Büyük ev ablukada

Sabah saat 9.05. Yollar kapalı, ben ailemin evine ulaşmaya çalışıyorum. Nişantaşı’nda arabadan iniyorum ve Harbiye’ye doğru yürümeye çalışıyorum.
Bir grup polis beni durdurup, “yol kapalı, dönün” diyor.
Dönemem, evim az ileride, gitmem lazım diye derdimi anlatmaya çalışıyorum.
Polisler, “parktan aşağıya in, Hilton’un oradan çık” diyor.
Ben de ayaklarımı göstererek “sizce bu topuklu ayakkabılarla yürüyebilir miyim?” diyorum.
10 polisin yüzünde “çattık bir kokoşa” gibisinden anlamsız bir yüz ifadesi beliriyor. Belli ki benimle uğraşmak istemiyorlar ve ne yapacaklarını bilmiyorlar. O yüzden az ilerideki amirlerine yönlendiriyorlar.
Şişli’ye doğru yürüyorum. Sağda solda tek tük insan “12 Eylül’de bile böylesi görülmedi” diye söyleniyor.
İkinci grup polisle konuşuyorum. Bu sefer beni tanıyorlar, “ne işiniz var burada Pelin hanım” diyor bir polis.
Evim az ileride, oraya gitmem lazım diyorum.
Bu arada 5 dakika bile olmamış az ileride biber gazı patlamış. Hepimizin gözü yaşarıyor, boğazı yanıyor. Kimi polisin gaz maskesi yok, kimisi tam donanımlı. Polislerle esrarengiz amire doğru yürüyoruz.
Zafer Sokağı’nda amire durumu açıklıyorum, bana iki tane çevik kuvvet polisi tahsis ediyor, birlikte Harbiye’ye doğru yürümeye başlıyoruz. Sağa bakıyorum: 10, 15 kişilik DHKP-C grubu slogan atıyor, polisler biber gazıyla cevap veriyor.
Benim çevik kuvvet polisine soruyorum: “Hani artık biber gazı kullanılmayacaktı?”, “Herhalde mecbur kaldılar” diyor. Doğru ya, o kadar biber gazı ithal ediyoruz, kullanmamız lazım.
Benim polis gencecik, bebek yüzlü bir çocuk. Üçümüz gözlerimiz dolu, boğazımız düğümlü yürüyoruz. Bu arada bana, eve gider gitmez suyla sabunla yıkan, elini yüzüne sürme, ağzını kapatma gibi post-biber gazı taktikleri veriyorlar.
Böylece çevik kuvvet eskortuyla evime ulaşıyorum.
Aslında kime üzüleceğimi bilmiyorum.
Ülkemizin işçilerinin yıllardır neler yaşadığı ortada.
Ocak ayında 155. tersane işçisi yaşamını yitirdi.
Bakıyorum, haber bile değiller artık.
Belki hatırlarsınız, 13 yaşındaki Ahmet Yıldız iş makinesine sıkışarak parçalanıp patronu tarafından araba çarptı diye hastaneye götürülmüştü. Öldü gitti.
Peki bir işçi naaşı için ne veriliyor dersiniz? 36 bin Lira kadar. Hayatları o kadar ucuz yani.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre on yılda 12, 418 işçi öldü. Ne can güvenceleri var, ne bayramları.
Esnafa acıyorum.
Bugün panayır gibi olması gerekir. İnsanlar, zorla kazandıkları haklarını kutlaması gerekir. Baharın ılık sokaklarında şarkı söylemesi gerekir.
Oysa bizde sanki savaş alanı. Kepenkler kapalı, caddeler kapalı, köprü kaldırılmış, ulaşım iptal. Esnafın suçu ne, bakıyorum dükkanlarının camları indiriliyor, kepenkleri sökülüyor. Yazık değil mi bu insanlara?
Polislere de acıyorum. Herhalde onlar kadar nefret edilen yoktur bu memlekette.
Tabii, gaz onlarda, cop onlarda, orantısız güç onlarda- ama çoğu emir kulu. Çoğu genç, iştir diye girmiş, onlara kara cellatlar gibi kötü adam rolü oynamak düşüyor.
Bir inatlaşmadır gidiyor. Ülkede çok şey değişiyor ama bu değişmiyor. Babamların gençliğinde de 1 Mayıs kanlıymış, bugün de kaos. Ne bu hükümeti, ne evvelkileri 1 Mayıs konusunda samimi buluyorum. Can güvenliği için Taksim’deki kutlamalara karşı çıkıyorlar, öyle değil mi? Peki tersane işçilerinin can güvenliği, kot taşlayanların can güvenliği nerede? Bizim can güvenliğimiz nerede? Yok. GDO’lu pirinçleri sat, sattır, sonra “az GDO’lu” gibi abuk bir bahaneyle bizi aptal yerine koy. Normalde hiçbir gün can güvenliği için kılları kıpırdamazken bugün mü can güvenliğimizi dert ediniyorlar?
İnsanlar yılın bir günü bayramlarını kutlayacaklar. Taksim gibi sembolik bir yerde kutlayacaklar. Kutlayamadıkları gibi, şehrin dört bir tarafında terör esiyor. İnsanlar evden çıkamıyor. Turistler şaşkın şaşkın bekliyor.
Yazıktır.
Kutlanmayan, kutlanamayan bayramınız kutlu olsun.
Orwell bile bu kadar yaratıcı olamazdı.