Hrant Dink davası ve AİHM (1)

Eklenme Tarihi20.08.2010 - 1:21-Güncellenme Tarihi20.08.2010 - 1:21

Hrant Dink ailesinin AİHM’de açtığı iki dava ile ilgili olarak hükümetin yaptığı savunma kamuoyunda çok eleştirildi. Savunmanın kamuoyuna yansıması birkaç yönden yararlı oldu. Bir kere Türkiye’nin AİHM’de yaptığı savunmalardaki yapısal bozuklukları ortaya çıkardı. İkincisi, Hrant Dink davalarındaki sorunlara dikkati çekti.
Türkiye AiHM’de en çok davası olan üç devletten biri. Yaklaşık 10 bin bekleyen davası var. Bunlara her yıl yüzlerce yeni dava ekleniyor. Buna karşılık, bu dava yükünü taşıyacak bir örgütlenmesi yok. Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki insan hakları uzmanı hukukçular, kendilerine kadro, makul bir ücret, yükselme olanağı verilmediği için birer birer ayrıldılar. Savunmalar, genel hukuk işlerine bakan hukukçulara kaldı. Onların AİHM konusunda uzmanlaşmaları zaman alacak.
Bunun dışında genç hukukçuların yazdığı görüşleri teknik açıdan denetleyen bir makam yok. Yazılanlar hukuksal bir süzgeçten geçmeden AİHM’ye gönderilmekte. Hukukçu elbette tek başına görüş oluşturmuyor. Adalet Bakanlığı ve diğer ilgili makamlardan görüş aldıktan sonra savunmayı yazıyor. Ama bu yeterli değil.
Devletin mahkûm olacağı belli olan birçok dava dostane çözümle sonuçlandırılabilir. Buna karar verecek olan bir Dostane Çözüm Kurulu var. Kurul karar makamı ama hukuki statüsü yok. Kurul ile ilgili gerekli hukuksal düzenlemeyi bir an önce yapmak gerekiyor. Kurul oybirliği ile karar alıyor. Sonuçlara bakarsak Kurul’un dostane çözüm konusunda karar almasının güç olduğu görülüyor.
Oysa örneğin tutuklulukla ilgili olarak AİHM’den çıkan çok sayıda ihlal kararından anlaşılıyor ki, Türkiye’de yasa ve uygulama ile AİHM kararları arasında bir uyumsuzluk var. Bu uyumsuzluğu Anayasa’nın 90. maddesi çerçevesinde ortadan kaldırmak yargının ve yasamanın görevi. Ama yargı çok kere, AİHM içtihadına aykırı bir biçimde, tutukluluğun devamı kararı vermekte ısrar ediyor. O zaman, AİHM’de bu konuda açılan davaları dostane çözümle sona erdirmek en doğru tutum olabilir. Ama böyle olmuyor. İhlal kararı çıkana dek mücadele ediliyor. Bu tutumu akılcı bir yaklaşımla açıklamak olanaksız.
AİHM’deki Hrant Dink davasında Sn. Adalet Bakanı davayı savunulamaz buluyor. Sn. Dışişleri Bakanı böyle bir savunmayı içine sindiremediğini söylüyor. Ama bunlar, AİHM’ye verilen savunmadan hükümetin sorumlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bu dava hükümete böylesine sıkıntı veriyorsa, bir karar çıkmadan davanın sonuçlandırılması yoluna gidilebilir. Bu amaçla iki yol izlenebilir:
a. Hükümet ve davacılar anlaşarak dostane çözüme giderler. Ancak, bunun davaya son vermesi için AİHM tarafından Sözleşme’ye uygun bulunması gerekir. Hrant ailesinin böyle bir anlaşma için bazı koşulları olduğu basında çıktı. Bu koşullardan, Cumhurbaşkanı’nın Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçirmesi, cinayette ihmalleri olan kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılması yerine getirilebilir istemler. Başka bir koşul olan Hrant Dink’in TCK 301. maddeden aldığı cezanın yargı yolu ile düzeltilmesi güç gözüküyor. Hrant Dink öldüğünden dava düşmüş durumda. Ayrıca, karar Yargıtay Genel Kurulu tarafından onaylanmış. Ancak, Hükümet özür dileyebilir.
b. Dostane çözüm konusunda bir anlaşma sağlanamıyorsa, hükümet tek yanlı bir beyanda bulunabilir. Bu beyanda, her iki davada da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğini kabul eder ve davacılara tazminat ödemeyi üstlenir. AİHM beyanı yeterli görürse, başvurucuların ‘mağdur’ sıfatı kalmayacağından, bir kararla davayı sona erdirebilir.
Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç şu: Her davada savunma yapmak gerekmez. Bazen savunma yapmak yerine, devletin kusurunu kabul etmesi hem moral, hem de hukuk açısından daha doğru olabilir.
Hrant Dink davasında devletin yaptığı savunmanın içeriğine bundan sonraki yazımda değineceğim.

EtiketlerAnayasa