Kapalı kutu açılırken...

Kapalı kutu açılırken...


       Ne Türk - Yunan krizi, ne Türkiye - AB ilişkilerindeki belirsizlik... Ne Ortadoğu'daki gerginlik, ne de Türkiye'yi de içeren yeni terörizm tehdidi...
       Bugün bizden çok uzaklardaki bir diyara, Kuzey Kore'ye uzanacağız.
       Bizi doğrudan ilgilendirmiyor gibi görünse de, bu "gözden ırak" ülkedeki gelişmeler, dünya politikası açısından son derece ilginç ve önemli.
       Uzun yıllardan beri uluslararası camiadan tamamen kopuk olarak yaşayan bu "kapalı kutu", şimdi yavaş yavaş dünyaya açılıyor. Hafta içinde, çoğumuzun adını bile duymamış olduğu başkent Pyongyang'da ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'a kırmızı halıların serilmesi, gözleri - 1950'lerde Türk askerlerinin de karşı cephede savaştığı - Kuzey Kore'ye çevirmiş oldu.
       * * *
     PYONGYANG'ın dışa açılması ve hele bir Amerikan Dışişleri Bakanı'nı ağırlaması, inanılması güç bir gelişme.
       Bunun gerçekleşebileceğini, bırakın geçmiş yıllarda, 2000'in başlarında dahi, kimse tahmin edemezdi. Olaylar öylesine hızlı gelişiyor işte.
       Ben Kuzey Kore'yi 1985'te (ilk Türk gazetecisi olarak) ziyaret ettiğimde, "Milliye"te yayınlanan yazı dizisinde, bu ülkeyi "Kim'in Kapalı Kutusu" olarak nitelendirmiştim.
       Kim, derken Komünist Kore'nin kurucusu ve önderi, Kim İl Sung'u kastediyorum. Halkın "Büyük Lider" diye hitap ettiği Kim İl Sung, aynen Çin'de Mao gibi adeta putlaştırılmıştı. Yedisinden yetmişine tüm Kuzey Koreliler onun düşüncelerini, emirlerini harfiyen yerine getiriyordu. Öylesine sıkı ve disiplinli bir düzen kurulmuştu ülkede. Her şey devletin elinde idi. Her şey Kim'in dediği gibi yapılıyordu. İnsanlar adeta robotlaşmıştı. Dışla temas yoktu. "Her şeyi biz kendi gücümüzle yaparız" sloganı geçerli idi. Halk kendi yağı ile kavruluyordu. (Gerçekten de kavruluyordu!) İnsanlar fakir, fakat gururlu idi. Dükkanlar boştu, ama ordu güçlü idi. Yalnız Güney Kore'yi değil, diğer komşularını ve bölge ülkelerini korkutacak, hatta ABD'yi dahi kaygılandıracak derecede güçlü...
       * * *
     1994'te bir Kim (İl Sung) göçünce, diğer bir Kim (Jong İl) iş başına geçti. Kurulan hanedan sistemi içinde "yumuşak bir geçiş" sağlandı.
       Kim Jong İl, aslında rejimde bir değişiklik yapmadı. İdeoloji aynı. Halk Kim Jong İl'e "Sevgili Lider" sıfatını veriyor. Aynı siyasal, ekonomik ve sosyal düzen devam ediyor. Albright ile Pyongyang'a giden gazetecilerin günlük yaşamla ilgili röportajları, 15 yıl önce gördüklerimin aynen bugün de cari olduğunu gösteriyor.
       Hatta iki yıldır süregelen açlık veya kötü beslenme nedeni ile bu yaşam şekli daha da kötüleşmiş. BM aracılığı ile yapılan yiyecek yardımı olmasa, daha çok kişi ölebilir deniyor.
     Ama buna karşılık, Kuzey Kore yalnız bölgenin değil, dünyanın en büyük askeri güçlerinden biri. Geniş ordusu bir yana, bir de modern silahlar, örneğin uzun menzilli füzeler üretiyor, nükleer potansiyele sahip olmaya çalışıyor.
     İşte, Albright'ı Pyongyang'a gitmeye ve Kim Jong İl'i de ona kırmızı halıları sermeye iten faktör de budur. Yani, ABD, Kuzey Kore'nin (İran, Libya, Pakistan gibi ülkelere sattığı) "dehşet silahları" üretimi ve satışını tehlikeli buluyor ve buna son vermesini istiyor. Kim Jong İl ise, buna karşılık ABD'nin kendisini kara listeden çıkarıp mali yardımla desteklemesini şart koşuyor.
       * * *
     PYONGYANG'daki pazarlığın özü (tabii bu kadar basit olmamakla beraber) bu. Şimdi Başkan Clinton'ın görevinden ayrılmadan Kuzey Kore'ye uzanması bekleniyor.
       Bunda ilginç olan, Kuzey Kore'nin yıllar sonra dünyaya açılması, genç Kim'in küreselleşme akımına ayak uydurması. Önemli olan da tabii bölgede askeri tehdidin ve gerginliğin azalması... Tabii gerçekleşirse...



Yazara E-Posta: skohen@milliyet.com.tr