İleri demokrasinin el kitabı

Her yakılan kitap dünyayı aydınlatır. Emerson
İnsanlık tarihi boyunca nice devlet ve hükümet, kitap yaktı, yasakladı.
Yazarı susturmak için sürgüne, ölüme, Gulag’a gönderdi, kalemini kırdı, dilini kesti.
Geriye ne kaldı? Bugün sadece kitap yakan bir diktatör olarak hatırlıyoruz Shih Huang Ti’yi. Kötü birer film kahramanına indirgiyoruz Nazileri.
Percy Shelley’nin unutulmaz Ozymandias’i gibi, çoğu lider ve putları, inşa ettikleri korku imparatorlukları, burunları kırılmış, adları silinmiş birer heykel olarak unutulmaya mahkumdur.
Çölün ortasında, yapayalnız kalmaktır kaderleri.
Sokrat’a baldıran otu zehri içirenleri değil, onun düşüncelerini hatırlıyoruz.
Yakılan, hapse tıkılan Giardano Bruno’ları, Galileo’ları, Seyid Nesimi’leri biliyoruz hepimiz, dönemin krallarını, iktidarlarını değil.
Kitap yasaklanıp yazar susturulunca fikir susacak mı? Hayır. Aksine gürül gürül akacaktır. Çünkü yakılan her kitap dünyayı aydınlatır. Her hafta yeni bir sansür, yeni bir yasak.
Seneye “Masa” şiirinin törpülenmesiyle başladık, lise son öğrencileri “bira” kelimesi okumasınlar, neme lazım. Tıraşlandı güzelim Cansever şiiri. Kaldı mı masa köpüksüz.
Şimdi de nurtopu gibi yeni bir açlık grevi ile karşı karşıyayız çünkü Tekirdağ Cezaevi’nde tuhaf bir yasak yürürlüğe sokuldu. Kimse gıkını çıkarmadı. İş cezaevi olunca demokrat twitter mücahitleri ona buna laf yetiştirip poz vermiyorlar anlaşılan.
Pek çoğu tartışılır delillere dayandırılarak içeri tıkılan genç, muhalif insanlara yaşlarından büyük ceza vermeyi biliyoruz, yetmiyor, okumalarına karışıyoruz. Yeni idare ve gözlem kurulu kararıyla tutsaklara on kitap sınırlaması getirilmiş.
“Örgütsel amaçlı kullanılabileceği” gerekçesiyle içerdekiler dünya atlası veyahut Türkiye haritası yüzü de görmeyecek.
Buna mukabil alabildiğine din kitabı.
Silivri’de haksız yere bir sene yatan bir tiyatrocu arkadaşım var. Geçen hafta aynı filmde oynadık Tuncay Akpınar’la. Birisine benzetildiği için cezaevini boyluyor, bütün kanıtlar lehinde olmasına rağmen davası bir sene sonra görüldüğü için hayatından bir senesi çalınıyor. Kim verebilir hesabını? Kimse.
Ondan öğreniyorum ki bütün bu kitap kısıtlamaları olurken, koğuş Ahmet Hulusi kitaplarıyla dolup taşıyor. 25 kişilik koğuşta 75 tane Ahmet Hulusi kitabı, kitaplar onlara, onlar kitaba bakıyor.
Silivri kütüphanesinde bir Nazım, bir Ahmet Arif yokmuş. Şiir tehlikelidir ya.
Tuncay, size oyun koyayım, tiyatro yapayım diyor. El cevap: Hayır. Otur yerine, vaaz dinle, Ahmet Hulusi okuyarak doğru yolu bul.
Şu anda Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde PKK’lı tutuklular dışında tüm siyasi tutuklular, 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde ise MLKP davası tutukluları, on kitap sınırlamasına ve saldırılara karşı süresiz açlık grevine başladılar; kitap için, okuma hakkı için. Kitaplar ki onlara kuş getirir, mimozanın nazik ıtırıyla serinletir...
Tamam, yasakladınız, yasaklamayı iyi biliyorsunuz. Hiç mi hesaplamıyorsunuz, aldığınız yarayı? Tarih tarih diyorsunuz, hiç mi düşünmüyorsunuz nasıl anılacağınızı? Bugün Nevroz, hayırlı olsun, barış olsun. Bunu hepimiz istiyoruz. Ama neye yarar barış, okuyamadıktan, yazamadıktan, konuşamadıktan sonra? Nedir barış, korku ile, baskı ile boğulduktan sonra?

Veda
Hayattaki en eski arkadaşımı, çocukluğumun ilk aşkını kaybettim. Can Denktaş’la birlikte büyüdük. Annesi Mesude ve ailesine sabır dilemekten başka bir şey yapamıyorum. İçim acıyor. Yazamıyorum.
Hasan Cemal’e de veda etmek istiyorum. Büyük resimden bahsetmişti, umarım büyük resmi hatırlar. Özellikle bu süreçte onun engin tecrübeleri ve analizlerine ihtiyaç var.