Usta veya Acemi Heykeltraş

4 Temmuz 2019

Heykeltraş August Rodin'den 1880 yılında şair Dante'nin İlahi Komedya’sını betimleyen bir kapı yapması isteniyor.Rodin, bu sipariş üzerine uzun süre kafa yorduktan sonra "Cehennem Kapıları”nı yapmaya karar veriyor. Kapı birkaç bölümden oluşuyor, araf bölümünde "Düşünen Adam" var ve tüm gözleri kendi üzerine çekiyor. Rodin’in cehennem kapısını oluşturması 10 yıl sürüyor. Rodin'in atölyesine gelen bir İngiliz alınlıktaki bu heykeli satın alıyor ve ona "Düşünen Adam" ismini veriyor. Rodin öldükten sonra 1922'de Rodin Müzesi'nin bahçesine taşınıyor ve günümüzde de orada sergilenmeye devam ediyor. Düşünen Adam, önceleri ilahi komedya gibi bir konunun parçasıyken daha sonra bağımsız bir konu oluyor. Ülkemizde ise bilindiği üzere "Düşünen Adam" kendisine ancak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesinde yer buluyor ki bu da bambaşka bir hikaye…

“Haydi söyle, ruhun neyin özlemini çekmekte” Dante

Sanırım günümüzde hepimiz ruhumuzun, zihnimizin ve bedenimizin ihtiyaçlarını keşfetmek için daha farkındalıkla bir yaşam sürmeliyiz ve fark ettikçe, keşfettikçe de bir heykeltraş gibi önce sabırla, incelikle bazen de keskin olabilen darbelerle ilerlemeliyiz.

Nasıl bir dünyada yaşanıyorsa beynin de o dünyaya dönüştüğünü söylemek mübalağa olmayacaktır. Yani, beynimiz bir manada, kendine çevreye uygun yeni bir beyin imal ediyor. Ya da, Cajal’ın veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “Her insan kendi beyninin heykeltıraşıdır.” diyor Oytun Erbaş Psikiyatrinin Kara Kitabı isimli kitabında. İnsan beyni 2019 yılında hala gizemini koruyor olsa da pek çok çalışma ve bilimsel veri gösteriyor ki insan zihni gerçek bir heykeltraş gibi somut farklılıklar yaratacak derecede etkili. Evet zor duygular varlar. Ancak herkes için varlar. Peki aynı durum karşısında hissedilen zor duygularla baş etmede neden iş arkadaşın senden daha rahat, daha kolay atlatabiliyor veya senin kadar etkilenmiyor?

Endüstri toplumu ve bu yaşamın getirileri maalesef beyindeki pek çok bölge üzerinde etkili. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan, sosyal medyanın deyim yerindeyse hayatını işgal etmesinin farkında olmayan, istemsizce ve kontrolsüzce gereksiz veriye maruz bırakılan, az veya çok yeme kaygısı taşıyan, trafikte geçirilen zaman, iş hayatında performans kaygısı yaşayan, egzersizi abartıp daha yoğun stres yüklenen, sosyal paylaşımın yüzeysel kaldığı bir insan profili hayal edelim ki pek çoğumuza yakın bir profil değil mi? Bugün kırsalda yaşayan insanlar ile şehirde yaşayan insanlar arasında ölçülen depresyon vakalarını sayısındaki artışın bir sebebi de maalesef ki endüstriyel hayatın getirileri. Ancak bir yandan da araştırmalar gösteriyor ki entelektüel donanımı daha yüksek kişilerin zor duygularla ve depresyonla baş etmede ve hatta tedavi sürecinde etkililiği daha fazla.

Entelektüel kabiliyet eşittir zengin nöronal ağ. Yani beyninize çalışması ve gelişmesi için sürekli veri vermelisin. Dil öğrenmek, spor yapmak, sanat faaliyetleriyle uğraşmak, okumak, yazmak, çizmek, sergi görmek, seyahat etmek, yeni bir hobi edinmek, meditasyon yapmak, sosyal çevreni kendini geliştirebileceğin şekilde yeniden yapılandırmak. Bu çeşitliliğin haricinde de bir konuyla ilgili 10.000 saat emek vermek. Eminim 10.000 saat kuralını duymuşsundur; Malcolm Gladwell'in ilk olarak 2008 yılında basılan “Outliers” adlı kitabında başarıyı getirdiğini öne sürdüğü iki etkenden biridir. Temel olarak kural, bir konuda uzmanlaşmak için en az 10.000 saat üzerinde çalışılması gerektiğini söyler. Çizginin Dışındakiler, Kitabı da kesinlikle tavsiye ederim.

Entelektüel donanımı arttırmanın stres üzerinde ki etkileri somut verilerle kanıtlanırken; stresin üzerimizdeki olumsuz etkilerini artık tartışmaya dahi gerek yok diye düşünüyorum. Yapılan araştırmalar Budist rahipler arasında anksiyetenin neredeyse hiç gözlemlenmediğini gösteriyor. Kaygıları yok, hayat amaçları çok net ve her şeylerini kaybetseler dahi empati yeteneklerini kaybetmiyorlar ve çok mutlular. Bunun üzerine Amerikalı araştırmacılar Budist rahiplerden seçilen bir grubu fonksiyonel beyin MR’larını çekmek üzere ABD’ye davet ediyor. Yapılan tetkikler neticesinde farklı duygusal durumlar karşısında verdikleri tepkiler ve beyinlerindeki aktivite yoğunluğu ölçülüyor. Bu sırada Budist rahiplerden birisi söz alarak şöyle diyor: “Bu yaptığınız araştırmalar aslında bizim açımızdan çok da büyük önem arz etmiyor. Zira, biz bu zihinsel mertebeye nasıl ulaştığımızı gayet iyi biliyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren iyilik yapmayı, empati kurmayı, bir hayvana kızmamayı, ansızın yağan yağmurdan ıslandığımız vakit bunu anlayışla karşılamayı, sinirlenmemeyi öğrendik. Beynimizi hep bu fikirlerle yoğurduk ve nihayetinde bu hale geldik” Budist rahip özetle şunu söylemeye çalışıyor; biz 10.000 saatimizi, belki de fazlasını böyle insanlar olabilme yolunda harcadık diyor Oytun Erbaş Psikiyatrinin Kara Kitabı isimli kitabında.

Ve evet, doğru hepimiz birer heykeltıraşız... Usta veya acemi kendi hayatlarımızın heykeltraşı…

Yazının devamı...

Gün Batımı Kadar Harika

18 Haziran 2019

“Eğer izin verirseniz insanlar da bir günbatımı kadar harika olabilir. Ben güneşin batışını izlerken kendi kendime ‘şu sağ köşedeki turunculuğu azaltalım’ demiyorum. Günbatımını kontrol etmeye çalışmıyorum. Gözlerimin önüne serilişini hayranlıkla izlemekle yetiniyorum.” Carl Rogers’a ait bu sözler, en sevdiğim sözleri olabilir. Zaman zaman ihtiyacım oluyor duymaya.

Zamanla daha duyarlı oluyorum galiba; küçük bir parçası olduğum büyük bir bütünü görmek daha da kolaylaşıyor, kendimi koşulsuz kabul etmek için gösterdiğim çaba ve sevdiklerim tarafından da aynı şekilde kabul edilmek daha önemli ve öncelikli oluyor mesela, benim de töleransım artıyor sevdiklerime karşı, sahil yolunda trafikte kaldığımda daha sakinim çünkü güneşin batışını, denizi ve adaları seyretmek için daha çok vaktim oluyor. Gerçekten bu şekilde düşünebilmek birileri için kolayken birileri için çok zor olabilir. Hayatın paradokslarından bir tanesi daha işte.

“Kendimi olduğum gibi kabul ettiğim zaman değişebileceğim gerçeği, tuhaf bir paradokstur.” Carl Rogers

Kendimi tanımakla başlıyorum her zaman, isteklerim, ihtiyaçlarım yol haritam oluyor. Daha duyarlı olmaya çalışıyorum çünkü daha yaşanılabilir bir yaşam sunuyor bana. Hepimizin ihtiyacı bu değil mi? Daha yaşanılabilir bir hayat. Duyarlılığımdan zevk alabilmek için kendime yer açıyorum. Gerçekten istiyorsam ‘hayır’ demiyorum. Doğanın keyfini çıkarmak, sadece düşünmek, hayal etmek, bedenimin ihtiyaçlarına kulak vermek, elimi kalbime götürmek, derin bir nefes almak, nefes vermek, duyularım için bir şeyler yapmak, hoş bir koku, en sevdiğim çikolata, bir sokak kedisi, bir sergi gezmek, bir şeyler yazmak, çizmek, yeni bir yazar, derin bir sohbet, ilham almak… Benim listem uzadıkça uzayanlardan hep.

Evet listenin bir de diğer tarafı var; öfkem var mesela, hayal kırıklıklarım, başarısızlıklarım, yalnızlıklarım, anlatamadıklarım, kaçtıklarım… Hala aynı kişiyim, benim ya bu listem de uzuyor tabi, yazdıkça silesim, defteri kapatasım geliyor. Ama kaçmıyorum ve kabule daha açığım. Çünkü biliyorum ki kabul yaşamımı olduğu gibi fark etmemin ön koşulu.

Bilinçli farkındalık (mindfulness) kavramının ülkemizdeki çalışmalarına yön veren, kendisiyle bir eğitiminde tanışma fırsatı bulduğum için çok mutlu olduğum çok Sevgili Doç.Dr. Zümra Atalay’ın son kitabı Mindfulness Bilinçli Farkındalık Farkındalıkla Anda Kalabilme Sanatı’ndan: “Yaşamda düşüncelerimizi ve onlarla kurduğumuz ilişkiyi fark etmek büyük önem taşır. Onları fark ettiğimiz ve belli bir niyet ve tutumla onlarla kurduğumuz bu ilişki özellikle yaşamla kurduğumuz teması ve algılarımızı anlamamızı kolaylaştırır.”

Duygular ve düşünceler karşılıklı etkileşim içindedirler. Ama onlar da biricikler. Her birimiz farklı algılıyor, farklı deneyimliyoruz. Hissedilen duygu ne olursa olsun, eşlik eden bir iç ses, düşünce olabilir hatta belki de yargılayan, acıtan… işte tamda burada kendime karşı daha şefkatli olmalıyım, daha anlayışlı ve daha nazik. Çünkü önce benimle başlayacak, önce ben iyi hissedeceğim ki hayallerim, hedeflerim ve sevdiklerim için orada olabileyim, ışık yayabileyim, yaşayabileyim.

Sevgiyle…

Yazının devamı...

Arkadaşım Martı Jonathan

28 Nisan 2019

Çok okuyanlar bilir bazı kitaplar vardır; vakti zamanı gelir, her buluşmada başka şeyler öğretir, öğretmendir, yol arkadaşı gibidir… İşte bu kitaplardandır Martı Jonathan Livingston’ın öyküsü. Onunla ilk ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum ama belirli dönemlerde buluşuyoruz; önce kitaplıktan gözüme çarpıyor, sonra başucuma geliyor ve sonra bir soluktan ama uzun uzun anlıyorum onu. Bu ziyaretinde pazar sabahı erken saatte demlediğim kahvemin yanında arkadaşlık ediyor bana. Bu yazıdaki tüm alıntılarım da ona ait.

Son dönemde yakın çevremden, mesleğimden dolayı görüştüğüm kişilerden, okuduğum yazarlardan, gündemdeki konulardan anladığım şu ki modern çağ insanı artık yorgunluğunu kabul etmeye başladı ve bir adım atmak istiyor. Konuyla ilgili basit bir Google araştırması bile size içinizi karartacak derecede olumsuz başlıklar veriyor örneğin modern çağ insanı neden yalnız, modern çağın psikolojik problemleri, modern çağ tutsaklık mı, kırsala yerleşim artıyor, yoga ve meditasyondaki yükselişin sebebi ne, modern tutsaklık gibi başlıklar. Kabul etmeliyim ki modern tutsaklık başlığı ilgimi çekiyor, düşünüyorum da en son ne zaman cep telefonumu yanıma almadan bir yere gittim; yazar burada gülümsüyor ve cuma günü cep telefonunu almadan evden çıktığını fark ettiği an küçük ama tatlı bir panikle otoparktan geri dönüşünü anımsıyor.

"Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz, uçmayı öğrenebiliriz."

Daha özgür olmak için daha tutsak hayatlar yaşayan bir kitle var. Bu durumun yanlış olduğunu, özgürlüğü, yaratıcılığı ve sonunda da mutluluğu kısıtladığını, baskıladığını fark edip bir şeyler yapması gerektiğini hisseden ama ne yapması gerektiğini bulamayan bir kitle var. Bir de arkadaşım Martı Jonathan Livingstone ile daha önce karşılaşanlar var.

"Yaşadıkları ona bir tüy ve kemik yığını değil, kusursuz bir uçma ve özgürlük fikriyle donatılmış, hiçbir şeyle sınırlandırılamayacak bir martı olduğunu öğretmişti."

Durum ve şartlar ne olursa olsun kendimizi hiçbir zaman sınırlandırmamalıyız. İnsan çok yönlü ve biricik bir varlık. Sen çok değerli ve özelsin. Kendine şans ver. İste, dene, tekrar tekrar dene.

"Sürüdeki martılar karada acınacak bir halde bir araya toplanmış dururken o, öğrencileriyle geceleri bulutların arasında rüzgara karşın uçuyordu."

Peki sen? Seni özgür kılan şeyi bulabildin mi? Bu istifa edip bir sahil kasabasına yerleşmek de olabilir, kendini notaların arasında kaybetmek de, her sabah 5.00 da uyanıp bir saat koşmak da, kimseyle paylaşmadığın bir şiir defteri de, tiyatro sahnesidir belki, aynı filmi defalarca seyredip o karakterin gerçek olduğuna inanmaktır belki de… her neyse denemekten asla vazgeçme ve bul onu.

Yazının devamı...

İnsan Her Mevsim

25 Şubat 2019

“Kışın en kara günlerinde öğrendim ki içimde bitmek bilmeyen bir yaz mevsimi var.” Albert Camus

Gün bitti. Belki de tüm gün boyunca hayalini kurduğun anda ve sonunda evdesin. Kim bilir belki de koşar adım geldin. Peki neydi koşar adım kaçtığın? Kalabalık, gürültü, sorumluluklar, hatalar, geçmiş, söylenemeyen sözler… belki de kendin? Kendini suçlu hissetme; kaçmalıyım, gitmeliyim buralardan diyenlerden misin sen de? Şu uzaklar senin için belki de şimdilik evin. Eğer sen de uzakları hayal ediyorsan eminim ki bir serçenin cıvıltısına kulak vermeyeli çok olmuştur.

Uzaklaşmaya her geçen gün duyulan gereksinim artıyor gibi. Gündelik hayatın sorumlulukları da bir işverene, okul yönetimine veya aile bireyine ‘ben biraz uzaklaşıp geleceğim 3-5 gün yokum’ denebilecek gibi durmuyorsa eğer bunu da yapamadığın için eve geldiğinde kendini sosyal medyaya mı boğuyorsun? İnternette geçen zaman farklı ve daha hızlı akıyor gibi değil mi? O kadar yoğun bir veri akışı var ki o bunu söylemiş, bu bunu giymiş, şu şuraya gitmiş derken gece yarısı oldu bile. Eğer öyleyse üzgünüm bu öykünün sonu mutlu bitmeyecek. Fiziksel olarak kaçış olanakları mevcut değilse biz de duygusal kaçış yolları buluruz, öykümüz mutlu bitmeli.

Nörobilim uzmanı Maite Sauvet, ‘Kaçma duygumuz, yaşadığımız anı algılayışımızdan kaynaklanıyor’ diyor ve ekliyor ‘Bu durum yeni algı biçimleri keşfettiğimizde ya da sevdiğimiz ama günlük yaşantımıza sıkça dahil olmayan algı biçimleriyle yeniden karşılaştığımızda başımıza geliyor. Kaçarak kendini kendini iyi hissetmenin tek koşulu dikkatimizi verdiğimiz unsurun derinlerdeki gereksinimlerimize yanıt vermesidir’

Kendini yenilemek için bir şeyler yapmalısın. Düşünsene hep kış mevsimi olduğunu, hep yağmur yağdığını havanın hep soğuk olduğunu. Seni bilmiyorum ama benim güneşe ihtiyacım var, çiçeklere, renklere; bazen yağmura da her mevsime.

Bir alıştırma yapmaya ne dersin? Biraz yürümeye ihtiyacın olduğunda o kadar iyi gelecek ki. Sadece yarım saat ayır kendine. Daha önce hep araçla geçtiğin bir cadde veya sokak olabilir ya da hep telaşla koştur koştur yürüdüğün bir yer. Mekan tamamsa sıra malzemelerde; ihtiyacın olan tek şey cep telefonun ama uçak modunda olmalı. Ah belki bir yandan da müzik dinlersin. Her zaman geçtiğin bu caddede ne yapacaksın peki? Hedefin gözüne güzel görünen şeylerin fotoğrafını çekmen. Köşedeki çiçekçi, duvardaki posterler, kaldırımların deseni, sokak kedisi, başını gökyüzüne çevirdiğinde ağaç dalları, bir ağacın gövdesi belki… acaba kaç tane fotoğraf çektin ve acaba daha önce bunları fark etmiş miydin? Sen bütün bunları yaparken beynin binlerce yeni nöron ağı kurdu bile. Bu sayede düşünce gücünü ve yaratıcılığını geliştirmiş oldun.

Peki bir alıştırma daha? İç sesin olumsuz senaryolarıyla çığlıklar atmaya başladığında o kadar iyi gelecek ki. Seni kaygılandıran bir sınav, görev, tedavi veya bir başarısızlıktan korkuyorsan eğer tam zamanı. Hedefin gerçekten neyi arzuladığını keşfetmen. Çünkü bunu net bir cümleyle dile getirebilmelisin. ‘Sunumda başarılı olmak istiyorum’ gibi. Gözlerini kapat, rahat bir oturuş bul. İlla şu anda aklına gelen meditasyon veya yoga oturuşu olmak zorunda değil, sen nasıl rahat ediyorsan ve neye ihtiyacın varsa öyle otur. Nefes al ve nefes ver. Nefesine odaklan. Nefesini takip et. Sunum yapacağın yeri hayalinde canlandır. Kapıyı açıp içeriye girdiğin andan itibaren tam da nasıl olmasını istiyorsan aynısını yavaş yavaş zihninde yaşa. Prova et. İşte oldu. Bu anın tadını iyice çıkar. Hayal et.

İçindeki bitmek bilmeyen yaz mevsimini keşfetmek için denemekten korkma. Çünkü insanın içinde gerçekten her mevsim var. Soru şu peki ya sen hangi mevsimi tercih ediyorsun?

Yazının devamı...

Duygularının Elinden Tut

12 Şubat 2019

"Kişi gerçeği kalbiyle görür; esas olan gözle görülmeyendir."
Antoine De Saint-Exupery, Küçük Prens

Ben bugün kendime bir telefon konuşmam sonrasında gerçekten dürüst davranmadığımı itiraf ettim. Karşımdaki kişiye ‘İyiyim teşekkürler’ dedikten sonra aslında o an İstanbul’un iş çıkış trafiğinde kurallara uymadan hareket eden bir sürücü sebebiyle gergin; hareketli bir iş günü sonunda yorgun olduğumu görmezden geldim, üstelik belki de empati ve şefkate en çok ihtiyacım olduğunda yaptım bunu. En son ne zaman nasılsın sorusuna iyiyim teşekkürler demeden önce durup gerçekten nasılım diye kendine sordun ve tüm dürüstlüğünle cevap verdin? İlk bakışta duygularımızın zaten ortada olduğu düşünülebilir, ancak üzerinde daha dikkatle ve farkındalıkla durduğumuzda çoğu zaman bir şey hakkında ne hissettiğimizi pek hatırlayamadığımızı ya da bir şey olup bittikten sonra fark ettiğimizi görürüz.

Kendini en son ne zaman kötü hissettin? İstemediğin bir konuşmada, okulda, işte, bir şeyler ters gittiğinde, yapamadığında, eşinle tartışırken, çocuğuna laf geçiremediğinde, arkadaşlarına kendini ifade edemediğinde… peki hadi o ana geri gidelim; hangi duygularla tasvir edebilirsin? Üzgün, mutsuz, keyifsiz, karamsar, umutsuz, yetersiz ve benzeri pek çok olumsuz duygu daha sanırım. Kalbinle gördüğün şey duygularındır; kendini koruyabilmen, güvende olabilmen için temel ihtiyaçlarını karşılamana, hayatta kalabilmene yardımcı olmak için varlar. Her bir duygu belirli bir olay karşısında gösterdiğin işaretlerdir aslında. Doğal olarak bu işaretleri dikkate almalısın.

Olumsuz duygularına yaklaşmayı dene. Ben olumsuz duygulara şefkatle yaklaşmayı 5 yaşında oyunda canı yandığı için ağlayan kendi çocukluğumun elinden tutmaya benzetiyorum. Biliyorum ki canı gerçekten yanmış, yüksek sesle ağlıyor, biraz hırçın ama birazdan şefkatin ve sevginin gücüyle yeniden oyuna dönecek. Önemli olan farkındalıkla kendine yaklaşmak; sorunu fark etmek, sorunu ve acıyı keşfetmek. Pek çok insan olumsuz duyguları ön plana çıkarma konusunda daha katı ama aslında oradaki acı keşfedilmeyi bekleyen bir kaynak gibi. Belki de göz yaşlarını silmen için bekliyordur. Ve belki de bu şefkat bekleyen çocuğun göz yaşlarını silmen için yapman gereken tek şey kendi sesinden, dingin ve yavaş bir şekilde anlaşıldığını duymaktır. Duygularınla dost olmayı denemelisin; evet olumsuz duygularınla bile. Amacımız onları yok etmek, onlarla kavga etmek değil, ellerinden tutmak, kendi elinden tutmak. Kendini görmezden gelmemek, duygularını fark etmek için neler yapabilirsin diye düşünmek, bir şeyler yazıp çizmek bile iyi gelecek.

Duygusal olarak kendinle nasıl ilgileniyorsun? Müzik dinlemek, tatile çıkmak, uçurtma uçurmak, bisiklete binmek, toprağa dokunmak bahçede zaman geçirmek, yeni lezzetler denemek, okumak, yazmak, yoga ve meditasyon yapmak…

Olumlu duygular geliştirmek kendimiz için yapabileceğimiz belki de en şefkat dolu şeydir. Defterime olumlu duygularla ilgili bir not almışım kaynağını eklememişim maalesef ama paylaşmak istiyorum:

Yazının devamı...

Ellerin Sıcak mı?

17 Aralık 2018

Yale Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Lawrence Williams ve John Bargh elleri sıcak olan kişilerin duygusal sıcaklığa da sahip olduklarını keşfetmişlerdir. Kırk bir lisans öğrencisine, deneyi yapan kişiyle birlikte asansörde çıkarken soğuk ya da sıcak kahveyle dolu birer fincan tutmaları söylenmiştir. Daha sonra, çalışma odasında aynı öğrencilerden on farklı kişilik özelliği taşıyan hayali bir kişiyi değerlendirmeleri istenmiştir. Ellerinde sıcak kahveyle dolu fincan tutan kişiler, soğuk kahveyle dolu fincanları tutan kişilere göre daha ılımlı değerlendirmeler yapmışlardır.

İkinci bir çalışmada, katılımcılara ellerinde tuttukları sıcak veya soğuk bir terapötik yastığın ne kadar etkili olabileceğine dair tahminde bulunmaları söylenmiştir. Bu kişilere ayrıca çalışmaya katıldıkları için ödül olarak kendilerinin tüketebilecekleri ya da bir arkadaşlarına verebilecekleri birtakım yiyecekler verilmiştir. Soğuk yastığı tutan katılımcılar verilen ödülü kendilerine saklamayı tercih ederken, sıcak yastığı tutanların ödülü bir arkadaşlarına vermeyi tercih ettiği gözlemlenmiştir.

Görüldüğü kadarıyla, fiziksel sıcaklık zihinsel sıcaklıkla yakından ilintilidir. Bu durum çocukluk döneminde fiziksel sıcaklık ile ilgi görmek arasında bir çağrışın geliştirilmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yakın tarihlerde yapılan araştırmalar, beynin insula bölümünün hem fiziksel hem de psikolojik sıcaklığın algılanmasıyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. O yüzden sıcak bir fincan çay içtiğimizde ya da ılık bir banyo yaptığımızda büyük olasılıkla duygusal anlamda da kendimizi ısıtıyoruz demektir.

‘İşler kötü gittiğinde, yumuşamaktan başka çare yoktur.’

Yazının devamı...

Elbette

18 Kasım 2018

Kocaman bir hafta geçmiş yağmurlu bir İstanbul trafiğinde pazar gecesi eve giderken Candan Erçetin’in Elbette şarkısı çalıyordu ve ben her zamanki gibi ona büyük bir keyifle eşlik ediyordum, o kadar iyi geldi ki. Sanki omuzlarımı hafifletti, sırtımı sıvazladı ve sonra eve geldim; kahve yaptım, müziği açtım işte devamı…

‘’Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa En derin yaralar kapanıyorsa En büyük acılar unutuluyorsa Neden korkulur hayatta söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım Elbette daldan dala konup sonra uçacağım Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım Elbette bazen söyleyip bazen susacağım ’’ Candan Erçetin

Değişmek, gelişmek, seçim yapabilmek ve risk alabilmek… büyük lüks değil mi? Yaşantılara bu kadar açık olmak nasıl bir duygu sence? Hepimizin ihtiyaçları, öncelikleri, düşünceleri, duyguları değişiyor. Mesela bir yıl öncesini hatırla. Acaba neler yaşıyordun? Neyin hayalini kuruyor, kiminleydin? Belki başardın, belki de olmadı. Belki kalabalıktın, belki yalnızsın. Belki yalnızdın, belki de aile kurdun. Belki tek sorumluluğun sendin, belki şimdi ebeveyn oldun. Belki de artık güldüğünde gözlerinin etrafındaki çizgiler daha keskindir. Al eline telefonunu galeriye gir ve geçen yıl bu haftaya geri git. Bak bakalım ekran görüntüleri, çektiğin fotoğraflar neler anlatıyor sana.

İlk bakışta duygularımızın zaten ortada olduğu düşünülebilir. Ancak üzerinde daha dikkatlice durduğunda, çoğunlukla pek çok durumla ilgili yoğun duygumuzun ne olduğunu bilemeyiz, düşünmek veya hissetmek istemeyiz. Açmak istemediğin bir konu, yüzleşmek istemediğin bir hata, duymak istemediğin bir iç ses mesela…

Birey yaşadığı her türlü olumsuz duygu durumu ile sağlıklı bir şekilde baş edebilmek için öz anlayışa sahip olmalıdır.

Öz-anlayış, bireyin acı ve başarısızlık durumlarında kendini eleştirmekten ziyade kendine özenli ve anlayışlı davranması, yaşadığı olumsuz deneyimlerin insanoğlunun yaşamının bir parçası olarak görmesi, olumsuz duygu ve düşüncelerin üstünde fazlaca durmaktansa mantıklı ve gerçekçi bir algı geliştirmesi olarak tanımlanabilir (Neff, 2003a). Acı veren ya da olumsuz olan durumlarla karşılaştığımızda öz-anlayışın üç temel bileşeni ortaya çıkar; a.Kendine şefkat: kişinin kendine karşı eleştirel olmaktan çok anlayışlı olması. b.Ortak paydaşım: kişinin kendi deneyimlerini bireysel olmak yerine tüm insanların yaşadığı ortak tecrübeler olarak görmesi. c.Bilinçli farkındalık: şu anda yaşadığımız üzücü olayları abartılı bir biçimde algılamaktan çok, içinde bulunulan anın farkında olarak, yaşadıklarımızla aşırı özdeşleşmeden kaçarak olumsuz duyguların dengeden tutulmasıdır. (Dr.Zümra Atalay)

Kabul hem hoşa giden hem de gitmeyen deneyimlere karşı açık olmamız; hatalar karşısında kendimize ve diğerlerine acımasız davranmamaktır. Ve burada yazdığım kadar, senin de okuduğun kadar kolay değildir.

Yazının devamı...