DÜSSELDORF GEZİSİ...

24 Mayıs 2019

Cankut Bagana dostumun kurduğu Onur Air ile, bu defa bir uçağının Almanya’da 2004 yılında Manuel Elma ve ortakları tarafından kurulan ve dünyaya gastronomi sektörü için gerekli araç gereç satan GGM Gastro International markasıyla giydirilmesi törenine katıldım. Uçak son derece şık olmuştu fakat en önemli kısım, bu şirketin Türkiye’de yaptırdığı tüm endüstriyel mutfakları dünyaya satması ve bunların parça desteği için kurduğu web sitesi için amazon.com gibi bir dağıtım şirketiyle aynı programı kullandığını görmek oldu.
Bu arada bu gecenin anısına verilen yemek de Düsseldorf’un nehir kenarındaki ünlü lokantası Perla Porto’da oldu. Smokinli şefler, fine dining bir düzen ve Maria Callas’ın sesinden ezgiler vardı. Hem Ren Nehri’ndeki gemi taşımacılığını seyrettim hem de sağımda solumda limanın eski dağ vinçleri, iskele babaları, modern sanat heykelleri ve İtalyan zarafetini...

Tebrik ederim!
Başlangıçlarda gelen İtalyan usulü tabakta ızgara mini kabaklar, bufalo mozarella dilimleri, fesleğen dalları, füme et çeşitleri, marine edilmiş kırmızı kapya biberler ve de zeytinler nefisti... Arkasından ara sıcak olarak safranlı risotto ve ızgara kalamar, ıspanak sote garnitürüyle geldi. Ana yemek olarak mutfak şefi Meksikalı Markos Sara, fırında patates eşliğinde dana pirzola önerdi fakat müdür Gaziantepli İmam Erdoğan’dan aldığım tavsiyeyle mantar soslu fırında levrek filetoyu tercih ettim. Doğru da yapmışım, bu leziz tadı bana 25 yıldır özellikle et ve balık spesiyalleri üzerine çalışan şef yardımcısı Nuri Ramiz hazırladı. Burada tanıdığım gayet güzel İtalyanca konuşan ve 500 kişilik dev bir yiyecek içecek ordusunun başında olan Ali Erdoğan’ı tebrik ederim. Onunla ilgili daha detaylı bir yazıyı, çok yakında sizlerle paylaşacağım...
Gördüğüm şu ki şehirde genç beyaz yakalılar tüm restoran, bar ve kafeleri dolduruyorlar. Daha çok Türk, İtalyan ve Tayland mutfakları revaçta görünüyor. Zaten şehirde alışverişin en önemli dalı, yiyecek içecek kuruluşları... Bu defa bir başka beğendim şehri iki günlük gezim boyunca...

Yazının devamı...

ZEYTİNLİ KÖŞK VE URLA

17 Mayıs 2019

Son yıllarda İzmir, merkezinden çok, etrafındaki ilçelerle ün yapmaya başladı. Çeşme, Seferihisar, Foça ve Urla bunlardan birkaçı... Bu Ege turunda enginar festivalini de bahane ederek, bir arkadaş grubuyla Urla’nın yolunu tuttuk. Aslında kahvaltıya gidiyorduk ve normal bir köşk ve bahçesini beklerken, arabanın otoparka girmesiyle, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe’de elinde dürbünüyle durduğu bir heykel, bizi kendimize getirdi.
Hemen akabinde Atam’ın elinde gümüş başlıklı bastonu, frakı ve tam bir Avrupalı görünüşüyle en çok sevdiğim fotoğrafını gördüm. Düşünün, biraz önce asker üniformasıyla heykeli ve sonra Avrupai bir devlet insanı olduğu fotoğrafı… Bir resim galerisi, burada da Aşık Veysel, Muhammed Ali, Zeki Müren, Kemal Sunal, Adile Naşit tabloları sizi karşılıyor.
Paylaşmayı seviyor
O an karşılaştığım işletmeci Özge Gündüz’e bu eserleri hangi kriterlere göre seçtiklerini soruyorum. Mülkiyeyi dereceyle bitirmiş genç ve başarılı yöneticiden aldığım cevabı aynen yazıyorum: “Tarihin bir noktasına dokunmuş olmak yeterli.”
Ardından “Bütün bunları yapan kim?” diyorum ve buranın sahibinin Turgut Kahraman olduğunu, kendisinin işletme eğitimi aldığını, aslen Antalyalı olup, 40 yıl önce İzmir’e yerleştiğini öğreniyorum. Burayı arazi olarak aldığını ve evinin de tasarımı dahil her şeyin kendisi tarafından yapıldığı gerçeğini duyuyorum. Bahçeye geçince, Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, birçok heykel ve portreye rastlıyorum. Turgut Bey’le buluşup, bir kahve içiyoruz. Bana üç yaşından büyük çocuklar için kurduğu iki seramik sanatçısının görev aldığı atölyesinden, spor tesislerinden, resim ve heykel atölyelerinden bahsediyor. Konuşmasının son cümlesiyse “Paylaşamayacağım hiçbir şeyi sevmem, burada da böyle olmasını istiyorum” oluyor.
Kahvaltı sanatı
Aslında keşke daha geniş yerim olsa, o kadar çok paylaşacak detay var ki bu arazide... Salona geçtiğimde ve kahvaltı sonrası çıktığım pergolada her şey Kahraman yönetimindeki ekibin imalatı. Çini döşeli masalar ve sandalyeler de dahil. Kahvaltı menüsünün başında şu yazıyor. “Kahvaltı güzel, sınırsız kahvaltı ise en güzelidir.”

Yazının devamı...

İZMİR EFES VE SANAT…

10 Mayıs 2019

İstanbul’un tarihi, gezilecek görülecek, şehre mal olmuş mekanlarını, zaman zaman siz değerli okuyucularımla paylaşıyorum.
Bu defa Türkiye’nin en sevdiğim şehirlerinden İzmir’den bahsetmek isterim. Önce biraz eskilere gidelim... 1960’lı yıllara uzandığımızda, İzmir deyince, aklımıza Fuar ve Büyük Efes Oteli gelirdi.
O yıllarda ünlü sahne ve film yıldızlarının konaklamaları, genç playboy’ların aşkları, o dönemin magazin mecmuaları ve gazetelerinde görebileceğiniz fotoğrafların çoğunun, Efes Oteli’nde çekilmesiyle de çok popüler hale gelmiş bir oteldi. 1964 yılında Haftasonu Gazetesi’nin İzmir bölümü, neredeyse İstanbul kadardı. Otelin barı ve roof’u, balo salonu en çok da eylül ayında konuşulurdu. Neden mi? İzmir Enternasyonel Fuarı sırasında İstanbul’un sanayicileri, iş insanları ve sanatçıları orada olurdu.
Turist çekiyor
Sonraki yıllarda otelin eskimesi, Emekli Sandığı’nın konuya ilgisinin azalması ve yeni otellerin açılması, buranın süksesini azalttı ve durdurdu. Böyle uzun yıllar geçti, ta ki Murat Vargı’nın sahibi olduğu MV Holding burayı alana kadar. Eskiye sadık kalınarak muhteşem bir şekilde yenilendi ve bir çağdaş müzeye çevrildi. Hakikaten otelin her noktası ayrı bir sergi alanı gibi, bazı salonlardaysa daha çok modern sanat eserleri yer alıyor. Ulu ağaçlarla dolu bahçeyi de Fernando Botero’nun Atlı Adam Heykeli (1992) tamamlıyor.
Gelelim lobiye, favorim Varol Topaç’ın ‘bir-lik’ isimli hareketli duvar yapıtı. Kongre Merkezi’nin giriş katındaki Sadi Çalık’ın ‘Efesli Artemis’ heykelinin replikası ve de ikinci kattaki Beril Anılmert’in ‘Kırılma, Dağılma ve Parçalanma’ adlı tablosu.
Otelin başarılı genel müdürü, gerçek bir turizm duayeni ve fahri İzmir tanıtım elçisi Rıza Elibol ile sohbetlerimizde, yılda iki kere sanatsal etkinlikler, sergiler ve söyleşiler yaptıklarını öğrendim. Çok sayıda kişinin sırf bu eserleri görmek maksadıyla gelip, oteli gezdiğini de sözlerine ekledi.

Yazının devamı...

BODRUM YAZA HAZIR!

3 Mayıs 2019

Her ne kadar İngilizler ve Fransızlar yerine, son zamanlarda Araplar ve Asya ülkelerinin vatandaşları Bodrum turizmine katkı verseler de, Türkiye’nin göz bebeği olan yarımada turizm açısından sıkıntılı, yağmurlu, selli ve fırtınalı bir kış geçirdi. Şimdilerde hummalı bir faaliyet var. Yer yer temizleniyor, boyanıyor, yavaş yavaş kiralık/satılık dükkan levhaları, yerini marka tabelalarına bırakıyor.
Kahvaltının adresi…
Jupiter Group Bodrum’da Göltürkbükü’nde Bozukbağ isimli bir kahvaltı mekanı projesiyle karşımızda, 12 dönümlük arazide mandalina, portakal, zeytin ve nar ağaçları içisinde kurulacak tesiste, iki ayrı bölüm olacak. Biri çocuklu misafirler için oyun parkı da olan bölüm, diğeriyse yetişkinler ve kafa dinlemek isteyen misafirler için daha sakin bir alan olacak. Tayfun Topal, bir süredir vaktini bizzat bu arazide geçiriyor, eminim ki Bodrum severler için hoş bir mekan olacak.
Barlar sokağında Babe, bembeyaz dekorasyonuyla bölgenin yenisi... Kendine özgü tatlarıyla adını bu yaz duyuracağa benziyor.
Yine merkezde Cafer Paşa Caddesi’nde İstanbul’un özellikle ekalliyet mensuplarının yaşadığı Pangaltı ve Kurtuluş semtlerindeki meyhanelerin mezeleri, o dönemin tabaklarında, o zamanın dekoru ve de o yılların Türk müziğiyle kapılarını açacakmış. Tevazu adı verilen bu restoran, önümüzdeki günlerde çok konuşulacağa benziyor.
Yalıkavak’ta mandalina, hünnap ve limon ağaçları arasındaki Karski Et Restoranı, sezona iddialı giriyor. Menüsüne Adnan Şen’in kattığı kürek üzerinde dana helva da görücüye çıkaracak.
Kaplankaya’daki Six Senses, bu sene vereceği hizmetlerin yanında, kişiye özel sağlık taraması da yaparak, misafirlerine en uygun görülen terapileri uygulayacak.

Yazının devamı...

BERLİN SEYAHAT NOTLARI…

26 Nisan 2019

Berlin’e ilk defa 1980’li yıllarda İstanbul-Berlin şehir kardeşliği hazırlık toplantıları için gitmiştim. Tabii o günlerde Doğu ve Batı Berlin arasındaki duvarı merak etmiş, ilk olarak oraya koşmuştum. O yıllarda Tegel Havaalanına sadece imtiyazlı hava yollarının uçakları inebiliyordu. Berlin’e seyahat edecekler bazı havaalanlarında inerek uçak değiştirip, Berlin’e ulaşabiliyorlardı. Yine o günlere dönersek, Berlin Almanya içinde yarı özerk şekilde yönetiliyordu. Belediye başkanının unvanı tercüme edildiğinde, ‘Hükmeden Başbakan ve Belediye Başkanı’ gibi enteresan bir sıfat ortaya çıkıyordu. Şehirde asker çoktu, müttefik kuvvetlerin üsleri adeta küçük birer mahalle gibiydi. Şehrin ileri gelenleri ve diplomatlar buralarda sosyalleşiyorlardı.
Doğu ise, daha az ışıklı fakat batıya nazaran makul fiyatlıydı. Sadece bazı taksilerle o tarafa geçilebiliyordu. Konsoloslukta görevli bir arkadaşımla doğuya yemek yemeye gittiğimizde, o yıllardaki hali klasik bir doğu bloku şehriydi, bu arada binaların ihtişamı görülmeye değerdi. Berlin geneline bakacak olursak, gerek başkentliğinde gerekse Almanya’nın en kalabalık şehri olarak kültür alanında çok zengin olduğunu görürüz. Diğer bir husus da tarihi eserlerin, yapıtların çok iyi korunmuş ve yeşil alanların geniş olması. Bu yıl turizm fuarının olduğu tarihlerde bu çok sevdiğim şehire gittim, hava da izin verdi ve güneş kendini gösterdi. Kudamm’da birçok defa yürüme şansı buldum. Almanya’nın ünlü sosislerini ve simidini de yedim.
Bir akşam yemeği
Bir akşam davet edildiğimiz Yunan ağırlıklı dünya mutfağından seçmelerinde olduğu Pratirio’da yemek yedik. Aslında bu şık Kıbrıs-Yunan dünya mutfağı karışımı yemekler yapan restoranın sahibi ve mutfak şefi Niko ve eşi her an her yerde hazır ve nazırlar. Misafirler arasında birçok Türk’e rastlamak mümkün zaten Berlin’in tümünde neredeyse Almanlar’dan sonra biz geliyoruz. Kapıdan girince karşılaştığım balık mostrası, çalan müzik ve insanların davranışları hep bana Boğaziçi’nin balık lokantalarını hatırlattı.
Başlangıç olarak aldığımız koyu cacık, tarama, zencefilli humus, kaya koruğu, hellim peyniri, Yunan salatası, hepsi ayrı ayrı lezzetliydi. Arkadan gelen ızgara köfte, fırında sardalye, güveçte karides ve ahtapot bir anda bitiverdi. Ana yemek olarak herkes farklı bir tatta karar kıldı. Ben nane ve yoğurt soslu Yunan köftesi yedim ve gayet hoştu. Tercih etmeyenler otlu tereyağı ve sebze eşliğinde gelen Arjantin sığır fileto ızgarasını da beğendi.
Tatlılarda ise baklava ve çikolatalı tart başarılıydı. Tabii Berlin ölçeğinde Pannacotta da denenebilir. 1950’lerden kalma bir benzin istasyonunda hizmet veren restoranın enteresan bir müdavim profili var. Hiç menü istememelerinden ve daha oturur oturmaz içkilerinin geliyor olmasından bu sonuca vardım. Berlin’e yolunuz düşerse, gidebileceğimiz makul fiyatlı, şık ve eğlenceli bir restoran Pratirio...
Berlin’de Antalya tanıtımı

Yazının devamı...

KEYİFLİ BİR TAKSİM SOHBETİ...

19 Nisan 2019

Taksim’de Lamartin Caddesi’ndeki bir eve gelmişim hayata “Merhaba” dediğim gün... Nişantaşı ve Beyoğlu yolculuğum çok kısa sürmüş sonra da emeklemem, Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelinin önünde ilk kez selam vermem ve rahmetli anneciğimle Taksim Parkı’nda oynamam, ben hatırlamasam da bana anlatılan
detaylardı.
Yıllar yıllar geçti İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görev yaptığım zamanlarda hayatımı kolaylaştıran, İstanbul’un misafirlerine en iyi şekilde ev sahipliği yapan Ünsal Şınık ile Elit World Otelleri’nin Taksim’deki kompleksinde bir araya geldik. İstanbul’daki otellerin alakart restoranlarının belli bir seviyede olduğu düşünülür. Ben de aynı düşünceyle kış bahçesindeki masaya oturdum. Sağımda muhteşem kuyruklu bir Steinway piyano, solumda perişan haldeki Şehit Muhtar Sokak, çöpler ve dilenciler yani tam bir paradoks...
Tek kelimeyle ‘enfes’...
Dönelim biz masamıza, ilk gelen bir resim gibi şahane renklerdeki zeytinyağlı tabağına bayıldım. İçinde bildiğimiz mevsim sebzelerinden zeytinyağlıların dışında, Ermeni pilakisi, fındıklı haydari ve biber dolması vardı. Hepsi son derece leziz ve tazeydi. Ardından Norveç somonunu tattık. Baharatlarla kaplanmış bir fileto olarak gelen somon, fesleğenli risotto ve patates püresiyle sunulmuştu.
Tatlı olarak yine bir cümbüş bekliyordu bizi... Vişneli ayva tatlısı, irmik helvası, ananaslı parfe ve karamelli cheesecake’ten birer lokma almasam, hakları kalırdı. Gelen muhteşem yemeklerin hepsi tek kelimeyle enfesti. sorum “Şefi tanımak istiyorum” oldu. Karşıma, 15 yıl Fransız ve Alman şeflerle bire bir çalışmış, yurt dışında uzun yıllar başarılı bir kariyer yakalanmış ve tabii ki Bolulu bir aileden gelme bir şef çıktı. Bir kere daha Ünsal kardeşimi tebrik ediyorum.
Yeni yatırımlar...

Yazının devamı...

KARAKÖY GÜNLÜĞÜ

12 Nisan 2019

Uzun zamandır yolum Karaköy’e düşmüyordu. Doğrusu hem Galata Port inşaatının son durumunu merak ediyordum hem de Mürver’e gitmek arzusundaydım. Bu hafta İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve arkadaşım Necmi Bozantı, buluşmamızı Yenikapı yerine Mürver’e alınca, bir taşla iki kuş vurmuş oldum.
İDO iyi yolda...
Öncelikle kuruluşunda, ilk deniz otobüsünün Norveç’in şirin sahil şehri Bergen’de inşa edilişine, zamanın belediye başkanı Bedrettin Dalan’ın Çaka Bey’i denize indirişine kadar hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Sohbetimiz sırasında deniz otobüslerinin bu yaz yeni destinasyonları ve planları olduğunu öğrenmek beni mutlu etti.
Hem faydalı hem de
İstanbul trafiği için elzem olan bu kuruluşa devletin ve Büyükşehir Belediyesi’nin de destek vermesi gerektiğinin bir defa daha altını çiziyorum bir İstanbullu olarak...
Galata Port projesi
İstanbul’un artık yeniden kaliteli, zengin Avrupalı ve Amerikalı turistleri çekmesi gerekiyor. Şu anda şehirde sahip olduğumuz birbirinden şık, kıymetli, son derece büyük özveri ve profesyonellikle işletilen çok yıldızlı otellerimiz, Kapalıçarşı’mız, Mısır Çarşı’mız rahat bir nefes alsın diye... Bunun yolu Galata Port’un bir an evvel önünün açılması ve yabancı turist gemilerinin destinasyon planına İstanbul’u eklenmesiyle olacaktır. Gördüğüm manzara, doğrusu benim içimi hiç açmadı. 40-50 kişiyle oranın inşaatı daha çok zaman alır her gün bu şekilde çalışılıyorsa, buradan bunu yetkililerin dikkatine sunuyorum.

Yazının devamı...

ROMA NOTLARI…

5 Nisan 2019

Geçtiğimiz hafta sonu Roma’daydım... ‘Turizm mevsimi daha başlamamıştır’ diyordum içimden, uçağımıza check-in yaparken gördüğümüz manzaraysa hepimizi şaşırttı. Roma’ya iki koridorlu büyük bir Türk Hava Yolları uçağıyla gidiyorduk. Neredeyse tam doluydu, vatandaşlarımızdan çok turist yolcular vardı, onurlandık her zamanki gibi...
Fuimicino’da pasaport sırası bir saat kadar sürdü. Trense şehre bizi ayakta götürdü. Neden bu detaylara iniyorum? Mart ayında hava 12 derce, akşamları 3 dereceye düşüyor ama meşhur Fontana die Trevi’ye (Aşk Çeşmesi) yaklaşamıyorsunuz bile... Tabii eğer bir şehir kendi başına yılda 10 milyon üzerinde turist ağırlıyorsa, durup düşünmek ve ders almak lazım.
Üç vazgeçilmezim
Arnavut kaldırımlı dar yollar, dükkanlar, müzeler ve tarihi eserler önündeki kuyruklar her daim mevcut. Bu arada dikkatimi çekti, her önemli noktada tam teçhizatlı askerler otomatik silahlar ve zırhlı araçlarla bekliyorlar. Son derece caydırıcı ve rahatsız edici ama eminim ki mecburlar.
Benim için Roma’nın üç vazgeçilmezi var: Birisi, gün içinde 250 yıllık mazisi olan Cafe Greko’da oturup, kahve içmek; diğeri, kuyrukta bekleyip, Via della Rotonda’daki Cremeria Monte Forte’den bir ev yapımı dondurmayı külahta yemek ve bir de bir barda oturup, bol portakal dilimli ve buzlu Aperol içip, gelen geçeni seyretmek...
Öğle yemeğinde Aşk Çeşmesi’nin yakınındaki 1888’den beri var olan ve dekorasyonuyla çok oynanmamış Pizerrie Ricci’ye gidin mutlaka. Napoli tarzı, hamuru biraz kalın ama gerçek bir lezzet!
Tadına doyulmuyor!

Yazının devamı...