Bankalarda zaman aşımına uğrayan paralar TMSF’ye aktarılıyor. Bunun hukuken savunulur yanı yoktur, mülkiyet ihlalidir. TMSF’ye aktarmak mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesine aykırıdır.

Her yıl olur. 15 Haziran tarihi, banka hesaplarında parasını unutanlar için son gündür. Son on yıldır banka hesaplarınızda hiçbir hareket olmamışsa, hesabınızdaki para, devlete, daha doğrusu TMSF’ye geçer. Artık, son on yıldır hiçbir işlem yapmadığınız banka hesabınızdaki para sizin değil, TMSF’nin olur.

Banka kiralık kasalarındaki eşyalar da on yıl hiç ilgilenilmezse devletin olur. Nasıl mı? Düğünde aldığınız hediye takıları, babaannenizden kalan aile yadigârı hatıra yüzüğü güvenli olsun diye, uzun süre yurtdışına çıkacağınız için götürüp bir banka kiralık kasasına sakladınız. On yıl hiç ilgilenmediniz. Artık ne düğün hediyesi takılarınız ne de aile yadigârı yüzüğünüz sizin. Onlar “zaman aşımına uğradı” ve artık TMSF’nin oldu. Tekrar sahip olmak mı istiyorsunuz? Çare, ihaleye girip sizin olanı TMSF’den parasını vererek satın almak.

Mülkiyet ihlali

Şöyle düşünülmüş; eğer vatandaş hesabını unutmuş, kiralık kasalardaki eşyasıyla hiç ilgilenmemiş veya ilgilenememişse, hesabındaki para, kiralık kasadaki her şey zaman aşımına uğrar. Banka zaman aşımına uğrayan parayı sahibine vermeme hakkına sahip. En iyisi, zaman aşımına uğrayan parayı bankaya bırakmayalım, devlete geçirelim!

Biz hukukta zaman aşımına uğramış borçlara, “eksik borç” deriz. Eksik borçlarda alacak aslında sona ermez, alacaklı dava açarsa borçlu zaman aşımı ileri sürerek borcu ödemeyebilir. Ama ödeyebilir de! Bu ihtimal varken, yani bankanın zaman aşımına uğramış parayı hesap sahibine ödeme ihtimali bulunmasına rağmen, bu parayı TMSF’ye geçirmenin hukuken savunulur bir yanı yoktur.

Kaldı ki, hem Anayasa hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokolleriyle koruma altına alınan mülkiyet hakkının da ihlali söz konusudur. Hesaptaki mevduat alacağı da, kiralık kasalardaki eşyalar da müşterinin mülkiyetindedir. Bir kimsenin mülkiyetinde olan para alacağı veya eşyanın TMSF’ye geçirilmesinin mülkiyet hakkının dokunulmazlığı ilkesine uygun olduğunu kim iddia edebilir? Hukuk devletine yakışan, konunun mahkemelere taşınmadan Meclis tarafından çözülmesi.

Alman sermayesi ‘bu kış gelir mi’?

TÜRMOB Genel Başkanı Masis Yontan tarafından 3 Haziran 2017 tarihinde bir “Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Raporu” yayımlandı. Geçmişteki dorudan yatırımlar incelendiğinde, ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Mesela en şiddetli sorun yaşadığımız ülkelerden Hollanda, 15 milyar 872 milyon dolarla son on yılda Türkiye’ye en fazla doğrudan yatırım yapan ülke konumunda. 2007-2016 döneminde doğrudan yatırımlar kapsamında Türkiye’ye getirilen her 100 doların 14.3 doları Hollandalılara ait.

Yabancı sermayeli firmalar içinde en büyük grubu, sayıları 6 bin 846’ya ulaşan Alman sermayeliler oluşturuyor.

Almanya ve Hollanda ile aramızdaki sorunlar malum. Ülkeler arası sorunlardan yatırımcıların etkilenmemesi mümkün değil. PKK’lıların cirit attığı ileri sürülen bir ülkeye Türk vatandaşları çekinerek yatırım yapar. Aynı şekilde, askerlerinin milletvekilleri tarafından ziyaret edilmesine izin verilmeyen bir ülkeye de Alman yatırımcı çekinerek yaklaşır.

Türkiye’ye karşı iflah olmaz olumsuz bir tutum içindeki Avusturya’dan gelen yatırımın bıçak gibi kesildiği söyleniyor. Batı Avrupa’dan doğrudan yatırım amaçlı sermaye girişinin büyük bir düşüş yaşadığı, hatta tersine bir sermaye göçünün başladığı biliniyor.

Bilim ve teknoloji üreten ülkelerden gelen doğrudan yatırım, ülkemizin her alanda ilerlemesi için en faydalı ve gerekli yatırımlardır. Bu ülkelerden gelen yatırımcı sadece sermaye getirmiyor, teknolojisini, bilimini, araştırma ve geliştirmeye yönelik mantalitesini, know-how getiriyor.

Beş yıl önceki bilim ve teknoloji ürünlerini “eski” hale getiren bir gelişimin yaşandığı dönemde Türkiye, ya kendi bilim ve teknolojisini üretir hale gelmeli ya da bu tür yabancı yatırımları kaçırtmamalı. Hele hele, teknolojik üretime dayalı doğrudan yatırımcıların istihdama ve ihracata, dolayısıyla işsizliğin azalmasına ve cari açığın kapanmasına katkısı da dikkate alındığında, sorunların çözümünü “akışına” bırakma lüksümüzün olmadığı anlaşılacaktır.

Sorunlar çözülmek için vardır. Ama en büyük sorun, sorunları çözmek için çabalamama sorundur. Gerçekçi olmak gerektiğinde ise soruyu maalesef başlıktaki üslupla sormaktan kendimi alıkoyamıyorum.

İlk söz son söz olsun 

Toplantı ve yürüyüş hakkı, nehir üzerinde baraj gibidir. Baraj kapakları kontrollü açılmazsa, nehir taşar ve yıkıcı sele dönüşür!

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler