Ayinden manzaralar

Pazar sabahı, mahmur mu mahmur uyanıyorum. Aslında bu güzelim bulutlu günde hiç yataktan çıkmamak vardı heyhat söz vermişim bir kere, kiliseye gideceğim. Hasılıkelam üstüme sade bir entari geçirip Taksim’e doğru yola koyuluyorum. İstikamet, Ateş Dağı ve Mucizeleri Kilisesi. Yani, İstanbul’daki Afrikalı vatandaşların kutsal mekânı.
Bu kiliseyi belki haberlerden duymuş olabilirsiniz zira son birkaç yıl içinde Nijerya’daki şeriatçılarının hedefi haline geldi. 2011 yılında kanlı Boko Haram örgütü özellikle Noel kutlamalarında kiliselere dalıp insanları taradı. 6 ayda 250’den fazla insanı katletti.
Ben ise bu kiliseden Sera vasıtasıyla haberdar oluyorum.
Sera’yı bana İhsan Eliaçık tanıştırdı. Benin’den buraya gelmiş, güleç, hayat dolu, güzel bir kadın. Son zamanlarda onunla epey ahbap olduğumuz için beni ısrarla kilisesine davet ediyor. Lise yıllarımda gospel söylemiş ve Amerika’daki güney kiliselerinin fantastik hallerini tatmış birisi olarak Afrika Hıristiyanlarının ritüellerini elbette merak ediyorum.

Bir şans ülkesi
Ve tabii önce kayboluyorum. Tarlabaşı’ndan arta kalan yerlerde mini bir tur attıktan sonra kilise karşıma çıkıyor. İçerisi çok kalabalık, loş ve sıcak. Sera sağ olsun bize önlerden yer tutmuş, rahiple sürekli göz göze geliyoruz. Tek beyaz benim, en renksiz de benim. Kadınlar sanki karnavala gider gibi giyinmiş, kimisi ayakkabılarını çıkarmış dans ediyor. Adamlar da çok şık. Pembe gömlekli bir beyefendi dergi sayfalarından fırlamış gibi. Öyle güzel ve enerjikler ki ben pek ruhsuz ve sönük kalıyorum. Herkes bir ağızdan Jesus diye haykırıyor ve rahip ayine başlıyor.
Ülkemizden öyle mitolojik bir şekilde bahsediyor ki adeta İncil’in içindeki zamansız zamanda akmaya başlıyoruz. Denizlerde yüzüyoruz. Nil’in sularını boşalttığı Akdeniz’den Ege’ye, Ege’den Marmara’ya bir bebek peygamber sepetinin içinde giriyoruz sanki. Burasının bir şans ülkesi olduğunu, mukaddes topraklar olduğunu anlatıyor başrahip. Biz ülkemizi acaba bu kadar büyülü bir şekilde görüyor muyuz? Ben dahil çoğumuz kötülüklerden, haksızlıklardan, çirkinliklerden bahsetmeye pek hevesliyiz. Ama savaş ve yokluktan kaçıp akıl almaz dalgalarla boğuşan bu insanlar buranın bütün zorluklarına rağmen değerini çoğumuzdan daha iyi biliyor gibi geliyor bana. Ülkelerinden sökülmüş bu Araf insanlarının nereye gidecekleri belli değil; kimisi belki Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya kaçacak, kimisi bir Lampedusa’nın kıyısında boğulacak. Ama onlar, onlara statü bile vermeyen, Festus Okey gibi döven bir ülke için dua edip, güzelliklerine, yeşilliklerine müteşekkir olduklarını söylüyorlar.

Herkes kıpır kıpır
Ayin tüm hızıyla devam ederken Sera senin için bir şey getirdim diyor ve çantadan bir zeytinyağı şişesi çıkartıyor. Önce hiçbir şey anlamıyorum. Sonra bir bakıyorum etrafıma, herkes zeytinyağlarını çıkartmış rahipten komut bekler gibi bekliyor. Rahip, kafanıza üç damla damlatacaksınız, gerisini evinizin önüne boşaltıp şişeleri kıracaksınız diyor. (Bense kara kara plastik şişemi nasıl kıracağım diye düşünmeye koyuluyorum). Süryanilerin zeytinyağlı hastalık ve ölüm ritüellerini duymuştum ama böyle bir şey ilk defa başıma geliyor, ve evet, tam da başıma. Şişemi açıp döküyorum ama dilimin kararı olmadığı gibi elimin de kararı olmadığı için kafam yağ içinde kalıyor. Ben mahvolan deri ceketime yanarken, Sera gülmeye başlıyor. Tuvalet kâğıtları geliyor, yağlar siliniyor. Arındım mı bilinmez ama saçlarım kesin parlaklaşıyor. Zeytinyağlı ritüelden sonra ilahi söylemeye başlanıyor. Ama bu bildiğiniz huzurlu ilahilerden değil. Sanki bir reggae partisindeyiz, herkes kıpır kıpır, nefis bir ritme raks ediliyor. O kadar coşkulu ve lirik, o kadar hızlı ve dinamik ki, takip etmekte zorlanıyorum.
Kiliseden çıktığımızda ateş dağından inmiş gibiyim. Dansın ve müziğin ne kadar birleştirici olabileceğini biliyordum ama ibadetin katharsis getirebileceğini unutmuştum, hatırlıyorum. Hallelujah!