İkiyüzlülük dediğimiz

12 Ekim 2019

Bu nefret, ön yargılar, anlayışsızlıklar toplumdan sökülüp atılmadıkça “normalleşme” diye bir şeyin mümkün olmayacağına inanıyorumDaha önce defalarca söyledim ama tekrarlamakta zarar yok, ne kadar çok kütüphane kurarsak o kadar iyi. Kütüphaneler asla önemini kaybetmeyecek, yıllarca sürecek birer hizmettir. Sadece devletin değil ülkemizin önemli sanayi kuruluşlarının da sadece İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi şehirlerde değil birçok şehirde yeni kütüphaneler kurulmasına yardımcı olması gerektiğini düşünüyorum. Bakınız Taksim’de mukim Atatürk Kitaplığı İstanbul’un en yoğun kullanılan kütüphanelerinden biridir ve bu kütüphane Cumhuriyetimizin 50. kuruluş yıldönümü anısına Koç Grubu’nun İstanbul halkına hediyesidir. Bunun örneklerinin mutlaka çoğalması gerekiyor. TÜİK verilerine göre ülkemizde 5 bin kütüphane var ama bunların kaçında yeterli “kütüphaneci” var, kaç tanesi uluslararası standartlarda, emin değilim. Daha önce defalarca söyledim ama tekrarlamakta zarar yok, ne kadar çok kütüphane kurarsak o kadar iyi. Kütüphaneler asla önemini kaybetmeyecek, yıllarca sürecek birer hizmettir. Sadece devletin değil ülkemizin önemli sanayi kuruluşlarının da sadece İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi şehirlerde değil birçok şehirde yeni kütüphaneler kurulmasına yardımcı olması gerektiğini düşünüyorum. Bakınız Taksim’de mukim Atatürk Kitaplığı İstanbul’un en yoğun kullanılan kütüphanelerinden biridir ve bu kütüphane Cumhuriyetimizin 50. kuruluş yıldönümü anısına Koç Grubu’nun İstanbul halkına hediyesidir. Bunun örneklerinin mutlaka çoğalması gerekiyor. TÜİK verilerine göre ülkemizde 5 bin kütüphane var ama bunların kaçında yeterli “kütüphaneci” var, kaç tanesi uluslararası standartlarda, emin değilim. 

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 29 Ekim’de Cumhuriyetimizin kuruluşuna armağan olarak açılması planlanan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Kütüphanesi’ni ziyaret etti. Cumhurbaşkanının ziyaretinden sonra bu konuyla alakalı sosyal medyada yapılan paylaşımları görünce kısa bir an şaşkınlık yaşadım. “Eline kitap hiç yakışmamış”, “Kitapların arka kapaklarına bile bakmıyordu”, “Hayatında hiç kitap okumuş mu acaba?” gibi yorumlar yapıldı. Bu insanların esas niyetlerinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu unuttuğum için de kendime kızdım. Şimdiye kadar bu profile daha fazla aşina olmam gerekirdi.

Geçtiğimiz haftalarda The New York Times’da Alex Marshall imzalı bir haber-yorum yayınlandı Türkiye’nin sanat ortamıyla alakalı olarak. Marshall benden de görüş istedi ama daha sonra yer darlığından dolayı editörü kestiği için benimle alakalı olan kısım bu makalede yer almadı. Zaten görüş verirken de bunun olabileceğini biliyordum.

Sonuç itibarıyla haberde görüşlerine yer verilenlerden bazıları da yazının kötü niyetle kaleme alınmış olduğu konusunda benimle hemfikirdi. İlgilisi internetten yazıyı okuyabilir. İşte bu yazıda da demin bahsettiğim ön yargıların, Erdoğan düşmanlığının benzerlerini görmek mümkün.

Yazının devamı...

Gördüm görmez olaydım

5 Ekim 2019

Sosyal medyada karşıma çıkan “Uluslararası International İstanbul Bienali”ni merak ettim, ön yargılarımı bir tarafa bırakıp hemen ziyarete gittim.Bazı kelimeler vardır zamanla anlamlarını ve kullanım şekillerini kaybederler. Örneğin 20. yüzyılın başındaki “apartman”la bugünkü “apartman” arasında bariz bir nitelik farkı var. Ya da gene mimariden gidecek olursak rezidans da benzer durumdadır. Benzer bir durumu bienal kelimesi için de geçerli. Malumunuz İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl 16. kez düzenlenen bir bienale ev sahipliği yapıyor İstanbul. Önümüzdeki yıl da 5. kez düzenlenecek Tasarım Bienali var. Medyada pek yer almasa da başka bir bienal daha düzenlendi: “Uluslararası International İstanbul Bienali”. Sosyal medyada karşıma çıkan bienali merak edip, ön yargılarımı bir tarafa bırakıp hemen ziyarete gittim. Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde (Maksem) 9-30 Eylül tarihleri arasında düzenlenen bienalden etkilenmemek için web sitesine, hakkında çıkan haberlere bile bakmadım.
Tanıtım metni yoktu
Bu yazıyı yazmaksa bienal bittikten sonra nasip oldu. Girişte bir afiş karşılıyor, afişte Şişli ve Beşiktaş belediyelerinin logoları vardı. Normaldir. Sponsor olmuşlardır. İçeri girer girmez gözlerim bir broşür, tanıtım metni aradı. Ama maalesef yoktu. Bunun yerine ziyaretçilere İstanbul Gazetesi’nden (Bu gazeteyi bilmemek benim kabahatim herhalde) Şekip Gümüşkanatlı’nın bienalle alakalı haberinin fotokopisi veriliyordu. İlk şoku orada yaşadım. Fazla ciddiyetsiz geldi. Haberi okuyunca temanın “Her Zaman, Her Yerde, Her Koşulda Yaratı” olduğunu öğrendim ama sonradan bu bienali düzenleyen ressam Gülsün Erbil’in verdiği bir röportajı izlerken bu bilginin yanlış olduğunu çünkü bu bienalin temasının olmadığını ve hatta küratörünün olmadığını da öğrendim. Hemen gene TDK’ya başvuralım bakalım küratör ne demekmiş: Müze, kütüphane, sergi, hayvanat bahçesi vb.ni yöneten ve etkinliklerini düzenleyen yetkili kimse.



Peki bu bienalin küratörü yoksa katılacak kişileri kim seçti? Eserlerin nerede sergileneceğine kim karar verdi? Bu soruların cevabını bulamadım maalesef.

Yazının devamı...

“Mutluluk Resimlerimiz”den Hindistan’a

28 Eylül 2019

Bu hafta köşemde iki sergiden bahsetmek istiyorum. İkisini de ücretsiz olarak gezmeniz mümkün

Nur Koçak Türkiye’de fotogerçeklik akımının ilk temsilcilerinden. SALT Beyoğlu ve SALT Galata’da açılan ve “Mutluluk Resimlerimiz” başlığını taşıyan sergi, sanatçının şimdiye kadar açılan en kapsamlı sergisi. Koçak 1970’li yıllarda devlet bursuyla gittiği Paris’te özellikle kadın dergilerinden ve reklamlardan çokça etkilenir. Hollywood sinemasını ve popüler kültür yaygınlaşmasını eleştirel bir gözle ele alarak ilk bakışta fotoğraf zannedilebilen “gerçeklikte” eserler meydana getirir. Tuval üzerine akrilikle çalıştığı 1973 tarihli “La Machine” isimli seri sanatçının Paris yıllarında yaptığı ilk renkli resimlerden meydana geliyor. Bu seride de görebildiğimiz bu erken dönem eserinde Koçak sanayileşme toplumunlarındaki yalnızlaşmayı ve bireyin yabancılaşmasını vurguluyor. İlk resmi 1973 yılındaki Salon d’Automne’da (Sonbahar Salonu) sunulan seri, ertesi yıl Grand Palais’de düzenlenen Salon des Artistes Français sergisinde yer alır. Sergide yer alan ve yine 70’li yıllardaki çalışmalarından olan “Faroche” (Yabanıl), “Vivre” (Yaşamak) ve “Chamade”den oluşan Fetiş Nesne serisi de sergide görebileceğimiz ve sanatçının en dikkat çeken eserlerinden. Bir sergi salonundan çok bir öğrenme ve araştırma mekanı olan SALT Galata’da ise sanatçının akademi yıllarında aldığı eğitim esnasındaki çizimleri yer alıyor. Sanatçının tamamen klasik bir eğitim alırken fotogerçekçiliğe yönelmesini izleyebilmek bu sergiyi önemli kılan hususlardan biri. Sergi 29 Aralık tarihine kadar açık.

En etkileyici sergilerden  

Akbank Sanat’ta resim, heykel, enstalasyon, video, ses ve performans alanlarında çalışan çağdaş bir Hintli sanatçı Sudarshan Shetty’nin Hasan Bülent Kahraman küratörlüğündeki “Öz/Çeviri-m” başlıklı sergisi son zamanlarda beni en etkileyen sergilerden biri oldu. Çağdaş ve/veya modern Hint sanatı hakkında neredeyse hiç bilgim olmadığını bu sergiyi ziyaretim sırasında fark ettim. Hindistan’ın sadece sanatına değil sosyolojine ve modernleşmesine de son derece yabancıyım maalesef. Ama sergiyi gezerken bunun eksikliğini çok hissetmedim. Shetty’nin eserleri sadece kendi coğrafyasına değil herkese hitap ediyor. Evet eserlerinde yerel hafızasına yer veriyor, ama bu eserin anlaşılmasına engel teşkil etmiyor. Küratörün sunuş metninde de belirttiği gibi Shetty’nin yapıtlarında madde, zaman ve bellek bir arada ele alınıyor. Sanatçı zamanın izini ve kırılganlığını ve yok ediciliğini kültürlerin gerçeğinde arıyor. Geri dönüştürülmüş tik ağacı ve buluntu seramiklerden oluşan heykel sizi galerinin girişinde çarpıcı bir biçimde karşılıyor. Gene geri dönüştürülmüş tik ağacının kullanıldığı halı görünümlü heykel de serginin en dikkat çeken eserlerinden. Ayrıca Shetty’nin 2 videosu sanatseverlere sunuluyor. Bu videolardan “Shoonya Ghar”, 60 dakika; “A Song A Story” (Bir Şarkı Bir Hikaye) 24 dakika uzunluğunda. Sadece birini izleyecek vaktiniz varsa benim tavsiyem “Bir Şarkı Bir Hikaye.”

 

Yazının devamı...

Sanat dünyasının hali

14 Eylül 2019

Sanat dünyası pek farkında olmasa da Cumhurbaşkanlığı “İstanbul’u dünyanın sanat başkentine dönüştürenlere teşekkürlerimizle…” mesajıyla bir video yayınladı.

Yıl 2004, aylardan aralık o zaman başbakanlık görevini yürüten R. Tayyip Erdoğan İstanbul Modern’in açılışında şu özeleştiriyi yapıyordu: Siyasetin beslendiği kaynaklar arasında kültürün yerini asla yeterli bulmuyorum. Yıl 2019 bu kez Cumhurbaşkanı olarak şunları söyledi: “İki konuda nispeten hedeflerimizin gerisinde kaldık. Bunlardan biri insan yetiştirme olan eğitim, diğeriyse insanı zenginleştirme olan kültür sanattır. Sorun asla kültür sanata bakışımızda, bu alana verdiğimiz önemde değildir. “

Bu konuşmayı aradan geçen 15 yılından sonra gene modern ve çağdaş sanatın bu kez Anadolu’daki merkezi olmaya aday Odunpazarı Modern Müze’nin (OMM) açılış töreninde yaptı. Anlaşılan o ki Ak Parti kadroları liderinin gerisinde kalıyor, sanat alanında gerekli adımları atamıyor, belki de atılması gereken adımlarla alakalı bir mutabakatın olmaması da bu durumdaki bir etkendir. Bir de belirtmek lazım ki sanat alanında atılması gereken adımlar uzun süreli planlamayı gerektirir. Önümüzde Vehbi Koç Vakfı tarafından kurulan Arter örneği var. Finansal anlamda pek sorun yaşamayan vakıf Arter’i müze haline getirmeyi 2007’de plandı ve aradan geçen 12 yıldan sonra açıldı.

Sanat dünyası pek farkında olmasa da Cumhurbaşkanlığı “İstanbul’u dünyanın sanat başkentine dönüştürenlere teşekkürlerimizle…” mesajıyla bir video yayınladı. Teşekkür edilen kurumlardan bazıları şunlar: İstanbul Bienali, Arter, Contemporary Istanbul, Filmekimi, İstanbul Modern, Sakıp Sabancı Müzesi, Zorlu PSM, Pera Müzesi, Pilevneli Galeri, Elgiz Müzesi.

Teşekkürle karşılanıyor

Yani yapılan etkinlikler yakından takip ediliyor ve bu etkinliklerin oluşturduğu olumlu atmosfer teşekkürle karşılaşıyor. Bundan birkaç ay önce Fazıl Say’ın annesi vefat ettiğinde Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan bir taziye telefonu açtı. Bunun üzerine Fazıl Say, Cumhurbaşkanını konsere davet etti. Cumhurbaşkanı da bu davete icabet ederek Fazıl Say’ı ayakta alkışladı. Sonra sanat dünyasının seküler yobazları devreye girdi. Fazıl Say yaşadıklarına dair düşüncelerini Instagram hesabından aşağıda bir kısmını okuyabileceğiniz şu sözlerle dile getirdi:

- Cumhurbaşkanı’nın geldiği konser, Ankara’da Congresium Konser Salonu’ndaydı, tüm biletleri çoktan tükenmiş bir konserdi. Bunu “Fazıl Say, Saray’da konser verdi” diye manipüle ettiler.

Yazının devamı...

BİZİM DE MÜZEMİZ VAR

7 Eylül 2019

2010 yılından itibaren İstiklal Caddesi’nde galeri olarak faaliyetlerini sürdüren Arter artık yeni adresi olan Dolapdere’de

Basın öngösterimi vesilesiyle keşfetme fırsatı bulduğum müzeyi 13 Eylül’den itibaren sanatseverler de görebilecek. Vehbi Koç Vakfı tarafından kurulan ve çağdaş sanatı merkeze alan müzenin Türkiye’de sanatın daha fazla gündeme gelmesine katkı sağlayacağını düşüyorum. Zaten Arter bu amacını şu sözlerle belirtiyor: Herkes için erişilebilir bir kültür ve yaşam platformu olmak.

Öncelikle bu ölçekte bir çağdaş sanat müzemiz daha önce yoktu. Toplam kapalı alanı yaklaşık 18 bin m2 olan müze 6 kata yayılan 6 galeri ve terasıyla yaklaşık 4 bin m2 sergileme alanına sahip. Bu müzeyle birlikte çağdaş sanata erişimin ve ilginin artacağını düşünüyorum.

Öğrenme programı olacak

Müzeyle alakalı en büyük endişe ve tartışma konusu, bulunduğu lokasyonla alakalıydı. Şehrin merkezine yakın ama biraz da kenarda kalmış bir muhit olan Dolapdere’nin dönüşümünü ve değişimini nasıl etkileyecekti? Arter’in kurucu direktörü Melih Fereli’nin basın toplantısında da belirttiği gibi bunu biraz da zaman gösterecek lakin Arter’in böyle bir amacı ve misyonu bulunmuyor. Amaçlanan mahalenin ve mahallelinin sanatsal anlamdaki dönüşümü.

Müzenin tasarımını yapan dünyaca ünlü mimarlık firması Grimshaw son derece başarılı ve dikkate değer bir proje ortaya koymuş. Sergileri gezdiğimde ise küratöryel yaklaşımın mimariye saygılı bir yaklaşım sergilediğini, boşluk ve doluluk oranları arasında belirgin bir denge kurulduğunu gördüm. Bunda doğal olarak kamuoyuna yeni sunulan bir binayı sunma ve bu binayı da bir sanat eseri olarak konumlandırmanın etkisi olduğunu düşünüyorum.

Arter bir çağdaş sanat müzesi olmasına rağmen diğer sanat dallarına da yer verecek. Sahne sanatları, klasik, çağdaş ve elektronik müzik, film gösterimleri, dijital sanatlar gibi pek çok etkinliğe evsahipliği yapması planlanıyor.

Yazının devamı...

UNUTMA

31 Ağustos 2019

Hafıza 15 Temmuz müzesi, bu topraklarda yaşayan herkesin ara ara gezip görmesi, içinde vakit geçirmesi, böylelikle yaşananları unutmamasına vesile olabilecek bir müze

Geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda Şaban Teoman Duralı Hocamız şunları söylüyor: “Kişiler gibi milletlerin de yatkınlıkları vardır. Özet olarak söyleyeyim. Bizim felsefeye yatkınlığımız yok. Üç aşağı beş yukarı, sıfıra elde var sıfır.”

Son derece çarpıcı, dikkat edilmesi gereken cümleler. Bizim milletimizin baskın özelliklerinden biri de çabuk unutmasıdır. Bu Teoman Hoca’nın değil benim şahsi fikrim. Karışıklık olmasın.

15 Temmuz 2016 tarihinde sadece bu toprakların değil tüm dünyanın en büyük terör saldırısı gerçekleşti. 250’den fazla insanımız bu toprakları yeniden vatan kılmak, esarete, hain terör örgütüne boyun eğmemek için hayatlarını feda etti. Allah hepsinden razı olsun, mekânları cennet olsun. 

Bu yaşananları unutmamak için, hain darbe girşiminin üçüncü yılında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış etkinliğine katıldığı bir müze kapılarını açtı. Bu topraklarda yaşayan herkesin ara ara gezip görmesi, içinde vakit geçirmesi, böylelikle o gece yaşananları unutmamasına vesile olabilecek bir müze: Hafıza 15 Temmuz.

Avrupa yakasından Anadolu yakasına 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nden geçerken hemen köprü çıkışında Şehitler Makamı’nın yanına yapılan müze sizi o güne adeta ışınlıyor. Müzede sergilenen bazı eşyalar şunlar:

Tuğgeneral Semih Terzi’yi vurarak darbenin seyrini değiştiren Astsubay Ömer Halisdemir’in beresi ve kaması ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyonda millete çağrı yaptığı Hande Fırat’a ait cep telefonu, gazi Bilal Özyıldırım’a ait kurşun isabet etmiş motosiklet kaskı, gazi Abdullah Çay’a ait kurşun isabet etmiş anahtar, şehit Necmi Bahadır’a ait kurşun isabet etmiş cüzdan ve fotoğraf, gazi İdris Akdoğan’a ait kurşun isabet etmiş telefon, darbecilerin kullandığı tankların ezdiği otomobil, zarar gören motosiklet, şehitlerin ayakkabıları, darbe teşebbüsünde kullanılan mühimmatlar.

Yazının devamı...

HALUK DURSUN HOCA’NIN ARDINDAN

24 Ağustos 2019

Trafik kazası neticesi aramızdan ayrılan Türkiye’nin önde gelen münevverlerinden Haluk Dursun’un 4. Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni’nde yaptığı konuşması kulaklara küpe olması gereken tespitler ve önerilerle doluydu. İnternetten bulup izlemenizi tavsiye ederim

Türkiye’nin önde gelen münevverlerinden Haluk Dursun Hocamız trafik kazası neticesinde bu dünyadan ayrıldı. Vefatı üzerine konvansiyonel ve sosyal medyada yazılanları birçoğunuz görmüştür. Benim için yıllar önce Topkapı Sarayı’ndaki makam odasını kumrulara terk ederken gösterdiği incelikle hatırlayacağım abidevi bir şahsiyet olarak kalacak.

Vefat ettiği gün Türkiye Yazarlar Birliği öncülüğünde kaymakamlık, belediye, Muş Alparslan Üniversitesi desteğiyle hazırlanan 4. Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni’nde yaptığı konuşması ise kulaklara küpe olması gereken tespitler ve önerilerle doluydu. Bu konuşmayı internetten bulup izlemenizi tavsiye ederim. Dicle Üniversitesi’nde “Siz Dicle’siz bir tarihçisiniz” eleştirisine verdiği “Siz Dicle’nin kuzularısınız ve siz Dicle’nin kuzuları bize emanetsiniz. Haklısınız geç kaldık bu emanete sahip olmakta ama bundan sonra sizinle hep beraber olacağız ve bu bölgede Dicle’nin, Murat’ın, Karasu’nun, Zap Suyu’nun, Aras’ın kuzularını çakallara kaptırmayacağız” cevabı çok mühim.

Sohbet ağırlıklı mekanlar

“Ömer Seyfettin’in ‘Pembe İncili Kaftan’ını da mutlaka okumak lazım. Ömer Seyfettin’siz de bu heyecanın, kendi kültürümüzün eksik kalacağı kanaatini taşıyorum. Ben Feridun Fazıl Tülbentçi’ye de yetiştim. Bir de bu işin söz ve sohbet ustaları var. Eşref Şefik vardı mesela. Bunlardan tarih dinlemek ayrı bir keyifti, akademik kürsülerden dinlemenin dışında çok büyük bir alternatif tarih kültürü ortaya koyuyordu. Biz millet kıraathanelerini kurduk. Şu anda bana göre yapmamız gereken, sohbet ağırlıklı mekanlar kurulmasıdır.”

İnsan ölür kalır eseri

Hoca’yla tanışamamış olanlar onun kitaplarına başvurabilirler. Anılarına yer verdiği “İncir Çekirdeği Hereke’den Çıktım Yola” (Timaş), “Nil’den Tuna’ya Osmanlı”da [Timaş] ise iki büyük nehrin iki ayrı medeniyet, iki ayrı coğrafya, iki ayrı uç gibi değerlendirdiği gezi notlarından oluşuyor. “Osmanlı Coğrafyasına Yolculuk”ta[Timaş] ise üç kıtada unutulan Osmanlı eserlerini bize hatırlatıyor. Benim en sevdiğim ise “İstanbul’da Yaşam Sanatı” [Timaş]. Geçmişe sığınmadan, bugünde yaşayarak ama geçmişi de bilerek İstanbul’da nasıl yaşayabileceğimizi, “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz/Çare ne? Eldekini sevmeliyiz” diyerek 100 yıldır bambaşka bir çehreye kavuşan İstanbul’da nasıl gezebileceğimizi anlatan adeta bir gezi rehberi. 

Yazının devamı...