Veda!

27 Aralık 2015

2015 yılının son günlerine gelmemizle beraber haftalık yazı yazma serüvenimi sonlandırıyorum. Otuz yıldır çalışmakta olduğum Cleveland Clinic’in Abu Dhabi’de açılan yeni hastanesinde yüklendiğim sorumluluklar ikincil işim olan düzenli yazarlığa devam etmeme zaman bırakmıyor...

2008 yılında Genel Yayın Yönetmeni olan değerli dost Sedat Ergin’in Milliyet’te bir sağlık köşesi hazırlama teklifini çok cazip bulmuştum ama başarabilir miyim diye de tereddüt ettiğimi hatırlıyorum. Çalıştığım hastanede yoğun klinik hekimlik, bilimsel araştırma ve idarecilik sorumluluklarım vardı. Milliyet gibi köklü bir gazetede her hafta okurların karşısına yeni bir sağlık yazısıyla çıkmak kolay bir iş değildi. Sevgili Ergin’in yüreklendirici desteğiyle denemeye karar verdim. Kaliteli yazılar hazırlayabilmek için çok zaman gerekeceği endişesinin yerinde olduğunu anlamak için uzun süre geçmesi gerekmedi. Kendi uzmanlık alanımda bile olsa, yazacağım konuyu her yönüyle ele alabilmek için araştırma yapmam gerekiyordu. Yeni işimi istikrarlı bir yola sokmam ancak her hafta sonunda bir tam günümü ona ayırmamla mümkün oldu.

Gazetecilik zor zanaat

Gazeteci olmasam da bir gazetede yazıyor olmam, gazetecilerin işlerinin ne kadar zor olduğunu anlamamı sağladı. Onlardan çok şey öğrendim. Birçok meslekte olduğu gibi hekimlikte de zamanlı işler vardır, taahhüt ettiğiniz süre içinde tamamlamanız gerekir. Ama herhalde gazetecilik dışında hiçbir meslekte, her gün ve her iş için uyulması gereken katı zaman sınırlamaları yoktur. Baskı makinaları kimseyi beklemeyeceği için belli saatte yazımı yetiştirmem gerekiyordu. İşimde disiplinli olduğumu düşünürdüm, ama her hafta yazıyı aksatmadan yetiştirebilmek için daha disiplinli olmam gerektiğini kısa sürede öğrendim.

Gazetedeki yazıların zamanında hazır olması yeterli değil, kaliteli olması, yanlış veya eksik bilgi içermemesi de gerekli. Özensiz bir yazının okurlardan eleştiri alacağını bilen gazeteciler yazdıkları her satıra dikkat ederler. Haber ve yorumlarının her gün binlerce kişi tarafından okunduğunu, bir anlamda sınavdan geçtiklerini bilirler. Bir ciddi yanlışın yıllar içinde oluşmuş güvenilirliği bir günde yıkacağı gerçeği, zaten zor olan bu mesleği daha da stresli hale getirir. Üstelik hata yapmamaya çalışarak zamana karşı yarışırken haber atlamamak için de her an tetikte olmaları gerekir.

Özene bezene yazılan haber veya köşe yazısının ertesi gün eskimiş olacağının bilinmesi gazeteciliği her gün yeniden başlayan bir yarışa dönüştürür. Yanlış hatırlamıyorsam, merhum Çetin Altan çok yıllar önce yazdığı bir köşe yazısında gazeteciliğin nankör bir meslek olduğundan söz ediyor, birkaç gün önce yazdığı yazının bulunduğu sayfanın Kadıköy Çarşı’sında balık paketlemek için kullanıldığını görünce içinin sızladığını anlatıyordu.

Okura saygı

Bir kıdemli gazeteci ağabeyden okura saygının, okurdan saygı görmenin tek yolu olduğunu duymuştum. Saygıya layık olabilmek için doğru bilginin yanı sıra, dengeli ve konuyu her yönüyle ele alan ve her seferinde eskilerinden farklı, orijinal bir yazı yazılması gerektiğini de aynı ustadan öğrendim. Temmuz 2008’den bu yana her hafta okurların karşısına yeni bir konuyla, ya da eski bir konunun farklı bir yönünü ele alan bir yazıyla çıkmaya çalıştım. Tıbbi konularda tartışma eksik olmadığı için farklı görüşleri yansıtmaya gayret gösterdim. Dogmatik ve ideolojik olmaktan hep kaçındım. Yazdıklarımın bilimsel verilerle desteklenmesine özen gösterdim. Bilimsel yayınların gücü ve güvenilirliğinden kaynaklanan tereddütler varsa bunları mutlaka okura aktarmaya çalıştım. Yazdıklarım bir tıp dergisinde değil gazetede yayımlanacak olsa da, okurun bilimsel metot hakkında fikir sahibi olmasını amaçladım.

Yazının devamı...

Doktor Google

20 Aralık 2015

İnternetle sağlığımız hakkında bilgi edinmemiz kolaylaştı. Şikayetlere bakıp teşhis koyan, hastalıklar hakkında ayrıntılı bilgi verenlerin yanı sıra her derde deva tedavi vaat eden siteler var. Tüm bu bilgileri sağlıklı bir şüphecilikle değerlendirmek yararlı olacaktır

İnternet yaygınlaştıkça tıbbi konularda bilgi bulmak giderek kolaylaşıyor. Birçok insan şikayetlerinin neden kaynaklandığını anlamak ve muhtemel teşhisleri öğrenebilmek için önce bilgisayarın başına geçip Dr. Google’a danışıyor. Son yıllarda doktorların sağlık konularında internette bulduğu kaynakları kullanarak bilgi sahibi olmuş hastalarla karşılaşmaları hiç de ender değil. Bu değişimin çok yararlı yönleri olduğu gibi sorunlu olan tarafları da var.

İnternet, kütüphanecisi olmayan, isteyen herkesin raflara kendi yazdıklarını hiçbir süzgeçten geçirmeden koyabildiği bir kütüphane. Raflarda doğru sağlık bilgileri içeren, işe yarar, özenle hazırlanmış belgelerin yanı sıra kişisel gözlem ve değerlendirmeden kaynaklanan, bilimsel dayanaktan yoksun bilgiler de bolca var.

Bir internet sitesinde yazılanlar doğu olsa bile, bu bilgiler ışığında kişinin sağlık sorunlarının değerlendirilmesi apayrı bir iş. Bu işin doğru yapılabilmesi için zengin ve geniş bir bilgi birikimi ile şikayet ve belirtileri ağırlıklarına göre bir muhakeme süzgecinden geçirerek karar vermek gerekir.

Bilgisayarların, yapay zekaları geliştikçe bir ölçüde de olsa bu kabiliyete kavuşacakları düşünülüyor. Lakin bugün için Doktor Google’ın teşhislerinin çoğunlukla doğru olduğunu söylemek güç.

İnternete güvenirken dikkat!

Bu ay ünlü İngiliz haftalık tıp dergisi BMJ’de bu konuya ışık tutan bir araştırma yayımlandı. Harvard Üniversitesi’nde sağlık politikaları üstünde çalışan bilim insanları internette genel olarak güvenilir kabul edilen, WebMD, Mayo Clinic gibi sitelerin de bulunduğu, şikayetleri inceleyip teşhis koyan sitelerin sonuçlarının doğruluk derecesini incelediler.

Web sitelerine sormak üzere hasta ağzından yazılmış 45 farklı sağlık senaryosu hazırladılar. Bu senaryoların 15’i acil müdahale gerektiren, 15’i acil olmasa da doktora görünmenin gerekli olduğu durumlardı. Diğer 15 senaryoda kişinin yapması gereken şeyler olsa da mutlaka doktora gitmesini gerektirecek bir durum yoktu.

Teşhis koymak zor

Araştırmacılar doğru teşhis koyan siteye tam not verdiler. Ne yazık ki sadece 3 siteden biri bu kadar başarılıydı. Pekiyi almasa da doğru teşhise yaklaşanları saptamak için ilk 3 olasılık arasında doğru teşhisi veren sitelere baktılar. Ancak 2 siteden biri iyi not aldı. Sağlık konusunda danışmanlık yapanların en önemli işlevlerinden biri hastanın doğru yere yönlendirilmesidir. Tıbbi tabiriyle triajın doğru yapılmasıdır. Kim aile doktoruna, kim acil servise gitmelidir, kim evde kalıp dinlenmelidir sorularına cevap verilmesi hayati önem taşır.

BMJ’de yayınlanan makaleden internetten edinilen triaj tavsiyelerinin ancak yarıdan biraz fazlasının doğru olduğunu anlıyoruz. Bazı siteler ne olursa olsun kişinin doktora gitmesini tavsiye ediyor.

Bu araştırma internet sitelerinin işe yaramadığını değil henüz yaygın kullanıma hazır olmadığını gösteriyor. Yapay zekanın gelişmesiyle bilgisayarların doğru teşhis koyma kabiliyeti artacak. IBM Watson gibi sistemler o günlerin zannedildiğinden yakın olduğunu düşündürüyor.Ya medyadaki bilgiler?Yazılı ve görüntülü medyada en ilgi çeken öğeler arasında sağlık haberleri ve sağlık bilgisi veren köşe yazıları ve programlar geliyor. Bazılarında doğru bilgiler veriliyor olsa da genel olarak ülkemizde medyanın tıbbi haberler ve sağlık bilgileri açısından güvenilir bir kaynak olduğunu söylemek güç. Gazete okurken ve televizyon seyrederken karşımıza gelen sağlık bilgilerini doğru kabul etmeden mutlaka bir süzgeçten geçirmeliyiz. Yazının veya programın başlığında “Mucize”, “Çığır açan”, “...çare bulundu” gibi kelimeler varsa dikkat etmek gerekir. Örneğin yeni bir tedavi yöntemi veya mucizevi bir ilaç hakkındaki haberi sağduyuyla değerlendirdikten sonra bazı soruları sorarak bilginin güvenilirliği hakkında fikir edinilebilir.İnanmadan sormak lazım

Haberin kaynağı ne?Saygın ve hakemli bir tıp dergisinde çıkan bir bilimsel makale mi, yoksa bir konferansta sunulmuş, henüz bilimsel hakem süzgecinden geçmemiş kısa bir bildiri mi? Yoksa bir ilaç şirketinin halkla ilişkiler bölümünden yapılan bir basın açıklaması mı? Arkasında şeffaf olmayan bir kaynak varsa o habere şüpheyle yaklaşmakta yarar vardır.

Yeni tedavi insanlarda denenmiş mi?Birçok yeni tedavi önce hayvanlarda denenir. Ama faredeki kanseri iyileştiren ilacın insana da aynı ölçüde yararlı olacağını söylemeden önce yapılacak daha çok iş vardır. Hayvan deneylerinden elde edilen bilgileri ümit verici olarak kabul etmeli, insanlarda güvenilir bilgilere ulaşmak için yıllar gerektiği bilinmelidir.

Araştırma kaç kişi üstünde yapılmış?Yeni bir tedavinin etkinliğinin ve güvenliğinin belirlenebilmesi için geniş hasta grupları üstünde yeterli sürede denenmesi gerekir.

Yeni bir ilacı 100 hasta üstünde 1 yıl denemek yetmez. Çünkü hala bir çok bilinmeyen vardır. Üç bin hastanın 5 yıl boyunca sınandığı araştırmada sonuçlar çok farklı olabilir.

Kontrol grubuyla karşılaştırılmış mı?Bir doktorun “Ben yeni geliştirdiğim bir ilaçla 50 hastamı tedavi ettim hepsinde iyileşme olduğunu gözledim” demesinin bilimsel değeri çok azdır. Çünkü boş ilaç (plasebo) alan benzer bir hasta grubuyla (kontrol grubu) karşılaştırma yapılmamıştır.

Sebep sonuç ilişkisi var mı?Bir araştırma lokantadan çıkanların kullandıkları arabaların daha sık kaza yaptığını gösterince lokantanın veya yemek yemenin kaza sebebi olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. İkisi arasında bir ilişki vardır ama bu bir sebep sonuç ilişkisi değildir. Yakından incelenince sadece içki içmiş olan lokanta müşterilerinin sık kaza yaptığı anlaşıldı.

Ölçülen vekil mi? Asil mi?İyi kolesterol düşükse kalp krizi ve ölüm riski yüksektir bilgisinden hareket ederek iyi kolesterolü yükselten ilacın ölüm riskini düşüreceği söylenmemelidir. Çünkü ilacın asıl, yani kalp krizi ve ölüm üstüne olan etkisi değil, vekil, yani iyi kolesterol üstüne olan etkisi sınanmıştır. Fikir verici olsa da kesin kanıt olmaktan uzaktır.

İstatistik oyunlarına dikkat!Sağlık araştırmalarında istatistik biliminin önemi yadsınamaz. Buna karşılık istatistiğin yanlış kullanılması veya eksik yansıtılmasının yanıltıcı olacağı bilinmelidir. Örneğin ‘Mucize ilaç ölüm oranını yarı yarıya azaltıyor’ başlığı durup düşünmeyi gerekir. Yüzde 50 göreceli (rölatif) yarar, riskin yüzde 2’den 1’e ya da yüzde 60’tan 30’a indiğini ifade ediyor olabilir. Birinde 100 kişiden 1’inin öbüründe 30’unun hayatı kurtuluyor!

Akçeli ilişkiler var mı?İster internet sitesi olsun ister gazete haberi, öncelikle verilen bilginin kaynağında bir çıkar ilişkisi yatıyor mu diye sormak gerekir. Sağlık alanında yapılan birçok araştırma mali olarak özel şirketlerce desteklenmektedir. Bu kendi başına bir olumsuzluk işareti değildir. Lakin, yeterli düzeyde şeffaflık yoksa, araştırmayı yürüten bilim insanlarının, açıklamayı yapan kişilerin şüphe uyandıran akçeli ilişkileri varsa durum değişir.SON SÖZ: İnternetteki ve medyadaki tıbbi bilgilere ve haberlere sağlıklı bir şüphecilikle yaklaşmakta yarar var. Eğer yazılanlar inanılmayacak kadar etkili ve güvenli bir tedaviyi ya da kolay ve zahmetsiz bir çözümü vaat ediyorsa okuduğunuz muhtemelen gerçekten inanılmaması gereken bir haberdir.

Bu ay ünlü İngiliz haftalık tıp dergisi BMJ’de bu konuya ışık tutan bir araştırma yayımlandı. Harvard Üniversitesi’nde sağlık politikaları üstünde çalışan bilim insanları internette genel olarak güvenilir kabul edilen, WebMD, Mayo Clinic gibi sitelerin de bulunduğu, şikayetleri inceleyip teşhis koyan sitelerin sonuçlarının doğruluk derecesini incelediler.

Yazının devamı...

Genç kadınların damar hastalığı

13 Aralık 2015

Damar darlığı deyince akla damar sertliği gelir. Halbuki kalp krizi, inme gibi damar darlığı sonucu ortaya çıkan birçok hastalığın altında başka bir neden yatıyor olabilir. Bunlardan biri, çoğunlukla orta yaştaki kadınları tutan bir hastalıktır

Gülgün Hanım son günlerde sıklaşan baş ağrılarından biriyle uyandı. Kafamı mengenede sıkıştırıyorlar sanki diye düşündü. Kocasına sıkıntısını bildirmek için seslenince, söylemek istediklerini söyleyemediğini fark etti. Berk Bey karısının ağzından çıkan anlamsız sesleri duymuş dehşetle yüzüne bakıyordu. Bu sefer her zamanki baş ağrısı nöbetlerinden farklı, çok ciddi bir şeyler oluyor diye düşünürken telefona sarılıp ambulans çağırdı.

Acil serviste kan basıncı 220/105 mmHg bulundu. Derhal bir serum bağlandı ve damardan verilen bir ilaçla tansiyonu düşürüldü. İlk tedaviden sonra durumunda gözle görülür bir iyiye gidiş oldu. Baş ağrısı azalmıştı. Konuşması tamamiyle düzelmemiş olsa da söyledikleri anlaşılabiliyordu.

Gülgün Hanım’ın şikâyetleri yeni değildi. Birkaç yıldır baş ağrılarından yakınıyordu.

Son 1 yıldır, zaman zaman kulağında çınlama olduğunu, kalp atışlarını duyduğunu söylüyordu. Zaman zaman kol ve bacaklarında uyuşmalar ve karıncalanmalar oluyordu. Önce aile hekimine gitti. Bir sonuca ulaşamayınca sevk edildiği hastanedeki nörologa muayene oldu.

Başının MR resimleri çekildi, kan tahlilleri yapıldı ancak bir anormallik bulunamadı. Sorununun psikolojik olduğu söylenip depresyon için ilaç verildi. İlaç baş ağrısını gidermedi. Üstune üstlük gece kabus görüp uyanmasına ve gün boyu halsizlik çekmesine yol açtı. Altı ay önce tekrar doktora gittiğinde tansiyonu yüksek bulundu ve ilaç tedavisine başlandı. Ama kan basıncı bir türlü tam olarak kontrol altına alınamıyordu.

Halbuki henüz 36 yaşındaydı; kendine iyi bakıyor, yediğine içtiğine dikkat ediyor, haftada birkaç gün yürüyüş yapıyordu. Hiç sigara içmemişti, fazla kilolu sayılmazdı.

Yazının devamı...

Kirli hava öldürüyor

6 Aralık 2015

Paris’te toplanan 200 ülkenin temsilcileri iklim değişikliğiyle nasıl baş edeceklerini tartışıyorlar. Küresel ısınmaya yol açan, iklimi değiştiren etkenlerin birçoğu soluduğumuz havayı kirleten maddeler

Nature adlı seçkin bilim dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre hava kirliliği yüzünden dünyada her yıl 3.3 milyon kişi hayatını kaybediyor. Bu korkunç istatistik Paris İklim Konferansı başlamadan 2 ay önce yayımlandı. Hava kirliliği sadece sağlığımızı değil gezegenimizi de tehdit ediyor. Güneşten gelen enerjinin bir bölümünü yerküre emer bir bölümünü yansıtır; ısı olarak uzaya geri gönderir. İklimler ve yeryüzünün sıcaklığı bu hassas dengeye bağlıdır. Karbondiksit ve metan gibi sera gazları uzaya gitmesi gereken ısının dünyadan uzaklaşmasını önler.

Aynı gazlar ve bir çok başka madde kirlettikleri havayla vücudumuza girer, başta kalp ve akciğerler olmak üzere bir çok organımızda hastalıklara yol açar. Hava kirliliği yapan maddelerin iklim değiştirici farklı etkileri vardır. Örneğin ısınma, ulaşım ve sanayide kullanılan fosil yakıtlarından kaynaklanan kara karbon denilen madde güneş ışınını tutarak küresel ısınmayı arttırır. Bilim insanları kutuplarda hızlanan buzul erimesinde atmosferdeki kara karbon artışının rolü olduğu görüşünde.

Hava kirliliğinden güç alan iklim değişikliği borcunu hava kirliliğini arttırarak öder(!) Kirlenen hava yüzeye yakın atmosferde ozon miktarını arttırarak, ozonun tehlikeli düzeylere çıktığı süreyi uzatarak, zararlı parçacıkların yayılmasını kolaylaştırarak sağlığımızı doğrudan etkiler.



Yazının devamı...

Ümit veren yenilikler

22 Kasım 2015



Cleveland Clinic‘deki 10’uncu inovason zirvesinde bilim insanları, doktorlar, mühendisler, girişimciler, endüstri önderleri 3 gün boyunca insan sağlığını iyileştirecek yenilikleri konuştular ve 2016’da ses getireceğini düşündükleri 10 inovasyonu seçtiler

1 Yeni aşılara çabuk ulaşılacakBu yılki inovasyonların başında hızla geliştirilen aşılar geliyor. Ebola salgınının kısa sürede 10 bin ölüme yol açması, doktorları ve araştırmacıları normal koşullarda yıllar süren aşı geliştirilme sürecini hızlandırmaya yöneltti.

Henüz piyasaya sürülmemiş olsa da Ebola için 1 yıl içinde 5 aşı geliştirildi. Bunlardan biri Ebolalı biriyle temas etmiş 4 bin kişi üstünde denendi. Aşının yapıldıktan 10 gün sonra yüzde yüz koruma sağladığı görüldü.

Ebola vurüsünün özelliklerini taşıyan bir parçasının kullanıldığı bu aşı hastalığa yol açacak kadar güçlü değil ama aşılanan kişinin virüse karşı bağışıklık geliştirmesi için yeterli. Kısa sürede geliştirilen bir diğer aşı da ABD’de birkaç üniversitede salgınlara ve ölumlere yol açan bir tür menenjit mikrobuna karşı bağışıklık oluşturuyor.

2 çabuk ilaç geliştirme yollarıBir ilaç piyasaya çıkmadan önce etkili ve güvenli olduğunun kanıtlanması gerekir. Örneğin yeni bir kanser ilacı hakkında karar verebilmek için binlerce hastayı rastgele iki gruba ayırıp (randomizasyon) standart tedaviyle karşılaştırmak gerekir.

Belli genetik özellikleri olan kanserlere yönelik ilaçlar için daha küçük ve kısa süreli araştırmalar yapılıyor.Hastaların iyileşmesi ve genetik özelliklerdeki düzelmeler saptanarak sonuca varılıyor.

Bu hızlı yöntem, özellikle az ömrü kalmış, kanseri ileri evrede olan hastalar için bir ümit oluşturuyor. Doktorlar, genetikçiler ve istatistik uzmanlarından oluşan ekipler bu yolla sadece ilaçları sınamakla kalmıyor, yeni tanı yöntemleri ve koruyucu önlemleri geliştirmek için de çalışıyor.

3 GENETİKLE OYNAMALI MI?Çok yakın zamana kadar bilim kurgu filmlerinin konusu olan canlıların genetiğini belirleme işlemi 2012’de geliştirilen bir yöntemle gerçek oldu.

Kısa adı CRISPR olan bu yöntemde hücrenin çekirdeğine özel hazırlanmış kimyasal bir tamirci gönderiliyor. Kromozomdaki DNA’nın değiştirilmek istenen bölümü kesilip çıkarılıyor ve yerine istenilen genetik bilgi koyuluyor. Kısa sürede ve çok ucuza yapılabilen böyle bir işlemin genetik sorunlardan, çaresiz bulaşıcı hastalıklara kadar birçok çözümsüz derde deva olacağı düşünülüyor.

Lakin CRISPR insanlık için büyük bir umut olduğu kadar ciddi bir tehlike de oluşturuyor. Uzmanlar tedbir alınmazsa, sipariş bebek yaratmanın hatta daha kötü olayların yolu açılabilir diye endişe ediyor.

4 LAĞIMDAN İÇME SUYUNABu yıl seçilen inovasyonlardan biri, ne bir ilaç, ne bir tıbbi cihaz, ne de bir yeni teşhis yöntemi; lağımdan içme suyu elde etmek için geliştirilen, bir çeşit arıtma cihazı.

Toplanan lağım yüksek ısıda kaynatıldıktan sonra elde edilen buhar içme suyuna dönüştürülüyor. İşlem sırasında ortaya çıkan ısı arıtma makinası için gerekli olan enerjiyi sağlıyor.

Bu arıtma sisteminin 100 bin kişilik bir şehrin lağımından 43 bin kişiye yetecek temiz su üretilebileceği bildiriliyor. İlk olarak kurulacağı yer olan Dakar’da yaşayan her 4 Senegalli’den birinin evinde elektrik ve su olmadığı düşünülecek olursa bu sistemin sağlıkta ne kadar büyük bir iyileşme yaratacağı anlaşılır.

Lağımdan elde edilen temiz suyu içerek işleme olan güvenini gösteren Bill Gates’in desteklediği bu girişimin önümüzdeki yıllarda yaygınlaşması bekleniyor.

5 ANNE KANINDAN BEBEĞİ ANLAMAK

Modern tıbbın en büyük başarılarından biri doğum öncesi ve sonrasında sağlıkla ilgilidir. Bugün anne karnındaki bebeğin sağlıklı olması için neler yapılması gerektiği biliniyor ve çeşitli yöntemlerle gelişimi izleniyor. Bebeğin Down sendromu veya benzeri bir genetik sorunla doğacağı bir ölçüde de olsa, yapılan kan testleri ve ultrasonla öngörülebiliyor.

Böyle bir teşhis şüphesi varsa amniyosentez gibi, az da olsa riski olan, anneyi ve tüm aileyi endişeye boğan testler gerekiyor.

Yeni geliştirilen bir kan testiyle bu yöntemlere gerek olmadan teşhis konulabilecek. Araştırmacılar anne kanında saptanan DNA moleküllerinin yüzde 10’unun bebeğe ait olduğunu ve bu molekülleri inceleyerek teşhis koyduklarını belirtiyorlar.

6 KANSERDE ERKEN TEŞHİSKanserde erken teşhis çok çekici bir kavram ama kolay ulaşılan bir hedef değil. Prostat kanserinin erken teşhisi için kullanılan ‘PSA’ testini örnek alıp bu zorluğu açıklamaya calışayım. PSA, prostat kanserinin işareti de olabilir başka nedenlere bağlı olarak yükselmiş de olabilir. Başka bir deyişle kansere özel bir test değildir. PSA’nın yüksek olmaması kanser olmadığının garantisi değildir.

Duyarlılığı tam olmayan PSA testinin yerine yeni geliştirilen kan testleri başlangıç halinde de olsa vücutta kanserin olup olmadığını yüzde yüze yakın bir kesinlikte saptamayı amaçlıyor.

Kanser hücreleri normalde hücrelerimizin ürettiği bazı proteinlerin benzer ama aynı olmayan çeşitlerini yapar. Yeni testler bu farkları saptayarak sonuca ulaşmayı amaçlıyor.

7 AKILLI PROTEZLERDünyada elini, kolunu, bacağını kaybetmiş olan milyonlarca kişi var. Her ne kadar uzun süredir protezlerle bu dertlere çare bulunmaya çalışılıyorsa da, yapay uzuvların gerçeğe yakın işlev görmesi son yıllara kadar bir hayaldi.

Beynin haraket etmemizi nasıl sağladığını araştıran bilim insanları ve bilgisayar uzmanları bu hayali gerçekleştirmek üzereler. Beyinden sinirlere giden hareket sinyalleri bilgisayarlarda okunur hale geldi. Bu sinyalleri özel bilgisayarlar aracılığıyla proteze ulaştırıp gerçek bir uzuvmuş gibi hareket ettirilmesi sağlandı.

Bu yılın başında Başkan Obama’nın daha iyi protezler geliştirmeyi öncelikli bir hedef olarak ilan etmesi, bu alandaki yatırımları artırdı ve yakın gelecekte akıllı protezlerin kullanıma gireceği ümidini doğurdu.

8 KADINDA CİNSEL İSTEKSİZLİĞE ÇAREErkeklerin cinsel fonksiyon bozukluğu için kullanılan çeşitli tedaviler var. Sertleşme zorluğu için viagra ve benzeri ilaçlar yaygın olarak kullanılıyor. Kadınların cinsel sorunları erkeklerinkine göre daha az ilgilenilen, üstünde daha az araştırma yapılan karmaşık bir konu. On kadından birinde menapoz öncesinde ortaya çıkan cinsel isteksizlik için geliştirilen ilk ilaç ABD’de piyasaya çıktı. Bu ilaç cinsel isteği arttırıcı bir afrodiziyak değil. Azalmış olan cinsel isteği normal düzeye çıkarmayı amaçlıyor.

Hastalık veya alınan başka ilaçlar nedeniyle bozulan cinsel yaşamı düzeltmeyi amaçlamıyor. Beyinde hücrelerin birbirleriyle haberleşmek için saldıkları maddelerin düzeyini etkileyerek sonuca ulaşan bu ilacı kullanmadan önce ciddi bir tıbbi değerlendirme gerekiyor.

9 CEP TELEFONUYLA SAĞLIK HİZMETİBugün cep telefonunuz aracılığıyla kaç adım attığınızı, harcadığınız kalori miktarını öğrenmeniz, bazı eklemelerle EKG kaydı ve tansiyon ölçmeniz mümkün.

Bu gelişmeler insanların doktora ihtiyaç duymadan sağlıklarını korumaları için imkânlarını artırıyor. Laboratuvarlarda yapılan deneylerde başarıya ulaşan takılabilir cihazlar önümüzdeki birkaç yılda birçok hastanın doktora gitmeden alabileceği önlemlerin sayısını çoğaltacak.

Yakında yara bandına benzeyen bir cihazla, terdeki moleküllerden şeker, üre, kortizol gibi birçok maddenin kandaki miktarını saptamak, vücudun hissettiği stres düzeyini tahmin etmek mümkün olacak.

Diyabetlilerin sık ve gerektiği kadar insülin almaları için kan şekerini sürekli ölçen kontakt lens benzeri minik bir cihaz başka bir örnek.

10 İNMEYE ACİL MÜDAHALE

Kalp krizinde tıkalı damarı açmak için 1980’lerin başında pıhtı eritici ilaçlar kullanılmaya başlandı. Bir süre sonra balon ve stentle damarı açmanın daha iyi sonuç verdiği görüldü. Lakin her durumda önemli olan işlemi bir an önce yapmaktı.

Yıllar sonra pıhtı çözücüler inmede de kullanılmaya başlandı. Hastaya inmenin ilk saatlerinde ulaşılırsa iyileşme sağlandığı görüldü. Son yıllarda beyin damarını açmak için pıhtı çözücü ilaçlardan daha etkin bir yöntem geliştirildi. İnce, uzun bir telin ucuna yerleştirilmiş ufak bir tel kafes kasıktaki damara sokulup beyinin içine kadar itiliyor.

Damarın tıkalı olduğu yerde açılan kafesle pıhtı çekip, çıkartılıyor. Uzmanlar ilk olarak 2012’de piyasaya sürülen bu küçük tıbbi cihazın geliştirilmiş yeni modellerinin inme tedavisinde köklü bir değişikliğe yol açacağı görüşündeler.

Cleveland Clinic‘deki 10’uncu inovason zirvesinde bilim insanları, doktorlar, mühendisler, girişimciler, endüstri önderleri 3 gün boyunca insan sağlığını iyileştirecek yenilikleri konuştular ve 2016’da ses getireceğini düşündükleri 10 inovasyonu seçtiler

1 Yeni aşılara çabuk ulaşılacak

Bu yılki inovasyonların başında hızla geliştirilen aşılar geliyor. Ebola salgınının kısa sürede 10 bin ölüme yol açması, doktorları ve araştırmacıları normal koşullarda yıllar süren aşı geliştirilme sürecini hızlandırmaya yöneltti.

Henüz piyasaya sürülmemiş olsa da Ebola için 1 yıl içinde 5 aşı geliştirildi. Bunlardan biri Ebolalı biriyle temas etmiş 4 bin kişi üstünde denendi. Aşının yapıldıktan 10 gün sonra yüzde yüz koruma sağladığı görüldü.

Yazının devamı...

Kırmızı et yemeyi bırakalım mı?

1 Kasım 2015


İşlenmiş ve kırmızı etlerle ile kanser arasındaki ilişki vejeteryan olun anlamına gelmiyor. Akdeniz tarzı beslenmede olduğu gibi, bitki ağırlıklı besinlerin et yoğun beslenmeye tercih edilmesinin yararlı olacağını vurguluyor

Bu hafta medyada çıkan kırmızı et ve işlenmiş etle ilgili bazı haberler acaba vejeteryan mı olsak dedirtecek cinstendi. Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) yapılan açıklamada uzmanlar işlenmiş kırmızı etlerin kanser yaptığını, kasaptan aldığımız işlenmemiş kırmızı etin ise muhtemelen kanser yapıcı olduğunu söylüyor.

Sadece başlıklara bakarsak, kanser yapan sigarayı bıraktığımız gibi kırmızı etten, hele sosisten salamdan, hatta sucuk ve pastırmadan tümüyle vazgeçmemiz gerekecek. Halbuki bütün bilimsel araştırmalarda olduğu gibi, DSÖ uzmanlarının yaptığı çalışmada da gerçek ayrıntılarda gizli.

Kırmızı et ve özellikle işlenmiş et denilen sosis, salam, sucuk gibi işlenerek değiştirilmiş etlerin bazı kanserlerin riskini artırdığı düşüncesi yeni değil. Ama, bilmsel olarak herhangi bir besin maddesinin kansere yol açtığını söylemek kolay değil. İnsanların ne tür besinleri tükettiği ve beslenme tarzlarının yıllar içinde değişip değişmediğini kesin olarak saptamak zor. Geniş boyutlu araştırmalarda kullanılan beslenme verileri kişilerin verdiği bilgilere dayanıyor. Doğruluğunu denetlemek güç olduğu için yanılma payı var.

Bir besin maddesiyle kanser arasında bir ilişki olduğu saptansa bile bunun bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu söylemek için güçlü kanıtlar gerekiyor. Kanser gibi birçok faktörün sürekli etkileşimiyle uzun sürede ortaya çıkan karmaşık bir hastalığı tek bir etkene bağlamak kolay değil. Bu ön düşünceleri akılda tutarak DSÖ’nün açıklamasına bakalım.800 araştırmanın sonucuCancer UK Research kuruluşunun bildirdiğine göre İngiltere’de her 100 akciğer kanserinden 85’i sigaraya bağlı. Oysa kalın bağırsak kanserlerinin sadece yüzde 21’i çok kırmızı et ve işlenmiş et yiyenlerde görülüyor. Bu rakamları Türkiye’ye uygulayacak olursak (uygulanabilirliği tartışılır) kimse sigara içmese her yıl 25.500 yurttaşımız akciğer kanseri olmaz. Kimse et yemese bağırsak kanserinden kurtulacak insan sayısı sadece 3570; sigaranın riski kırmızı etin 7 katından fazla.DSÖ’nün talebi üzerine, bir araya gelen, 10 ülkeden 22 bilim insanı kırmızı et ve işlenmiş kırmızı et ile kanser oluşumu arasındaki ilişkiyi incelemek için bugüne kadar insan toplulukları üstünde yapılmış 800 araştırmayı inceledi.

Henüz elimizde bu araştırmanın ayrıntılı sonuçlarını içeren bir makale yok. Şimdilik Lancet adlı dergide yayımlanan 2 sayfalık bir özet, DSÖ’nün yayınladığı basın bildirisi ve soru cevap tarzında hazırlanmış bir bilgilendirme notuyla yetineceğiz.

Bu kaynaklardan bilim kurulunun et ile kanser ilişkisine genel olarak baktığı; daha sonra bilimsel verinin en yoğun olduğu kalın bağırsak kanserine yoğunlaştığı anlaşılıyor. Araştırmacılar bu konuda yapılmış 30 araştırmaya atıfta bulunarak işlenmiş etlerin kalın bağırsak kanserine yol açtığı sonucuna vardıklarını bildiriyorlar.

İşlenmemiş kırmızı et söz konusu olunca bilim kurulunda fikir ayrılığı ortaya çıktığı anlaşılıyor. İnceledikleri araştırmaların yarısında kırmızı etin kanser yapıcı etkisi olduğunu, diğer yarısında ise böyle bir etkinin görülmediğini vurguluyorlar. Bu veriler ışığında kırmızı etin kanser yapıcı etkisinin muhtemel olduğunu belirtiyorlar.

Üstünde durdukları bir nokta da kırmızı ve işlenmiş etin yarattığı riskin sigara, şişmanlık ve hareketsizlik gibi etkenlerin yarattığı riskten çok daha düşük olduğu. Yukarıdaki grafikte buna bir örnek verdim.Kaç kilo et yiyoruz?

Türkiye’de et tüketiminin ne düzeyde olduğu hakkında farklı rakamlar var. Et ve Süt Kurumu’nun 2013 Sektör Raporu’na göre yılda kişi başına yaklaşık 18 kilo kırmızı et tüketiliyor. Endüstrileşmiş ülkelere göre bu rakam oldukça düşük.

Bu istatistiki bilgi herkesin yılda 18 kilo et yediği anlamına gelmiyor. Gerçekte yılda 100 kilodan fazla tüketenler olduğu gibi, birkaç kiloyla yetinmek zorunda olanlar ve hiç et yemeyenler de var. 2012’de yapılan bir ankete göre Türkiye’de her 5 kişiden 4’ü haftada 1 kg veya daha az et tüketiyor. Haftada 2-3 kere 1 biftek ya da 4-5 köfte yiyen veya yılda bir kaç kez işlenmiş kırmızı et yiyen bir kişinin kanser olacağım diye dertlenmesine gerek yok. Buna karşılık, sabahları sucuklu yumurtayla kahvaltı eden ve her akşam kebap yiyen birinin ise kalın bağırsak kanseri riskinin yükseldiğini bilmesi gerek.Et tüketimimiz artıyorBirçok ülkede yapılan bilimsel araştırmalar kişilerin gelirleri arttıkça et tüketimlerinin yükseldiğini gösteriyor. Gelişme düzeyleri yükselen toplumlarda da benzer bir eğilim gözleniyor. Bu kuralın istisnaları yok değil. Örneğin büyükbaş hayvanların kutsal sayıldığı Hindistan’da et tüketimi çok düşük. Et üretiminin çok olduğu Brezilya’daki tüketim neredeyse ABD’ye yakın. Batı ülkelerinde son yıllarda kırmızı et tüketiminde bir azalma var. Türkiye’de yıllar içinde kırmızı et, özellikle büyükbaş hayvandan elde edilen et tüketiminde bir artış var. Ülkemizde sıkça dile getirilen bir görüş var. Bizim yediğimiz etler, özellikle otlakta doğal beslenen hayvanların etleri ve bunlardan yapılan sucuk ve pastırmanın olumsuz etkisi yoktur deniyor. Olsa olsa hipotez olabilecek bu görüşü destekleyen bilimsel veriler yok. DSÖ’nün raporunda göz önüne alınan araştırmaların birçok ülkede üretilen farklı et çeşitlerini içerdiği düşünülünce bu görüşü sınamadan kabul etmenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Kaldı ki ülkemizde, bir kısmı ithal olan kırmızı et ürünlerinin kaynağını bilmek de pek kolay değil.Kırmızı etin çoğu kalbe de zararlıKırmızı eti çok yiyenlerde sadece kansere bağlı olanların değil, kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin de arttığını gösteren bilimsel çalışmalar var. Mart 2013’te yayımlanan, ABD Sağlık Bakanlığı’nın desteğiyle yapılan bir araştırma bu gerçeğe bir örnek. 120 bin kişinin ortalama 25 yıl izlendiği bu çalışmada yenilen kırmızı et miktarı arttıkça hem kalp hastalıklarından hem de kanserden ölümlerin arttığı görüldü. Bu ve benzeri birçok araştırma kırmızı etten yoğun beslenmenin uzun dönemde kalp damar sağlığını olumsuz etkilediğini gösteriyor. Son yıllarda yapılan laboratuvar çalışmaları kırmızı etin nasıl olup da kalbe zarar verdiğini aydınlatmaya başladı. Cleveland Clinic’de beraber çalıştığımız Doktor Hazen ve arkadaşları, bol et yiyen kişinin bağırsaklarındaki mikropların daha çok bitki kaynaklı beslenenlerin mikroplarından farklı olduğunu saptadı. Etobur mikroplarca parçalanan etten çıkan bazı maddeler, karaciğerde TMAO adlı bir moleküle dönüşüyor. Dr. Hazen ve arkadaşları, TMAO’nun, farelerde damar sertliğine yol açtığını gösterdi. Daha sonra yaptıkları araştırmalarla insanlarda da benzer bir süreç yaşandığını kanıtladılar. Kanında fazla TMAO bulunanların kalp krizi geçirme riskinin yükseldiğini buldular.Ne yapmalı?İşlenmiş etin zararlı olduğu, ara sıra az miktarda yemenin ötesine geçilince kanser ve kalp damar hastalığı riskini artırdığı fikrini çok kişi kabul ediyor. Konu kırmızı et olunca durum biraz farklı. Et yemeden sağlıklı ve dengeli beslenmek mümkün ama çoğumuz için bu iş kolay değil. Kaldı ki, aşırıya kaçmadan et yemenin zararlı oluğunu gösteren güçlü veriler yok. Haftada 2-3 kere et yemenin yarar/zarar hesabı yapılınca ibrenin zarar tarafında olduğunu söylemek güç. Buna karşılık etten yoğun beslenmeyi tavsiye etmenin bilimsel bir desteği olmadığı da açık. Şimdiye kadar yapılan hiçbir bilimsel araştırmada sabah akşam kırmızı et yemenin sağlığı olumlu etkilediği gösterilemedi. Oysa gün geçmiyor ki, makul miktarda kırmızı etin de içinde olduğu, bitki kaynaklı besinlere ve zeytinyağına ağırlık veren Akdeniz tarzı beslenmenin sağlığa yararlı olduğunu gösteren bir araştırma yayınlanmasın. Kalp krizlerini azaltmadan, Alzheimer’ı önlemeye, kanser riskini düşürmeden, cinsel gücü arttırmaya kadar birçok alanda, bitki yoğun beslenme et yoğun beslenme tarzına gol üstüne gol atıyor. Ülkenin kaderini belirleyecek milletvekili seçiminde olduğu gibi sağlığınızı belirleyecek beslenmede de seçim sizin.Önümüzdeki hafta yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için yazılarıma 1 hafta ara veriyorum.

İşlenmiş ve kırmızı etlerle ile kanser arasındaki ilişki vejeteryan olun anlamına gelmiyor. Akdeniz tarzı beslenmede olduğu gibi, bitki ağırlıklı besinlerin et yoğun beslenmeye tercih edilmesinin yararlı olacağını vurguluyor

Bu hafta medyada çıkan kırmızı et ve işlenmiş etle ilgili bazı haberler acaba vejeteryan mı olsak dedirtecek cinstendi. Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) yapılan açıklamada uzmanlar işlenmiş kırmızı etlerin kanser yaptığını, kasaptan aldığımız işlenmemiş kırmızı etin ise muhtemelen kanser yapıcı olduğunu söylüyor.

Sadece başlıklara bakarsak, kanser yapan sigarayı bıraktığımız gibi kırmızı etten, hele sosisten salamdan, hatta sucuk ve pastırmadan tümüyle vazgeçmemiz gerekecek. Halbuki bütün bilimsel araştırmalarda olduğu gibi, DSÖ uzmanlarının yaptığı çalışmada da gerçek ayrıntılarda gizli.

Kırmızı et ve özellikle işlenmiş et denilen sosis, salam, sucuk gibi işlenerek değiştirilmiş etlerin bazı kanserlerin riskini artırdığı düşüncesi yeni değil. Ama, bilmsel olarak herhangi bir besin maddesinin kansere yol açtığını söylemek kolay değil. İnsanların ne tür besinleri tükettiği ve beslenme tarzlarının yıllar içinde değişip değişmediğini kesin olarak saptamak zor. Geniş boyutlu araştırmalarda kullanılan beslenme verileri kişilerin verdiği bilgilere dayanıyor. Doğruluğunu denetlemek güç olduğu için yanılma payı var.

Bir besin maddesiyle kanser arasında bir ilişki olduğu saptansa bile bunun bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu söylemek için güçlü kanıtlar gerekiyor. Kanser gibi birçok faktörün sürekli etkileşimiyle uzun sürede ortaya çıkan karmaşık bir hastalığı tek bir etkene bağlamak kolay değil. Bu ön düşünceleri akılda tutarak DSÖ’nün açıklamasına bakalım.

Yazının devamı...