Doğum Sırası Neyi Etkiler?

20 Eylül 2019

Freudiyen bakış açısından tanıdığımız Alfred Adler’in kuramına göre kişiliğimizi belirleyen unsurlardan biri de doğum esnasındaki sıramızdır. Başka bir deyişle aileye kaçıncı üye olarak geldiğimiz konusu kişiliğimizin oluşmasında önemli bir rolü bulunur.

Adler kişiliğimizi oluşturan bilinç dışı dürtülerden ziyade sosyal çevreyi ön plana alması ile Freud’dan ayrılır ve pek çok kriterin kişiliği etkilediğine yönelik açıklamalar yapmıştır. Doğum sırası da bunlardan biridir.

Gelin bunlara bir bakalım:

Doğum Sırası

Büyük çocuk dünyaya geldiğinde evin tek odağı olmasının yanı sıra sevgiyi de tekelinde bulundurur ancak ikinci çocuk geldiğinde bu sevgiyi kaybedeceği korkusu da vardır. Bu durum ilerideki yaşamında güven konusuna ve kaybetme korkusuna yol açabilir. İlk çocukların önde olma eğilimi de bulunabilir.

İkinci çocuk ise kendinden büyük kardeşine ve ailesine kendini ispatlamak adına daha hırslı ve kıskanç olabilmektedir. Adeta yarış halinde olabilir. Bununla birlikte kendinde yetersizlik duygusu oluşabilir. İkinci çocuk genellikle ilk çocuğun zıttı karakter özelliklere sahip olabilmektedir.

Ortanca çocuk ise kendini konumlandırma noktasında sıkıntıya düşebilir. En büyük değil en küçük de değildir. Daha çok mücadele edebilir veya hiç mücadele etmeye yanaşmayabilir. Ailenin problem ya da işe yaramayan kişisi konumuna düşme olasılığı vardır.

Ailenin

Yazının devamı...

5 Adımda Karar Verme Yöntemi!

16 Ağustos 2019

Yaşam içinde her gün pek çok karar veriyoruz. Bu kararların bazılarını otomatik tepkilerimizle hiç düşünmeden seçim yaparak ilerliyoruz, bazı kararlar ise bizi oldukça zorluyor. Bir dondurma için seçim yaparken pek zorlanmayız. Ancak yaşamımızda önemli değişiklik yaparken zorlanırız. Aslında iki kararda da mekanizma aynı olmasına rağmen –seçim yapmak- diğerinde zorlanmamızın sebebi seçimimizin getireceği belirsizliklere hazır olup olmadığımızdır. Kararsızlık yaşayanlar gününü düşüncelerle geçirir olasılıkları tartar biçer ama bunları mantıklı bir zemine oturtamadığı için karar veremeden kıvranır durur. Kimi zaman kararı dışarıya bırakır. Kimi zaman akışa…

Şimdi sana karar anlarında detaylıca irdeleyerek hatta yazarak uygulayacağın bir teknikten bahsedeceğim. Karar verme konusunda belirsizlik yaşadığın durumlarda aşağıdaki soruları cevaplamak belirsizliğin perdesini aralamana yardımcı olacaktır.

Karar vermeyi kolaylaştıran yöntem

Şimdi, gerçekten elde etmek istediğin şey nedir? (Bu soruyu cevaplarken yaşadığın durumla ilgili vereceğin kararda asıl olarak neye sahip olmak istediğini bulmak üzerine düşünebilirsin. Bu bir duygu bile olabilir. Özgürlük, güç, başarı, rahatlık…)

Karar verme durumunda seçeneklerini listele. Tüm tercihleri mutlaka listelemelisin. (Alternatif bakış açısı olması bakımından önemli)

Kullanacağın her seçeneğin olumlu olumsuz yanlarını değerlendir. Avantaj ve dezavantajlarını irdele. Hangi seçenek sana ne kazandıracak? İlk soruda elde etmek istediğini karşılamaya yeterli mi?

Her seçenek için en kötü senaryo ne olabilir? Düşün.

Aldığın kararlardan yaşamında olan kişiler nasıl etkilenecek? Kimler etkilenecek?

Yazının devamı...

4 Adımda Probleminden Kurtul!

25 Temmuz 2019

Benzer sorunları yaşayıp bunları nasıl çözeceğinize dair bir fikriniz yoksa size dört adımlı bir yöntemle nasıl çözeceğinizi aktaracağım.

1. adım:

Sorunu belirlemek:

Sorunu belirlemek basit bir adım gibi görünebilir bununla birlikte en önemli adımdır da. Çünkü sorunu belirleme ve dürüst bir şekilde ifade edebilme aslında sorunun kaynağına ulaşmanıza ve bu kaynağa ilişkin duygularınızın farkında olmanızda belirleyici rol oynar.

Örneğin eşinizle anlaşamıyorsunuz, kilo veremiyorsunuz, işyerinde patronunuzla ya da meslektaşınızla problem yaşıyorsunuz. Bu sorunların altındaki kaynak düşündüğünüzden farklı olabilir. Kilo veremiyorsunuz çünkü yemek yediğinizde kendinizi mutlu hissediyorsunuz ve mutsuz hissettiğiniz anlarda bilinçdışı duygusal açlıkla daha çok yiyorsunuz. Eşinizle anlaşamıyorsunuz çünkü duygularınız hakkında ona karşı dürüst değilsiniz, kendinizi tam olarak ifade etmekten kaçınıyorsunuz, kaybetmekten korkuyor ve hayır diyemiyorsunuz. Bu da zamanla size yük oluşturmaya başlıyor. İşyerinde arkadaşınızla problem yaşıyor ve onu suçluyorsunuz. Belki de kendinizi ortaya koyma konusunda çekingen davranıyorsunuzdur.

2. adım:

Hisleri fark etmek:

Sorunun tam olarak ne olduğunu belirlemek duygular ile ilgili bir akış başlatır ve daha cesaretle hislerimizin fakında olmaya başlarız. Hislerin farkında olmak onları tanımamıza hatta kendimizi de tanımamıza yardımcı olur. Duyguları fark ettikçe onları kabul etmeye ve gelip geçici olduklarını anlamaya başlarız. Bu da bir sonraki adımda değişim için bizi hazırlar.

Yazının devamı...

Psikolojik İyi Oluş!

19 Haziran 2019

Psikolojik iyi oluş, günlük hazlar ile günlük sancılar arasında yaşamımızı sürdürürken varoluşumuza anlam katma becerisine sahip olmaktır. Psikolojik iyi oluş her zaman mutlu olma, pozitif düşünme ve iyi hissetme gibi kavramlardan farklılık gösterir. Mutlu olmaya çalışmaktan öte bireyin, kişisel performansını gerçekleştirme gayreti içinde olmasıdır.

"Daha açık bir anlatımla psikolojik iyi oluş, bireyin kendini olumlu olarak algılamasını ve kendisini gerçekçi olarak tanıyarak güçlü yanları ve sınırlıklarının farkında olması ve bununla birlikte kendinden memnun olmasını, özerk ve bağımsız hareket edebilmesini ve yaşamını anlamlı bulmasını kapsamaktadır" (Sarı, Çakır,2016).

Bu konuda araştırma yapan Carl Ryff, psikolojik iyi olma halini altı boyutta ifade etmiştir. Bunlar; kendini kabul, diğerleriyle olumlu ilişkiler, otonomi, çevresel hâkimiyet, bireysel gelişim ve yaşam amacıdır (Sarı, Çakır,2016).

Kendini kabul: Kendini kabul etmek, eksik ya da geliştirilmesi gereken yanlarının farkında olarak kendine onay vermek anlamını taşır. Özsaygı ve özgüveni içerir. Kendini kabul eden birey yaşama sevincini de içinde taşır.

Diğerleriyle olumlu ilişkiler: İnsan sosyal bir varlık olduğu için diğerleriyle ilişki halinde olması kaçınılmaz bir gerçektir. Doyumlu ilişkiler kuran birey aynı zamanda ruh sağlığı yerinde olan bireydir. Bu bağlamdan bakıldığında çevremizle ve meslektaşlarımızla kurduğumuz olumlu ilişkiler psikolojik iyi oluş halini de pekiştirecektir.

Otonomi: Psikolojik iyi oluşta bana göre en önemli boyutlardan biri iç denetime sahip olmaktır. İnsanın kendi kararlarını verme becerisine sahip olması, yaptığı işi ya da eylemi başkaları için değil kendi için yapmış olduğunun idrakinde davranması kendini iyi hissetme yolunda önemli bir adımdır. Onaylanma ya da reddedilme kaygısı nedeni ile hem başkalarına hem de kendimize fayda sağlayacak çalışmalardan uzak durulması kişinin kendi öz denetimi olmadığının da göstergesidir. Özerk bir birey yaptığı işi başkaları için değil kendisi için yapar.

Çevresel hâkimiyet: Diğerleri ile olumlu ilişkiler kurarken çevreden bağımsız olmak düşünülemez. Psikolojik iyi oluşa sahip birey günlük olaylardaki stresi yönetebilen kişidir. Çevresinin farkındadır ve bunları yönetme becerisine sahiptir.

Bireysel gelişim:

Yazının devamı...

2 Soru ile Stresten Kurtulun!

3 Haziran 2019

Stres hayatımızın en önemli parçası ve yüzyıllardan beri zamanın değişen yapısına göre stres algısı ve yaşamımızdaki karşılığı artmaya devam ediyor. Bunun nedenleri, belirtileri, sonuçları hakkında size bilgi vermek yerine yazının sonunda kavram olarak bu yapıyı tanımanızı sağlamayı hedefliyorum. Kavramsal olarak stres; algılanan çevresel tehditlere bireyin fiziksel ve ruhsal bir tepki verme eylemi olarak ifade edilebilir (Hauser and Goodin 2005).

Bu tanımdaki “algılanan” kelimesine dikkat etmenizi isterim. Bireyin yaşadığı durumdan algıladığı tüm duygu durumları ona nasıl tepki vermesi gerektiğini de belirliyor.

İlk çağda insanların vahşi bir hayvanla karşılaştığı zaman yaşadığı korku savaş ya da kaç şeklinde tepki vermesine sebep oluyordu. Burada devreye giren, beynimizin limbik sisteminde bulunan amigdala, bir hayvan saldırısında ya da korku duyulan bir anda devreye giren otomatik çalışan sistemi temsil ediyor. Bugün günümüzde vahşi hayvanla karşılaşmıyoruz. Ancak amigdalamız hala devrede ve korku, stres, olumsuz yaşantılar anında kontrolü ele geçiriyor. Zaten o olmasa hayat tatsız duygusuz bir şey olurdu, bunu da hiç istemeyiz bununla birlikte kontrol edebiliriz. Hipokampus sayesinde...

Hipokampus, beyinde hafıza ile ilgili işlevi olan bölgemiz. Özellikle kısa dönem bellekteki bilgileri uzun döneme aktarmakla meşhur bir görevi var. Diyelim daha önce okul hayatınızda bir başarısızlık yaşadınız. Olayı yaşarken hissettiğiniz duygular öfke, utanç, yetersizlik duygularından biri ya da hepsi olsun. Hipokampus bu anıyı depolarken amigdalada olayla ilgili bağlantıları depoluyor. Bugün işyerinizde bir başarısızlık yaşadığınızda hipokampus eski anıları uzun süreli hafızadan getirirken amigdalada eski duyguları getiriyor. Eğer amigdalayı kontrol edemezseniz, şimdi yaşadığınız durum çok ağır olmasa bile eski yoğun duygularla aşırı tepkiler vermenize sebep oluyor. Ancak işi kaybetme, eşi kaybetme, dostluğu kaybetme korkusu nedeni ile olaylarda kurduğumuz bağlantıları ve duyguları bastırmaya devam ediyoruz. Bize stres yaratan durumla ilgili olarak eski çağlarda olduğu gibi savaşmak, kaçmak gibi seçeneklerimiz olduğu halde, durumu olduğundan daha ağır hale getirerek genelde çözmeye çalışamadan bilinçdışı şekilde ruhumuzdaki buzdağına katkıda bulunuyoruz. Bu buz dağının altında öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı, değersizlik, yetersizlik ya da utanç gibi pek çok duygu olabilir. Bastırılan duygular buzdağının görünen yüzünde stres olarak karşımıza çıkabilir. Bu algıladığımız tehditlere verdiğimiz tepkiler de bazen saç çekme, bazen diş dökülmelerine bazen uyku sorunlarına bazen öfke nöbetlerine bazen de kendine zarar vermeye kadar davranışsal ya da psikosomatik belirtilerle ifade bulur.

Tüm bu bilgilerden sonra tehdit eden durumlarla karşılaşıldığında hatta düşünce olarak bu tür durumları zihnimizde tekrarladığımızda yapılması gereken hipokampus ile amigdala arasında denge kurmaya çalışmak ve iki soruya cevap vermek:

Amigdala bana hangi duyguları getiriyor?

Hipokampus bana gerçek olan hakkında ne bilgi sunuyor?

Özellikle stresle ile ilgili nasıl baş edebilirim diye gelen sorulara Daniel Goleman’ın şu ifadesini hatırlatıcı olarak kullanılmasını öneririm: “

Yazının devamı...

Karara Uy, Sorumluluktan Kaç!

18 Şubat 2019

İnsanoğlunun yaptığı en kolay şey sanıyorum biat etmek. Çünkü biat edince birey olarak kendini tüm sorumluluklardan azat etmiş oluyorsun. Bir otoriteye ya da toplulukla alınan bir karara uyum sağladığında bu kararın sorumluluğunu da almamış oluyorsun.

Kişinin bir gruba, topluma ya da otoriteye ayak uydurmasının altında sorumluluktan kaçış duygusu ve varoluşunu sorgulamamak yatıyor. Tribünlerdeki şiddet olaylarından ya da en basit örneği ile günlük hayatta hiç düşünemeden kabul ettiğimiz uygulamalara kadar pek çok şeyin altında kararlarımızın sorumluğundan kaçış yatıyor. ‘Herkes yapıyordu’ diyebilmek için, ‘çünkü inandığım şey için yaptım’ demek için yapılıyor. ‘Eylemimin sorumluluğu kendimi adadığım grup ya da inanca aittir’ demek için. Eğer bir karar var ve sonucu hatalı ise o sorumluluktan kaçmak için.

Sosyal deneyler gösteriyor ki insanlar otorite olarak gördüklerinin etkisiyle hareket ettiklerinde yanlış da olsa sorgulamadan bir kararı uygulayabiliyorlar. Ya da bir toplumun geneline uymak için anlamını sorgulamadığı eylemlerde bulunabiliyorlar. Şimdi bunlara iki örnek vermek istiyorum.

Yale Üniversitesi profesörü Stanley Milgram tarafından 1961 yılında yapılan sosyal psikoloji deneyinde, içerideki kişilere verdiği sorulara yanlış cevap veren öğrenci deneğine belli voltajda elektrik yüklemesi yapılacağı açıklanmış. Her uygulama sonrası deneklerden daha kuvvetli şok veren butonlara basmaları istenmiş. Her yanlış yaptığında işbirlikçi öğrenci deneğe voltaj veren öğretmen deneğin arkasında bir bilim adamı onun yaptıklarını takip ediyor, camın arkasındaki kişiye volt vermeyi kabul etmeyen deneklere şöyle diyordu: “Deneyin devam edebilmesi için bu gerekli.” Bundan sonra denek, volt vermeye devam ediyor içeriden gelen acı ses onu düşündürüp vazgeçmeyi düşündürse de arkasında bekleyen bilim adamı buna devam etmesine gerek olduğunu açıklıyor. Deney sonunda bu isteği, deneklerin %65’i kabul etmiş ve 450’ye varan volt vermeye razı olmuşlardır. Bu voltun birini öldürmeye sebep olacağını bilmelerine rağmen devam etmeleri şu şekilde açıklanabilir: Arkasında onu gözleyen bilim adamının bunun gerekli olduğunu açıklaması. Otorite olarak gördükleri bilim adamının dediklerini, sonucu düşünmeden devam etmelerini, insanların karar verme aşamasında otoriteden ne kadar etkilendiklerini de ortaya koyuyor. Bir parantez açmak gerekirse, neyse ki camın arkasında voltaj alan biri yok, kasetten sesler dinletiliyor. Aslında deney sırasında kimse fiziksel olarak zarar görmüyor fakat deneklerin bunu bilmemesi ve bir insanın canını yakma pahasına devam etmesi, insanoğlunun etki altında kaldığında neler yapabileceği karşısında da dehşete düşürüyor. Parantezi kapadım.

National Geographic Zihin Oyunları Belgeseli'ndeki deneyde ise, ücretsiz göz muayenesi için bekleme salonundan içeri giren hasta, diğer bekleyenlerin arasına otuyor. Bir süre sonra zil çaldığında bekleyenlerin ayağa kalktığını fark ediyor. Her zil sonrası ayağa kalkan kişileri izleyen denek duruma anlam veremese de üçüncü zilden sonra onlara uyum sağlıyor. Deneyin daha da ilginç yanı sonra başlıyor. Bekleyen diğer insanlar yavaş yavaş gidiyor ve denek bekleme salonunda kalıyor, zil çaldığında tek başına olsa da ayağa kalkmaya devam ediyor. Sonra yeni bir denek katılıyor ve ilk deneğin her zilde ayağa kalkmaya başlamasına başta anlam veremese de o da bu duruma her zilde katılıyor. Sonra yeni gelen deneklerde bir süre sonra aynısını yapıyorlar. Deneyin sonunda sosyal öğrenme kavramı ile ilgili bir sonuç çıkıyor. İnsanoğlu çevresinde gördüğü durumlara topluma uyum sağlamak için sorgulamadan kararı uygulamaya meyilli bir varlıktır. “Herkes öyle yaptığına göre ben de aynı kararla devam etmeliyim. Yanlış olan sonuçta da ama herkes öyle yapıyordu diyebilirim” demek için.

Sorumluluktan kaçmanın özgür irademizle karar almamızı engelleyen en büyük mekanizma olduğu ortaya çıkıyor. Peki, sorumluluktan hangi özellikteki bireyler daha fazla kaçıyordur?

O da karar verme yazı dizimizin bir sonraki konusu olsun.

Sevgilerimle

Yazının devamı...

Lütfen Kıyaslama!

20 Ocak 2019

Kıyaslama yapma davranışı nelere yol açıyor, kişide hangi duyguları uyandırıyor? Doğrudan ya da dolaylı olarak kişide uyandırdığı duygulara geçmeden asıl tanımına bakmakla başlayalım:

Türk Dil Kurumunda, kişi ve nesneleri benzer ve farklı yönleri ile karşılaştırmaya kıyaslama yani mukayese etme tanımı kullanılmış.

Bu tanımdan hareket edersek kıyaslama yapmanın, birey olarak var olma ve özgün olma konusunu sekteye uğratan bir eylem olduğunu anlayabiliriz.

Maslow Teorisindeki ilk ihtiyacımız fizyolojik ihtiyaçlarımız yani yaşamımızı devam ettirecek ihtiyaçlarımızdır. Ondan sonra güvenlik ihtiyacı vardır ki bulunduğumuz ailede, toplumda, ortamda güvende olmak isteriz. Bu teoriye göre üçüncü ihtiyaç alanımız ise ait olma ve sevgi ihtiyacımızdır.

Bu seviyedeki ihtiyaç ise, başkaları ile ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak ile ilgilidir ve bu ihtiyaçlar karşılandığında ait olduğumuzu hissederiz.

Türk Dil Kurumu tanımından kıyaslamanın, birey olma ve kabul görme davranışının bir arada olmadığını dolayısıyla ait olma ihtiyacını karşılamadığını anlıyoruz.

Çocuk; aile içinde başkaları ile davranışları, başarısı ya da dış görünüşü ile karşılaştırıldığında ait olma ihtiyacını giderememiş oluyor.

Çalışan; işyerinde kıyaslama ile karşılaştığında düşük motivasyon ile işine devam etmeye başlıyor. Yine ait olma ihtiyacı karşılanmamış oluyor.

Yazının devamı...