinlikle gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Peki o zaman bu abartılı vaveylanın sebebi ne?

Yaşlanıyoruz da yaşlanıyoruz... Daha çok çocuk yapmamız lazım... En az 3 çocuk... Genç nüfus = Büyük Türkiye...” Son 10 yılda ne çok duyduk bu lafları. Peki nüfusun yaşlandığı doğru mu? İşinin ehli nüfusbilimcilerle konuştum. Onlara göre bu iddia kesinlikle gerçeği yansıtmıyor. O zaman bu abartılı vaveylanın sebebi ne? Zihnimizi açan nefis bir araştırmayla tane tane anlatmaya çalışalım.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün yaptığı
2013 Nüfus ve Sağlık Araştırması (Sağlık ve Kalkınma bakanlıkları ile TÜBİTAK’ın da içinde bulunduğu, uluslararası kuruluşların veri kabul ettiği en büyük nüfus ve sağlık araştırması) sonuçları açıklandı. 65 yaş ve üzeri nüfusun oranı ilk kez yüzde 8’e çıkmış. O yüzden nüfus yaşlanıyor yaygarası koparılıyor. Pes! Yahu ülkede insan ömrü uzamış, fena mı!

Türkiye’de insanlar ortalama 72-73 yaşına kadar yaşadıkları yani ölmedikleri için nüfus yaşlı görünüyormuş meğer. Bu şu demek, emekli sayısı arttıkça sosyal güvenlik ve sağlık harcamaları da artıyor. Genç nüfusun masum gribal rahatsızlıklarının yerini emeklilerin pahalı kardiyovasküler sağlık harcamaları alıyor. Neoliberal ekonominin sevmediği kesim onlar. Devletin sırtında yükler. İşin özü bu.

Nasıl bir yaşlanmaksa! Nüfusun yarısı 30 yaşın altındaymış. Hatta yüzde 26’sı 15 yaşın altında. Genç nüfusun işsizlik oranı düşünüldüğünde, “En az 3 çocuk!” söyleminin mantıklı hiçbir zemini olmadığı daha net anlaşılır.

Doğurganlık seviyesi aynı ama algılanışı farklı

Hem genç nüfus isteyeceksiniz hem bunun sosyoekonomik altyapısı için kılınızı kıpırdatmayacaksınız. Böyle olunca bu kadar propagandaya rağmen çocuk sayısında artış gerçekleşmemiş. Çünkü insanlar bakabileceği kadar çocuk yapıyorlar. Doğurganlık seviyesi son 10 yıldır 2.1 düzeyinde. Ancak ısrarlı söylem, ideal çocuk sayısını yani algıyı değiştirmeyi başarmış. Bölgesel farklılıklar ise dikkat çekici. Kadın başına ortalama çocuk sayısı Batı Anadolu’da 1.9 iken, Doğu Anadolu’da 3.4... Kürt nüfusun giderek artmasının tehdit olarak algılandığı ve MGK’larda görüşüldüğü yılları hatırlayın. Acaba “En az 3 çocuk!” ısrarının altında bu kaygı da mı var? Yoksa o günler geride kalmadı mı?

Yazının devamı...