Sehven

Bu ülkede ne sehven değil? Ölmemiz, kalmamız, gözümüzün çıkması,
Bir gün öyle, bir gün böyle olmamız?
Ali İsmail’in anne babasının kahrına tanık olup, “Siz kendi çocuklarınızın yüzlerine nasıl bakacaksınız” derken, yine sehven diyerek mi sıvışacaksınız?
Bir doktor, 19 yaşında öldüresiye dövülmüş bir çocuğa ağrı kesici verip eve gönderince, sehven mazeretiyle mi paçayı sıyıracak?
Dr. Hasan Gülcü, Ali İsmail’i eve yolluyor. Çocuk beyin kanaması geçirip ölüyor. Yetmedi, Doktor kışkırtıcı tweetler atıyor. “Pire için yorgan yakmak” gibi. Sokakta yürüyenlerle ilgili komplocu Takvim haberlerini paylaşması gibi.
Peki, o Hipokrat yemini eden doktora ne oluyor? Hiç. Hâlâ doktorluğunu yapıyor.
Sehven de olsa, adalet yerini bulmuyor.
Hukuk, medya yanar döner, aile katil, baba “mükemmel bir role model” olunca, hayatın kendisi sehven.
Polis, Ali İsmail’i dövmemiş, dürtmüş.
Fırıncının dediğine göre, Ali İsmail etrafından etkilenerek düşmüşmüş.
Anlaşılan o ki, Erdoğan Bayraktar, benden önce Başbakan istifa etsin derken sehven demiş.
Umut Oran’ın soru önergesi “sehven” sansürlenmiş.
Çağlayan kol saatini sehven takmış.
Dev kasalar oraya sehven girmiş.
Ak parti yıllarca cemaate sehven güvenmiş.
Hepsi aynı gemiye sehven binmiş.
Biz bu ülkede sehven gelmişiz, sehven gideceğiz.
Rastgele doğarız, rastgele yaşarsınız.
Bir gün kahraman, bir gün vatan haini, bir gün hırsız, bir gün polis oluruz.
Sağcısı/solcusu, paraleli/dikdörtgeni, cemaatçisi/Ak Partilisi fark etmez...
Sehven kardeş, sehven düşman olur.
Bizde hata yaptım demek çok zordur.
Özür ise pek nadide bir kuştur.
Olur da bir kusur mu ettiniz, yanlış bir söz mü söylediniz? Susarsınız. Silersiniz.
Ya da pek çoğunun maharetle yaptığı demagoji gibi, konuyu istediğiniz yere çekersiniz. Topu taca atarsınız.
Ama artık hata yaptım demeye gerek kalmadı.
“Sehven” deyince durumu kurtarıyorsunuz.
Böylece, mertliğiniz gitmemiş, havanız sönmemiş oluyor.

Büyük Resim

X ülkesine bir temsilcinizi göndermişiniz.
Bu ülkeyle temasınız, ticaretiniz, ortak hesaplarınız var.
O ülkenin medyası sizi takip etmiş, ama çok da iplememiş.
İşine geldiğinde sultan, işine geldiğinde diktatör demiş.
Zaten sen ya da ben, o ya da bu, neden umurunda olsun ki?
Tıpkı bizim de Suriye’nin, Sudan’ın ya da herhangi bir ülkenin geleceğini umursamadığımız gibi... Çıkarlar varsa var, yoksa yok. Böyle basit bir oyun reel politik.
İşte öyle bir ülkenin medyası, içeridekinden çok daha güvenilir olabiliyor. Tabii yüzeysel kalıyor ama büyük resmi çekiyor. Mesela, son günlerde Almanya’daki başlıklara bir bakalım:
- “Erdoğan burada seçim kampanyası yapmak istiyor. Çünkü Almanya’daki Türkler bu yıl ilk kez, Türkiye’deki seçimlerde oy kullanacaklar.” (Bild)

- “Erdoğan ülkesinin AB üyeliği konusunda propaganda yapmak istiyor. Fakat Merkel konuğu ile Türkiye’deki yolsuzluklar ve insan hakları ihlalleri üzerine konuşmayı tercih ediyor.” (Westdeutsche Allgemeine Zeitung).
- “Çalışma yemeği için Angela Merkel’e giderken kendisini protesto eden yüzlerce kişiyi görmek zorunda kaldı.” (ntv)

- “Erdoğan’ın iki yüzü: Merkel’in yanında kibardı.” (Der Spiegel)
Sizce de dış mihrak, dışta da olsa, bizden daha iyi okumamış, özetlememiş mi? Ülkemizde kaç gazete bunları yazabilir? Yakında bunların çevirisini bile yayımlayamayabilir. Yeni yasaya göre TİB istediğini sansürleyecek, istediğinin erişimini engelleyecek. İnsanlar çaresini bulur, su akar yolunu bulur bulmasına da, siz yaftalarınızla kalırsınız. Hafiyeciliğinizle, otorite hastalığınızla, koltuk sevdanızla...