ABD’de Basseley Nakoula adındaki Mısırlı Kıpti dalaverecinin “Müslümanların Masumiyeti” başlıklı kısa metrajlı filmi hangi maksatla çevirdiği tam olarak bilinmiyor. Bu konu her türlü tahmin ve faraziyeye müsait.
Rezil filmin Arap ve İslam dünyasında yol açtığı tepkinin nedenlerini anlamak ve olası sonuçlarını kestirmek ise zor değil. Nitekim bu konuda çeşitli değerlendirmeler yapılıyor.

Tepkilerin en şiddetlisi Libya’da Bingazi’deki ABD Başkonsolosluğu’nu hedef aldı ve bu ülkedeki Amerikan Büyükelçisi’nin ve diğer 3 diplomatın hayatına mal oldu. Bu olay, anında Tunus’tan Yemen’e, Mısır’dan Sudan’a kadar Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında bir domino etkisi yaptı ve hızla yayıldı.

Bu şiddet dalgası sadece ABD ve Batılı ülkelerin diplomatik temsilciliklerine yönelmekle kalmadı, aynı zamanda saldırıları engellemeye çalışan polis güçleriyle göstericiler arasında kanlı çatışmalara yol açtı.
Daha önemlisi bu lanetli film, bölgesel ve hatta küresel dengeleri değiştirebilecek siyasi sarsıntılar yarattı...

Hz. Muhammed’e ve İslam’a hakaret eden böyle bir filmin İslam dünyasını ayağa kaldıracağı belliydi. Daha önce Danimarka’daki karikatür krizi ve ABD’deki bir eyalette Kuran’ı Kerim’in yakılması olayı, İslam aleminin hassasiyetini yeterince göstermişti. Dini ve peygamberi küçük düşüren ve geniş kitleleri rencide eden yayınları ve eylemleri, özgürlük gerekçesi ile savunmanın ne kadar geçersiz olduğu hala anlaşılmadı mı?

Bu talihsiz olay, ne yazık ki tepkinin çığırından çıkmasına ve şiddete bürünmesine yol açtı. Bunda, Arap Baharı’nın sağladığı daha özgür ortamdan yararlanmak isteyen radikal İslami grupların rolü var. Libya’daki kanlı saldırı bunu açıkça gösteriyor.
Tunus’tan Mısır’a kadar (çoğu Müslüman Kardeşler ağırlıklı) yeni rejimlerin henüz işbaşına geçtiği ülkelerde, radikal grupların, şiddeti mubah görmesi ve devlet otoritesine de karşı çıkması, iktidardakileri zor duruma düşürüyor. Örneğin Mısır’da Cumhurbaşkanı Mursi bir yandan radikal Selefilerin ve Müslüman Kardeşler’in tabanının, diğer yandan da ABD’nin ve Batı’nın baskısı altında zorlanıyor...
Protestoların bu kadar yayılmasının ve şiddete dönüşmesinin önemli bir nedeni de bu bölge insanlarının derin bir eziklik ve infial duygusu içinde olmalarıdır. Geçmişteki kolonyalizmin kötü izlerine ilaveten son zamanlarda Batı’da İslamofobi akımının yayılması da mevcut öfkeyi ve nefreti körüklüyor.

Kuşkusuz Arap Baharı ülkelerinde insanlar sokaklara döküldükleri zaman, amaçları özgürlüğü, demokrasiyi, adaleti ve daha rahat bir yaşamı getirmekti. Bu yönde tam adımlar atılırken, bu ülkelerde aşırı akımların öne çıkması her şeyden önce işe yeni başlayan yönetimleri bir açmaza sürüklüyor.

Lanetli film, aslında Başkan Obama için de büyük bir talihsizlik. Obama daha 2009 yılında Kahire’yi ziyaretinde İslam dünyasına seslenmiş ve İslam ile Batı arasında yeni bir anlayış ve yakınlaşma çağrısı yapmıştı. Obama Arap Baharı’na da tam desteğini vermiş, Trablus’ta ve Kahire’de diktatörlüğün devrilmesine katkıda bulunmuştur. Şimdi birçok Amerikalı bu ülkelerdeki ABD karşıtlığından derin hayal kırıklığı duyuyor, kimileri de -tam seçim arifesinde- Obama’ya kızıyor.

Sonuçta ABD’nin şimdi Arap-İslam dünyasıyla ilişkileri, Obama yönetiminin umutlarının aksine, sıkıntılı ve gergin bir döneme giriyor.
Gelinen noktada temenni edilmesi gereken şey, bundan sonraki olayların Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” senaryosuna doğru yönelmemesi ve sağduyunun hakim olup, farklı dinler ve inançlar arasında hep sözü edilen yakınlaşmanın gerçekleşmesidir... Bu bağlamda Türkiye’nin yapıcı bir rol oynaması mümkün...