Başkanlar yalan söylerse...

Başkanlar yalan söylerse...

       GARİP bir rastlantı sonucu, iki büyük ülkenin başkanlarının yalanı aynı gün (geçtiğimiz pazartesi) ortaya çıktı.
       ABD Başkanı Bill Clinton geçen Ocak ayında, Monica Lewinsky ile ilgili seks skandalının patlak vermesi üzerine, kendi deyişi ile "bu kadınla" hiçbir cinsel ilişkide bulunmadığını söylemişti. Yedi ay sonra Clinton, bu kez "Bayan Lewinsky ile uygunsuz ilişkide" bulunduğunu itiraf etti, karısı Hillary başta olmak üzere "insanları aldattığını" belirtti ve "bu nedenle çok pişmanım" dedi...
       Rusya Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin daha geçen Cuma günü, Rus halkını ekonominin çöküşü üzerinde yatıştırmaya çalışırken, "Kesinlikle devalüasyon olmayacağını" söylemişti. Üç gün sonra, Rus hükümeti, ruble'nin fiili devalüasyonunu da içeren bir dizi sert kararı dünyaya duyurdu...
     Politikacıların, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, yalan söylemeleri görülmemiş bir olay değil. Bu politikacılar, başkanlık koltuğunda otursalar dahi...
     Ancak, çok farklı nitelikte olan bu iki olay şu gerçeği de gözlerin önüne sermiştir: Toplum düzeninin şeffaflaştığı günümüzde, "yalan politikası" artık sökmüyor. "Politikacının yalanı" çok geçmeden ortaya çıkıyor. Sonuçta da "yalanla politikanın yürütülemeyeceği" daha iyi anlaşılıyor...
       * * *
       BU yüzden şimdi iki başkanın da başı iyice dertte. Her ne kadar karşılaştıkları krizi atlatmış görünseler bile...
       Clinton istediği kadar "Başkanların da özel hayatı olur" desin, zamparalığının (bazısına göre edepsizliğinin) "kimseyi ilgilendirmediğini" söylesin, "bu işin kendisi, eşi, kızı ve Allah arasında" kalması gerektiğini savunsun, Amerikan toplumu bu olayı bir çırpıda unutmaya ve Başkan'ı kolayca affetmeye niyetli görünmüyor. Sadece Beyaz Saray'da oturan kişinin ahlak ölçülerini yıkıp çarpık ilişkilere girmesinden ötürü değil. (John Kennedy'den ta 1790'larda Alexander Hamilton'a kadar geçmişte pek çok başkanın "çapkınlıkları" görülmüştür). Manevi değerler üzerindeki "püritanizm"inin yanı sıra, "pragmatizm"i ile de tanınan Amerikan toplumu, belki Clinton'un Monica ile oral seks yapmasını da "devlet işleri"nden ayrı tutacak ve olayın üstüne sünger çekecekti.
     Olayı vahimleştiren ve gündemde tutan husus, Clinton'un yalan söylemesidir. Amerikan toplumu ve özellikle "establishment"i, işin "uçkur" yanını görmezlikten gelse bile, "yalan" tarafını unutmaya veya affetmeye pek razı değil. Diğer bir deyişle Amerikalı için, "Başkan'ın da özel hayatı olabilir", ama "Başkan yalan söylemez"...
       Söylerse işte başı böyle derde girer. Birçok gözlemcinin dediği gibi Clinton'un yalanının ortaya çıkması, "Clinton döneminin sonu" (veya sonunun başlangıcı) anlamına geliyor.
       ABD - ve onunla bütün dünya - daha haftalarca, aylarca bu olayı konuşacak. Yeni ifadeler alınacak, raporlar hazırlanacak, konu Kongre'de tartışılacak, Clinton'un görevine son verilmesi bile gündeme gelecek.
     Bu da sadece Clinton'un değil, ABD'nin saygınlığının ve güvenirliliğinin gölgelenmesi demektir.
       * * *
       YELTSİN'in durumu tabii oldukça farklı. Onun başını derde sokan olay "özel hayatı" ile ilgili değil. Onun sıkıntısı, ülkeyi bir türlü SSCB'nin dağılmasından sonraki sancılardan ve özellikle ekonomik perişanlıktan kurtaramamasından kaynaklanıyor.
     Rus liderininin iktidarda tutunmak için gerçekleri örtbas etme çabaları pek başarılı olmuyor. Nitekim bu haftaki devalüasyon, Yeltsin'in de kredibilitesini adamakıllı düşürdü. O kadar ki, anketlere göre Rus halkının büyük kısmı artık ona güvenmiyor. Muhalifleri onu düşürmek için harekete geçiyor. Dünya - özellikle finans çevreleri - Rusya'nın felakete sürüklenmekte olduğuna ve milyonlarca dolarlık kredilerin dahi onu kurtarmaya yetmeyeceğine inanıyor. Bu durumda Yeltsin'in daha ne kadar iktidarda tutunabileceği sorgulanıyor.
     Garip bir tesadüf ama, Clinton da, Yeltsin de - farklı nedenlerden de olsa - şu sırada ciddi bir güven krizinden muzdaripler...





Yazara E-Posta: s.kohen@milliyet.com.tr