Rıza Türmen

Rıza Türmen

rturmen@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları
Haberin Devamı

BM Güvenlik Konseyi, 17 Mart günü Libya’yla ilgili olarak 1973 sayılı kararı kabul etti. Bu karar, Arap Ligi Konseyi’nin Libya’da uçuşa yasak bölge ilan edilmesini isteyen kararıyla uyum içinde.
Kararda, derhal ateşkes sağlanması, sivillere karşı saldırıların durdurulması istenmekte, uçuşa yasak bölge oluşturulmakta, BM üyesi devletlerin, sivillerin korunması için Libya’nın işgaline yol açmadan, gereken önlemleri almaları öngörülmekte, Libya’ya uygulanan silah ambargosu güçlendirilmekte, Libya’nın başka ülkelerdeki mal varlığı dondurulmakta.
Güvenlik Konseyi kararından sonra da Libya’da çatışmaların sürmesi üzerine Paris’te AB’nin önde gelen devletleri ile Norveç, Kanada, Katar, Fas, BAE, Irak’ın Başbakan ya da Dışişleri Bakanları, Arap Ligi Genel Sekreteri, AB Dışişleri Bakanı ve BM Genel Sekreteri’nin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı sona ermeden Fransız uçakları Libya’yı bombalamaya başlamıştı bile. Libya’daki hedeflerin havadan ve denizden bombalanması sivillerin korunmasına, uçuşa yasak bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik. Asıl amaç ise Kaddafi’nin gitmesi.
Bu durum bizi, insancıl amaçlarla, bir devletin sınırlarından içeri girerek yapılan bir silahlı müdahalenin ne ölçüde hukuka uygun olduğu sorusuna götürüyor. Bu konuda uluslararası hukukun temel ilkeleri çatışıyor. Bir yanda, BM Yasası’nın 2. maddesinde yer alan, devletlerin egemenliği ve devletlerarası ilişkilerde kuvvet kullanılmaması ilkeleri, öte yanda insan haklarının korunması ilkesi. Ancak kuvvet kullanmama ilkesinin bir istisnası, Güvenlik Konseyi’nin, BM Yasası’nın 39. maddesi gereğince, barışa karşı bir tehdit ya da saldırının var olması durumunda, kuvvet kullanılmasına izin vermesi. Bu çerçevede alınan 1973 sayılı karar, Libya’ya bir silahlı müdahalenin hukuksal zeminini oluşturuyor.
Tartışmalı olan, Güvenlik Konseyi kararı olmadan, insancıl amaçlarla yapılan bir silahlı müdahalenin hukuka uygunluğu. Örneğin, Sırpların Kosova’daki kitlesel insan hakları ihlallerini durdurmak amacıyla, NATO uçaklarının Belgrad’ı bombalamaları bir Güvenlik Konseyi kararına dayanmıyordu. Buna karşın, Türkiye bu operasyona aktif bir biçimde katılmıştı. Güvenlik Konseyi’nin kararının bulunmaması, özellikle insan yaşamının söz konusu olduğu durumlarda, insan haklarının uluslararası hukukun bir parçası olduğu, devletlerin iç işi sayılamayacağı, bunların korunmasının tüm uluslararası toplumun sorumluluğuna girdiği gerçeğini değiştirmiyor. Bosna savaşında, BM üyesi devletler, sivillerin acımasızca öldürülmesine seyirci kalmış, bu konudaki yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdi.
2005 yılında toplanan BM Zirvesi’nde oybirliğiyle alınan bir karara göre, bir devlet kendi vatandaşlarını soykırıma, etnik temizliğe, savaş suçlarına karşı koruyamaz ya da bu suçları kendisi işlerse, uluslararası toplumun, birlikte hareket ederek, o ülkenin vatandaşlarını koruma sorumluluğu doğar.
Libya olayında Türkiye epeyce yalpaladı. Önceleri Libya’ya bir askeri müdahaleye karşı çıkarken, Güvenlik Konseyi kararından sonra tutum değiştirdi. 1973 sayılı kararı desteklediğini açıkladı. Ancak bu değişiklik dünya kamuoyunda Türkiye’nin Kaddafi yanlısı bir tutum izlediği görünümünü ortadan kaldırmadı. Nasıl ki, Türkiye’nin Paris Zirvesi’ne davet edilmemesi bu izlenimin bir sonucu. Şimdi Türkiye, Libya’daki muhalif gruplarla görüşerek kendine yeni bir rol arıyor.
Mısır’da,Tunus’taki olaylar sırasında, liderlere “Sokaktaki halkın istemlerine kulak verin” çağrısı yapan hükümetin, Libya’da sivil halk öldürülürken her türlü askeri müdahaleye karşı çıkması gereksizdi. Nasıl ki, Arap Ligi’nin tutumu ile Güvenlik Konseyi kararı birleşince Türkiye’nin Libya siyasetinin altından halı çekildi.
Londra’da yayımlanan Şark ül Evsat gazetesinde (18. 3. 2011) Tarık el Humayid imzalı bir yazıda şöyle deniyor: “Erdoğan, Libya ve Mısır’da liderlik rolü yani neo-Osmanlıcılık arayarak farklı biçimde hareket etti... Mısır devriminde değişimi destekleyerek Türkiye’nin rolünü güçlendirme fırsatı buldu. Libya’daysa, Kaddafi’nin kendi halkını ezerek galip geleceğine inandığı kesin. Dolayısıyla bölge liderliğine soyunan Erdoğan, Arap-Libya ilişkilerinin kopukluğunda, Libya’nın çözüm babası olmak istiyor... Erdoğan’ın asıl isteği (bölgede) liderlik.” (19 Mart tarihli Radikal)
Türkiye’nin Libya siyasetinin dünyada yarattığı izlenim bu.