Çöküş: Korku imparatorluğu

Milliyet’e yazdığım ilk yazı korku üzerineydi. Asker devletinden polis devletine geçmiş bir ülkede doğal olarak korkuyla yönetiliyor, korkuyla frenleniyorduk.
Sansürlenip kendimizi otosansürledikçe sesimizle boğuluyor içimize attıkça kabızlaşıyorduk.
Dinlenme, içeri atılma, işinden olma paranoyasıyla kontrol ediliyor, susuyorduk.
Bugün bu korku perdesi aralandı.
“Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” ve “Azınlık şaşırma, sabrımızı taşırma” sloganlarına karşın, bu ürkütücü haykırışlara nazır Başbakanımızın hoşnut tebessümüne karşın,
Gezi’de şarkı söylemeye, paylaşmaya, ağaç dikmeye, dua etmeye, kaybettiklerimiz için siyahlar içinde yas tutmaya devam ediyoruz.
Korkmuyoruz.
Çünkü Taksim’in girişindeki bir duvar yazısında da belirtildiği gibi, artık hiçbir şeyin aynı olmayacağını biliyoruz.
Bildiğimiz için de, telefonda daha rahat konuşuyor, el ele daha sıkı tutuşuyor, Türk olsun, Kürt olsun aynı halayı çekiyoruz.
Evet artık hiçbir şey aynı olmayacak çünkü birlik olmanın tadına vardık.
Doğru için savaşmanın hazzını yaşadık.
“Bi daha bi daha biber gazı” bile dedik.
Onlar sıktıkça düştüler, onlar vurdukça bizim yıllardır içimizde büyüttüğümüz korkunun nasıl bir şey olduğunu gördüler.
Artık ok yaydan çıktı.
Borsa tepetaklak düşüp, turizmciler alarm çanlarını çalınca, Başbakan’ı yıllardır öve öve bitiremeyen dış basın, gaz maskeli bir sultan olarak resmedince, konuşmalar yumuşadı, hamdolsun.
Ama şimdi somutu bekliyoruz.
Balon cümlelere hepimiz tokuz.
Türkiye’nin birinci sınıf bir demokrasi olmadığını, “soruşturma açılacak, gereği yapılacak” söyleminin fezaya bırakılan bir temenni olduğunu bildiğimiz için...
Bir tane daha Uludere istemediğimiz için...
Bu ülkeyi çok ama çok sevdiğimiz için size sesleniyoruz.
Lütfen sakin olun, lütfen empati kurun, olayları dış mihraklar, teröristler, bizimle alakası olmayan Vandallara yükleyerek komik duruma düşmeyin.
Gücünüz, toplumun içinden gelmekti.
Şimdi, kendi toplumunuza uzaksınız, tanıyamıyorsunuz.
Seleflerinizin yaptığı hatalara düşüyorsunuz.
Gözümün önünden gitmiyor.
Başbakanımızın son Amerika seyahatinde bir sincapla ne güzel bir anı vardı, hatırlıyor musunuz?
İşte ben Gezi’de böyle bir şey görmek istiyorum.
Başbakanımız, o seslendiği çevreci kardeşleriyle bir dere kenarına otursa ve HES vahşetinin ne olduğunu anlasa.
O çok sevdiği Karadeniz’in vahşi yeşillerinin gün be gün nasıl talan edildiğine tanık olsa.
Kadim medeniyetler üzerine kurulacak barajların, kıssadan hisse zihniyetiyle neleri yuttuğunu idrak etse.
“Bunlar yataklarına köpek de alırlar” demiş biri olarak o köpeklerin temiz gözlerinin içine bakıp, masumiyetin ne olduğunu görse.
Çanak çömleklerin üstünde ne efsanelerin işlenmiş olduğunu masal dinler gibi dinlese.
Nükleer enerji santrallerinin bir kara delik olduğuna ikna edilse.
Gezi Parkı’nda volta atıp çocuklarla konuşsa, Çapulcu kütüphanesinden bir şiir kitabı alıp ağacın altına kurulsa.
Buraya da sincap getirtelim dese...
Fena mı olur?
Hayal kurmayı unutmuştum, artık kuruyorum.