Nefretin gücü

Kadıköy sokaklarında “Her yer Lice, her yer Direniş” naraları atılırken Halk TV, Nuçe TV’ye bağlanılıyor.
Yılların ulusalcıları Kürtlerle empati kurmaya başlıyor.
Yüz yıllık zehir ve yalnızlık kırılmaya başlıyor.
Hükümet sözcüleri konuşup halkı aşağıladıkça insanlar birbirine kenetleniyor.
O yüzden konuşsunlar, bağırsınlar diyorum artık.
Komplolarını temcit pilavı misali sunsunlar. Zaten çoğu insan inanmıyor.
Nefret söylemleri, bir grubu kutuplaştırıyordur kutuplaştırmasına ama hiç tahmin edilmeyen insanları da birbirine yakınlaştırıyor.
Ortak bir taleple, özgürlük ve adalet ateşiyle yanıyor İzmir, Diyarbakır, Kuala Lumpur.
Ertuğrul Kürkçü’nün yaptığı gibi Hükümeti ve Başbakan’ı kutlamak gerek; Türkiye’nin iki yakasını örnek demokrasileriyle birleştirdiler.
Açılımın ve Akillerin yapamadığını sopa ve toma zoruyla yaptılar. O yüzden bravo.
Bütün bu beklenmedik ittifaklar olurken, nefretin gücüne dair bir araştırma yapıyorum.
Nefret kelimesinin kökeninde kargaşa ve kaçışma var. Bu, antipatik birisinden kaçmak ya da ürktüğünüz bir şeyden uzaklaşmak olarak vuku buluyor. Yani nefret, kaosu ve tecridi doğuruyor.
Arapça ve Farsçada nefret aynı zamanda lanet kelimesiyle birleşiyor.
Günah keçileri ve nefret objeleri, insanların kinlerini akıttığı, lanetlediği, uzaklaştırdıkları kişiler olarak toplumu bir nevi rahatlatıyor.
Çünkü bütün tatminsizliklerimizi ve kızgınlıklarımızı onlara yükleyip yeri geldiğinde onlardan kurtuluyoruz. Tanrılara, ejderlere, devrimcilere, mahkemelere teslim edip adaleti sağladığımızı düşünüyoruz.
Peki, nefreti dizginleyemez miyiz? Ondan aldığımız kinetik enerjiyi başka bir şeye eviremez miyiz?
Pek çok din bunu amaçlıyor.
Başkasına atmak için elimizde tuttuğumuz kızgın bir kor olarak tarif ediyor Buda nefreti. Olan ele oluyor, közle kendimizi yakıyoruz.
Mamafih, nefret ettiklerimiz etrafında birleşmek kadar doğal bir şey yok. Bu hep böyle olmuştur. Ortak bir nefret objesi olunca, ortak bir amaç oluyor: O putu yıkıp, haksızlıklarına son vermek gibi.
Tarihten alınması gereken dersler var tabii. Başbakanımızın sürekli yaptığı Menderes referansı da bana bunları hatırlatıyor.
Ortak bir amaç için birleşmek, hak için, demokrasi için, adalet için, çevre için, kadın için bir araya gelmek güzel tamam ama eleştirdiğimiz insanların yaptığını da yapmamız, onların hıncına, kızgınlığına, ezikliğine kapılmamamız lazım.
Birleştirici güç nefret objesi olabilir, ama bu enerjiyi somut taleplere, kişiden çok mefhumlara yöneltirsek ancak haklı olabiliriz.
Niza Yanay’ın Nefret İdeolojisi adlı kitabından nefretin aslında sevgiyi de besleyebileceğini, tutku denilen muammanın aslında bütün çatışmaların göbeğinde olduğunu öğreniyorum. Nefret diskurunda hem bir savunma mekanizması hem de tutkunun ötekisini yok etmeyi amaçlayan siyasi bir fantezi olduğunu söylüyor Yanay. Ben de son zamanlarda olup bitenleri düşündükçe fark ediyorum ki siyasetin fantazmagorik mimarları, sürekli ötekileştirerek aslında kendilerini ötekileştirmiş oluyorlar. Ayak ve baş ikileminin altını çizerek birleştiriyorlar. O yüzden onlara müteşekkirim. Umutluyum.
Her yer Lice, her yer Taksim.
NOT: Sosyal medyada yapılan ve sömürülen bilgi kirliliğine bir yenisi daha eklendi. Berkin Elvan’ın sağlık durumunun gayet iyi olduğunu söylüyorlar. Berkin’in uykusundan büyük bir ihtimalle kalkmayacağını öğreniyorum avukatından. Keşke bu yalanları gerçek olsaydı.