Seksek

Şimdiye kadar kimse çocuk bayramımı kutlamadı. Burada okula gitmediğim için 23 Nisan’da çıkıp şiir okumuşluğum, müsamerelerde tavşan, sincap oynamışlığım falan da olmadı. 23 Nisan benim için geçmişten gelen güzel bir ritüel, dünyanın hiçbir yerinde olmayan müstesna bir bayramdı. Burada yaşamaya başlayıp “büyüklerin” koltuk sevdalarına tanık oldukça bu günün ehemmiyetini anlamaya başladım. Bir gün için bile olsa, sembolik dahi olsa gençlerin o koltuklara geçmesinin çok önemli olduğu fark ettim. Çocuk bayramının kutlandığı tek ülkede o çocukların çooook uzun yıllar ustalar, kifayetsiz muhterisler veya korkaklar tarafından köstekleneceğini bildiğim için bayramı buruk bir coşkuyla gözlemledim.
Üç yıl önce Brüksel’deki parlamentoda konuşmaya davet edildiğimde tanıştığım vekillerin çoğunun benimle yaşıt olmasını, ne yalan söyleyeyim, kıskanmıştım.

Seksek

Erkekler meclisi
Ne zaman Avrupa’ya gidip siyasi birileriyle tanışınca hep aynı şeyi düşünür oldum: Ne kadar genç var, ne kadar çok kadın var. Bir de bizim Meclis’e bir bakın, ne kadar çok erkek var! Hep aynı isimler parti ya da pozisyon değiştirerek oradalar. Yeniler nerede? Onlar genelde arka planda, dokunulmazların arkasında görünmez, duyulmazlar.
Neyse, gelelim bayramımıza. Bu kadar yıl sonra ilk defa 23 Nisan’ı çocuklar gibi kutladım. Baharın bal gibi ışıldayan bir gününde arkadaşlarım beni Taksim Gezi Parkı’na davet etti. Çocuklar gelecek, palyaçolar, pandomimler, müzisyenler ve tiyatrocularla birlikte 23 Nisan’ı kutlayacağız, peki sen ne yapacaksın dediler. Ne yapabilirim, ne yapmak isterim, neyi özledim diye düşünmeye başladım. Neyi özlediğimi fark ettim biliyor musunuz? Seksek oynamayı. Ağaçların altında, mavi, pembe, beyaz tebeşirle kutucuklar yapıp hoplayıp zıplamayı özledim. Park özledim. Yeşil özledim. Düşmeyi, gülmeyi, çizgi dışında mı/değil mi diye didişmeyi...
Ve Gezi’ye gittim. İnşaat ve şantiyelerin arasındaki kurtarılmış alana, beton yığınlarının ortasında kalmış gizli bir labirente girdiğimi hissettim. Tam bir panayır havası vardı. Çimlerin üzerinde çocuklar oyunlar oynuyor, dans ediyorlardı. Yüzlerini boyatıyor, şarkı söylüyor, heyecanlı bir şekilde şiir okuyorlardı. Ben de arkadaşlarla buluştum. Gözleme söyledim, ayran söyledim, seksek için güç toplamalıydım ne de olsa! Ve vakit geldi. Çok uzun yıllar seksek oynamadığım için önce bir çocuklara bakayım dedim. Kuralları az çok hatırlıyorum ama pek de emin değilim.
Böylece küçük kedi ve maymunlarla taşımızı atıp atlamaya başladık. Sıra bana geldiğinde az daha düşecektim, son anda durumu kurtararak birinci kutuya dönmeyi başardım. Birbirimizi yüreklendirdik, alkışladık ve oyun devam etti. Daha çok atlamak, daha çok zıplamak istiyordum ama çocukların elinden taşı kapıp haklarını yemek ayıp olur diye kendimi tuttum. Onlar gittikten sonra oynamak da bir tuhaf olacağı için içimde kaldı.

Haydi parklara
Çocukların çoğunun seksek oynamayı bilmediğini görünce şaşırdım, şaşırmamalıydım. Zavallılar, seksek oynayacak bir yerleri mi kaldı? Çoğu evlerine kapalı, bilgisayarda sanal seksek oynuyordur en fazla. Biz çocukken sokaklarda koşardık, futbol oynardık, ağaçlara tırmanıp ellerimiz dudaklarımız morarana kadar dut toplardık, çamura batıp çıkardık. Bu çocuklar seksek bile oynamayı bilmiyor. Parklar yok oldukça, nefes alma alanlarına AVM’ler ve binalar dikildikçe de bilemeyecekler de. O yüzden diyeceğim o ki, hadi parklara. Kendiniz için değilse de çocuklarınız için sahip çıkın nadir kalan bu yeşil alanlara. Bir parça tebeşir, bir taş yeter.