HALUK DURSUN HOCA’NIN ARDINDAN

24 Ağustos 2019

Trafik kazası neticesi aramızdan ayrılan Türkiye’nin önde gelen münevverlerinden Haluk Dursun’un 4. Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni’nde yaptığı konuşması kulaklara küpe olması gereken tespitler ve önerilerle doluydu. İnternetten bulup izlemenizi tavsiye ederim

Türkiye’nin önde gelen münevverlerinden Haluk Dursun Hocamız trafik kazası neticesinde bu dünyadan ayrıldı. Vefatı üzerine konvansiyonel ve sosyal medyada yazılanları birçoğunuz görmüştür. Benim için yıllar önce Topkapı Sarayı’ndaki makam odasını kumrulara terk ederken gösterdiği incelikle hatırlayacağım abidevi bir şahsiyet olarak kalacak.

Vefat ettiği gün Türkiye Yazarlar Birliği öncülüğünde kaymakamlık, belediye, Muş Alparslan Üniversitesi desteğiyle hazırlanan 4. Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni’nde yaptığı konuşması ise kulaklara küpe olması gereken tespitler ve önerilerle doluydu. Bu konuşmayı internetten bulup izlemenizi tavsiye ederim. Dicle Üniversitesi’nde “Siz Dicle’siz bir tarihçisiniz” eleştirisine verdiği “Siz Dicle’nin kuzularısınız ve siz Dicle’nin kuzuları bize emanetsiniz. Haklısınız geç kaldık bu emanete sahip olmakta ama bundan sonra sizinle hep beraber olacağız ve bu bölgede Dicle’nin, Murat’ın, Karasu’nun, Zap Suyu’nun, Aras’ın kuzularını çakallara kaptırmayacağız” cevabı çok mühim.

Sohbet ağırlıklı mekanlar

“Ömer Seyfettin’in ‘Pembe İncili Kaftan’ını da mutlaka okumak lazım. Ömer Seyfettin’siz de bu heyecanın, kendi kültürümüzün eksik kalacağı kanaatini taşıyorum. Ben Feridun Fazıl Tülbentçi’ye de yetiştim. Bir de bu işin söz ve sohbet ustaları var. Eşref Şefik vardı mesela. Bunlardan tarih dinlemek ayrı bir keyifti, akademik kürsülerden dinlemenin dışında çok büyük bir alternatif tarih kültürü ortaya koyuyordu. Biz millet kıraathanelerini kurduk. Şu anda bana göre yapmamız gereken, sohbet ağırlıklı mekanlar kurulmasıdır.”

İnsan ölür kalır eseri

Hoca’yla tanışamamış olanlar onun kitaplarına başvurabilirler. Anılarına yer verdiği “İncir Çekirdeği Hereke’den Çıktım Yola” (Timaş), “Nil’den Tuna’ya Osmanlı”da [Timaş] ise iki büyük nehrin iki ayrı medeniyet, iki ayrı coğrafya, iki ayrı uç gibi değerlendirdiği gezi notlarından oluşuyor. “Osmanlı Coğrafyasına Yolculuk”ta[Timaş] ise üç kıtada unutulan Osmanlı eserlerini bize hatırlatıyor. Benim en sevdiğim ise “İstanbul’da Yaşam Sanatı” [Timaş]. Geçmişe sığınmadan, bugünde yaşayarak ama geçmişi de bilerek İstanbul’da nasıl yaşayabileceğimizi, “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz/Çare ne? Eldekini sevmeliyiz” diyerek 100 yıldır bambaşka bir çehreye kavuşan İstanbul’da nasıl gezebileceğimizi anlatan adeta bir gezi rehberi. 

Yazının devamı...

Eylülü beklerken

17 Ağustos 2019

Bu yıl eylül hareketliliği sadece İstanbul’da olmayacak. Eylülde bizi bekleyen sergilere ve etkinliklere bakalım.

Sanat dünyasının özellikle plastik sanatların yaz aylarında içinde bulundukları görece sessizlik ortamı eylülle birlikte yerini son derece hareketli günlere bırakacak.

Hiç şüphesiz en çok konuşulacak, tartışılacak olan etkinlik 16. İstanbul Bienali. Bienalin bu edisyonunun teması Yedinci Kıta. Yedinci Kıta bilim insanları tarafından girildiğine inanılan yeni jeolojik çağın anahtar kelimelerinden biri. Bu yeni çağın diğerlerinden en büyük farkı değişimin insan eliyle olması. Okyanusta bugün 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde 7 milyon ton ağırlığında bir atık kütlesi yer alıyor. İşte bu kütleye yedinci kıta deniliyor. Ülkemizde de her geçen gün artan çevre bilinci ve sıfır atık projeleri nedeniyle temanın önceki edisyonlara göre daha geniş kitlenin dikkatini çekeceğini düşünüyorum. Bienalin 3 ana mekanda olacağı duyurulmuştu; Pera Müzesi, Büyükada ve Tersane İstanbul.

Geçtiğimiz günlerde ise Tersane İstanbul’da devam eden inşaat faaliyetlerinin bitmemesi ve binalardaki asbestli malzemelerin temizlik çalışmalarının henüz sona ermemesi nedeniyle başka bir mekanda olacağı, yakın zamanda da bu yeni mekânın duyurulacağı açıklandı. Merakla bekliyorum. Bienalin küratörü Nicolas Bourriaud’nun “İlişkisel Estetik” ve “Postprodüksiyon” isimli kitaplarını okumak yaklaşımı anlamak için faydalı olacaktır.

Uzun zamandır inşaatı devam eden Arter nihayet eylülde açılıyor. Hem mimari yaklaşımıyla binanın kendisi hem de Koç Vakfı koleksiyonunda yer alan eserleri daha büyük alanda ve müze olmak için inşa edilmiş bir binada görmek son derece heyecan verici olacak. Uluslararası alanda ülkemizin adını sanat dünyasında daha bilinir kılacak bu önemli proje için şimdiden oyunun kurallarını değiştireceğini söyleyebiliriz.

Contemporary Istanbul bu yıl 14. kez kapılarını sanat koleksiyonerleri ve sanatseverler için açacak. Geçen sene yaklaşık 75 bin kişinin ziyaret ettiği fuarın bu sene de yoğun ilgi göreceğini, bol bol sosyal medya paylaşımı yapılacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Eskişehir’de açılış

Bu yıl eylül hareketliliği sadece İstanbul’da olmayacak. Eskişehir’de ünlü Japon mimar Kengo Kuma’nın imzasını taşıyan Odunpazarı Modern Müze (OMM) mimar ve koleksiyoner Erol Tabanca kuruculuğunda kapılarını açacak. Anadolu’da açılan ilk modern ve çağdaş sanatlar müzesi olması açısından büyük önem taşıyor.

Yazının devamı...

Yazarların tuhaflıkları

10 Ağustos 2019

John Steinbeck taslaklarını kurşun kalemle yazardı. Charles Dickens yazarken mutlaka masasının her yerde aynı düzende olmasını isterdi

Tanınmış insanların özellikle sanatçıların ve yazarların tuhaflıkları müthiş dikkat çekici bir konudur. Yazarların bazılarının bu tuhaflıkları romanlarından daha enteresan olabilir. İşte hepimizin bildiği tanıdığı bazı yazarların tuhaflıklarından örnekler:

Balzac günde elli fincan kahve tüketirdi. Saat 10 civarında uykuya yatar gece 2’de kalkıp öğleden sonra geç saatlere kadar aralıksız yazardı.

Alexandre Dumas romanlarını büyük boy mavi dosya kağıdına yazardı. Şiirlerinde sarı, makalelerinde ise pembeyi tercih ederdi. Bu renkte kağıt bulamadığında yazmakta sıkıntı yaşardı.

Victor Hugo çalışırken dışarıda hava nasıl olursa olsun pencere mutlaka açık olurdu.

Charles Dickens yazarken mutlaka masasının her yerde aynı düzende olmasını isterdi. Masanın üzerindeki bütün biblolar, süs eşyaları aynı şekilde yer almalıydı. Bu nesneler “fiili yazma işine ara verdiğinde gözlerini dinlendirmeye” yarıyordu. Ayrıca Dickens’ın Grip adında konuşan bir kuzgunu vardı. “Selam ihtiyar” ve “Ben bir iblisim” diyen bu kuşa çok düşkündü.

Marcel Proust için yazmak vazgeçilmezdi. Bunu şu sözleriyle açıklardı: Askerler görevlerini yapıyorlar; onlar gibi savaşamayacağıma göre benim görevim kitabımı yazmak, işimi yapmak. Başka hiçbir şey için zamanım yok” Çoğunlukla yatak odasında vakit geçiren Proust geceleri yazdı, gündüzleri uyudu. Böylelikle bir misafir onu yazmaktan alıkoyamıyordu.

Yazının devamı...

SOSYAL MEDYANIN GÜCÜ

3 Ağustos 2019

Teknolojiyle beraber yaşadığımız dünya ve yaşam biçimimiz de hızla değişiyor. İçinde olduğumuz için maalesef her zaman farkına varamıyoruz

Geçtiğimiz günlerde ailecek yaptığımız şehirlerarası bir yolculuktan önce 7 yaşındaki oğlum Ali Emir kütüphanemden bir CD’yi alarak çantasına koymuş. Arabaya biner binmez bu CD’yi dinlemek istedi. Bir klasik müzik albümüydü. Niçin bunu dinlemek istediğini sorduğumda aldığım cevap beni hayli şaşırttı. Oğlum daha önce hiç CD’den müzik dinlemediğini söyledi.

Geçtiğimiz günlerde Sony Music şirketi ikinci çeyrek rakamlarını açıkladı. Streaming servislerinden yani Apple Music, Spotify, Deezer gibi platformlardan, olan kazancını geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüze 27 artırarak 600 milyon dolardan fazla bir gelir elde etmiş.

Yaşam biçimini değiştiriyor

Dünyanın en büyük müzik şirketlerinden bir diğeri olan Universal Music’te de durumun pek farklı olduğunu sanmıyorum. 4-5 yıl önce büyük bir krize giren Universal’in bugünkü değeri yaklaşık 50 milyar dolar. Onun da en büyük gelir kaynaklarından birisi streaming platformları. Teknolojiyle beraber yaşadığımız dünya ve yaşam biçimiz da hızla değişiyor. İçinde olduğumuz için maalesef her zaman farkına varamıyoruz. Sony istediğimiz her zaman yanımızda müzik dinlememize imkan sağlayan Walkman’i piyasa çıkaralı tam 40 yıl oldu. Walkman piyasa çıktığında da benzer bir etkisi vardı. Sadece müzik dinleme biçimimizi değil yaşama biçimizi de değiştirmişti. Müziğin seyyar hale gelmesi bugün müziğin daha çok internet üzerinden dinlemesiyle devam ediyor.

Değişiklik sadece burada değil. Sosyal medya da hayatımızın artık vazgeçilmez bir bölümünü oluşturuyor. Hatırlayın, sosyal medya yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde genel söylem şu şekildeydi: Hayat sosyal medyadaki gibi değil. Bugün de benzer söylemleri az da olsa duymaya devam ediyoruz ama özellikle gençler için hayatın vazgeçilmez bir tarafı sosyal medya. Burada oluşan yeni markalar, bunlar arasında kurumsal firmalar da var bireysel girişimlerle kendi markasını oluşturan gençler de, artık gündeme yön vermeye başlıyor. Konvansiyonel medya hızla güç kaybederken sosyal medya daha da hızlı bir şekilde etkisini artırıyor.

Bu etki kendini sosyolojik bağlamda daha çok hisettiriyor. Örneğin bir yerde haksızlığa uğradığını düşünen birinin attığı tweet yeterince paylaşım alırsa sorunun daha hızlı çözüldüğü ya da yaşanan toplumsal bir olayla alakalı sosyal medyada gösterilen tepkilerin çığ gibi büyüyebildiği ve karar alıcıların buna göre kararlar alabildiklerini görüyoruz.    Siyasetin doğrudan işleyişiyle alakalı sosyal medyanın etkisi hâlâ birinci sırada değil ama yakın zamanda bunu görmenin hiç de şaşırtıcı olmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazının devamı...

Kitap yerleştirme sanatı

27 Temmuz 2019

Perec kitaplığı yerleştirmeye dair bir takım ipuçları veriyor lakin kesin bir yol göster(e)miyor çünkü bu işin kesin bir yolu yok.

Geçtiğimiz haftalarda bir kitapseverin başına gelecek en zorlu süreçlerden birini yaşadım. Kitaplığımı düzenlemeye başladım. Benim gibi kitaplığına sürekli olarak yeni kitaplar katan birinin zaman zaman bunu yapması gerekiyor. Tavana kadar yükselen kitap kulelerini düzenlemenin, yeni bir kitaplık sipariş ederek var olanları bu yeni kitaplıklara yerleştirmenin son derece yorucu olduğunu unutmuşum.

Kitaplığa el atınca doğal olarak bazı kitapları çıkartmak da gerekebiliyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi yer sıkıntısı. İstediğiniz kadar kitabı tasnif edip saklayabilecek yere sahip olmak hâlâ lüks. İkincisi ise bazı kitaplara artık ihtiyaç duyma ihtimalinizin çok düşük olması. Kitaplığı yerleştirirkenarayıp da bulamadığım, tam da bu sebepten ikinci kez satın aldığım kitaplarla da karşılaştım.

Kitaplıkta bulamadığım, yeni baskısı olmadığı için tekrar da alamadığım, Enis Batur’un ‘90’lı yıllarda Doğan Kardeş Kitaplığı’ndan çıkan “Gütenberg Gökadasına Gezi” içinde yer alan bir makalenin derdime derman olabileceğini biliyordum. Bu yazının başlığı da olan bu makalenin yazarı Georges Perec. 2. Cihan Harbi sonrası Fransız edebiyatının renkli simalarından biri olan Perec’in hiç e harfi kullanmadan (aynı şekilde Türkçeye de başarılı bir şekilde çeviril(e)bilen) yazdığı “Kayboluş” ona haklı bir ün getirdi.

Kitaplarla haşır neşir olanların birbirinin halinden anlayacağını biliyorum. Örneğin polisiye roman söz konusu olduğunda başvurulması gereken ilk isim olan Erol Üyepazarcı’nın kitaplarının bir kısmını banyo dolaplarında muhafaza ediyor olması benim için hep bir uyarı niteliğindedir.

Perec bahsettiğim yazısında kitaplığı yerleştirmeye dair bir takım ipuçları veriyor lakin kesin bir yol göster(e)miyor çünkü bu işin kesin bir yolu yok. Perec’in önerilerinden bazıları şu şekilde:

Alfabetik, kıtalara ya da ülkelere göre, renge göre, alınış tarihine göre,yayımlanış tarihine göre, boyutlarına göre, türlere göre, büyük edebi dönemlere göre, dillere göre, okuma önceliklerine göre, ciltlere göre, dizilere göre.

Olumlu bir örnek

Yazının devamı...

SOSYAL MEDYA DİYETİM

20 Temmuz 2019

İlk adım olarak cep telefonumdan Twitter ve Instagram uygulamalarını sildim

Bir müddettir sosyal medya diyeti uygulamaya çalışıyorum. Twitter ve Instagram başta olmak üzere mümkün olduğunca az vakit geçirmeye çalışıyorum sosyal medyada. 2019 yılında bir gazeteci olarak sosyal medyadan tamamen vazgeçemeyeceğimin bilincindeyim lakin mümkün olduğunca az kullanmayı bir seçenek ya da şans olarak görüyorum.

İlk adım olarak cep telefonumdan bu iki mecranın uygulamalarını sildim. Böylelikle elim sürekli telefonuma gittiğinde umduğumu bulamıyorum ve zamanla elim daha az gidiyor. Bunun neticesinde bazı konulara dair geç bilgi sahibi olabiliyorum ama sürekli yanlış ve bilinçli olarak birilerince yönlendirilmeye çalışılan algı operasyonlarına maruz kalmaktan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden bazı gazetelerin internet sitelerinin Mehmet Şevket Eygi’nin vefatının ardından “gerici yazar” yakıştırmasını yaptıklarını geç gördüm.

İyi bir iz bırakmak

Sürekli yaftalanmaktan, sanatçıların ortaya koydukları eserlerden dolayı değil ideolojilerinden dolayı eleştirildiklerinden, gazetecilik ilkelerinden bahsedenlerin gerçek yüzlerini ortaya koyması açısından son derece dikkat çekici bir olaydır bu. Medyamızın, sanat dünyamızın, düşünce dünyamızın içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermesi bakımından önemlidir.

Hiç hoşlanmadıkları bir yazar söz konusu olduğunda maskelerin nasıl düştüğünü vefatından sonra bile bize öğretmeye devam eden Mehmet Şevket Eygi’ye Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Birkaç kez çeşitli ortamlarda konuşlamalarını dinleme fırsatı bulduğum ama hiç baş başa görüşemediğim tam bir İstanbul beyefendisiydi Eygi. İdeolojik farklılıkları bir tarafa bırakarak Eygi hakkında son derece samimi bir yazı kaleme alan odatv yazarı Halit Kakınç örneği de Eygi’nin verdiği bir başka dersti bizler için. Eğer siz yaptığınız işi yaparken kendi ideolojiniz dışındaki kişilerle çalışır, onlara saygı duyarsanız iyi bir iz bırakırsınız ve Baki’nin de dediği gibi “Bu kubbede bir hoş sada” bırakabilirsiniz. Hepimiz bunu istemez miyiz? Arkamızdan yapılan hüsn-ü şehadet herkese bir gün lazım olur.

2004’te Kürdistan neredeydi?

Yazının devamı...

Şu bizim sekülerleşme meselesi

13 Temmuz 2019

Volkan Ertit’in yazdığı ve Liberte yayınlarından çıkan “Sekülerleşme Teorisi” başlıklı kitap bize sekülerleşmenin ne olduğu ve olmadığını net bir şekilde anlatıyor.

Birçok yerde sıklıkla karşımıza şu söylem çıkıyor: Türkiye sanıldığının aksine muhafazakarlaşmıyor, sekülerleşiyor. Peki bu söylem ne kadar doğru?

Bu söylemin doğruluğunu tam olarak anlayabilmek için alt metni iyi anlamamız gerekiyor. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Sekülerleşme nedir?

Bir sosyoloji terimi olan sekülerleşmeyle alakalı geçtiğimiz aylarda nihayet Türkçe bir kaynak yayımlandı. Volkan Ertit’in yazdığı ve Liberte yayınlarından çıkan “Sekülerleşme Teorisi” başlıklı kitap bize sekülerleşmenin ne olduğu ve olmadığını net bir şekilde anlatıyor.

Besim F. Dellaloğlu’nun sunuş yazısıyla başlayan kitap 12 bölümden oluşuyor ve son derece akıcı, “akademik dil”den uzak yaklaşımıyla ama akademi sınırları içinde genel okurun rahatlıkla anlayabileceği şekilde yazılmış.

“Sekülerleşme Nedir?”, “Sekülerleşme Ne Değildir?”, “Sekülerleşme Kavramının Tarihi”, “Sekülerleşme Teorisi”, “Sekülerleşme Teorisinin Birinci Ayağı: Bilimsel Gelişmeler”in de aralarında olduğu başlıkları taşıyan bölümlerden beni en çok etkileyen doğal olarak “Türkiye’nin Sekülerleşme Pratiği” oldu. Çünkü kitabın en orijinal ve dikkat çekici bölümü burası.

Sebep değil sonuç

Sekülerleşme genel kanının aksine dinsizleşme ya da inanç karşıtı bir yerde durmuyor. Kitaptan kısa bir alıntıyla izah etmeye çalışayım: “Sekülerleşme, belli bir toplumda belli bir zaman dilimi içerisinde doğaüstü alanın, yani dinin, dinimsi yapıların, halk inançlarının ve diğer tüm öğretilerin bireysel ve toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve gündelik yaşamı şekillendirme güçlerinin azalması demektir”.

Yazının devamı...

Müzelerin sorumlulukları

6 Temmuz 2019

Şehrin en merkezi noktaları yaşanan fiyat artışlarından ve cazibe merkezi olmasından dolayı galeriler gibi sanat kurumlarını ve başka bazı unsurları bünyesinden atıyor. Bu kurumlar bu sefer görece daha ucuz ama merkeze yakın yerlere gidiyorlar.

İngiltere’de her yıl yılın müzesi ödülü veriliyor. Bu yıl Galler’deki St. Fagans Milli Tarih Müzesi (St. Fagans National Museum of History) kazandı bu ödülü.

Bizim için hayal etmesi bile son derece güç bir durum. Her yıl zaten kaç tane müze açılıyor ki Türkiye’de? Sıklıkla her kesimden insan tarafından dile getirilen bir sıkıntı müze eksikliğimiz. Özellikle İstanbul söz konusu olduğunda. Müze açmaya karar verdiğinizde ya da bu alanda bir girişimde bulunduğunuzda müze profesyoneli sıkıntısı da yaşayacağınız bir gerçek. Bu alanda eğitim almak isteyenlerin başvurabilecekleri alan da son derece az. Geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci de bu alandaki eksikliğin farkına vardığını belirterek en kısa sürede Kültür ve Sanat Yönetimi bölümü kuracaklarını belirtti. Önemli bir gelişme.

Sevindirici bir haber

Yıllardır kapalı olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin de önümüzdeki yılın ilk aylarında açılacak olması sevindirici bir haber. Ayrıca müzenin Vasıf Kortun’la olan birlikteliği son derece önemli. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada çağdaş sanat dünyasının en etkin kişilerinden biri olarak gösterilen Vasıf Kortun’un Türk resim tarihinin en önemli eserlerini koleksiyonunda bulunduran müzenin kurucu küratörü olması şahsen beni heyecanlandırıyor.

Koç Grubu da bir laboratuvar gibi planlayarak açtığı Arter’i bir sonraki aşamasına geçiriyor. Eylül ayında Dolapdere’de açılacak müze sanat çevrelerinde merakla bekleniyor.

İstanbul Türkiye’nin sanat merkezi. Ama bu merkezin odak noktası zaman içerisinde değişebiliyor. Bazı semtler sanat merkezlerinin konumlanmasına göre dönüşüm geçirebiliyorlar. Bu değişim sadece Türkiye’de ve/veya İstanbul’da değil bütün dünyada gerçekleşiyor.

Yazının devamı...