Sondaj krizi

Türkiye Doğu Akdeniz’de giriştiği doğal gaz sondaj çalışmalarını bütün olumsuz dış tepkilere rağmen sürdürmeye kararlı.

Ankara’da yapılan resmi açıklamalar hep bu yönde.

Kıbrıs’ın batısına gönderilen “Fatih” gemisinden sonra, geçen hafta sonu bu kez adanın Doğu bölgesine sevk edilen “Yavuz”un çalışmalara başlamasıyla, “sondaj krizi” yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor.

Ankara, bu çalışmaları sürdürme hakkını savunurken, şimdi Kıbrıs Rum Yönetimi’nden yana çıkan birtakım ülkelerle karşı karşıya geliyor.

Bu güçlerin arasında AB’den ABD’ye Rusya’dan Mısır’a kadar çeşitli ülkeler var.

Genelde bu ülkeler, Türkiye’nin giriştiği bu çalışmaları, “Kıbrıs Devleti”nin egemenliğinin ihlali olarak sayıyor ve bu faaliyetin durdurulmasını istiyorlar.

Avrupa Birliği bu konuda sadece bir eleştiri veya kınamayla yetinmeyip Türkiye’yi bu işten vazgeçirmek amacıyla bazı ekonomik yaptırımlar uygulamayı da düşünüyor. Nitekim bu yönde hazırlanan bir karar taslağının önümüzdeki hafta AB Bakanlar Konseyi’nin önüne gelmesi söz konusu.

Neden taraf tutuyorlar?

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu meselede oldukça geniş bir destek görmesinin başlıca nedeni, uluslararası camianın onu “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin meşru temsilcisi olarak tanımasıdır.

Diğer bir deyişle, Kıbrıs tek devlet olarak görülüyor, dolayısıyla, tüm egemenlik haklarının sahibi sayılıyor. KKTC’nin varlığı ise tanınmıyor ve dolayısıyla onun örneğin sondaj için ruhsat vermek gibi bir hakkının bulunmadığı iddia ediliyor.

Rumların destek görmesinin diğer bir nedeni de AB üyesi olmalarıdır. Bu, Güney Kıbrıs’a Birlik üyelerinin dayanışma içinde arka çıkması avantajını veriyor.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Doğu Akdeniz’deki krizin bu noktaya gelmesinde, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, daha işin başında, Türk tarafını adeta yok sayarak, tek başına hareket etmesi ve doğal gaz arama hakkını sadece kendisinde görmesidir. 2000’lerin başında Kıbrıs açıklarında hidrokarbon kaynakların varlığı tespit edildiğinde, bunun Türk-Rum ortaklarıyla paylaşılacağı ve böylece Kıbrıs meselesinin çözümünün de kolaylaşacağı ümit edilmişti. Ama Rum Yönetimi ada Türklerini ve Türkiye’yi bu çalışmalardan dışlamak için her şeyi yaptı. Bu da Türkiye’yi kendi haklarını korumak için gereken adımları atmak zorunda bıraktı.

Şimdi de Rum Yönetimi, Türkiye’nin girişimlerini sabote etmek için, dış desteğe güvenerek hareket ediyor.

Pratikte ne olur?

Türkiye kendi planına göre sismik faaliyetini sürdürmeye kararlı olduğuna göre, Rum tarafı ne yapacak? Buna engel olmak için “sahada” ne yapabilir? Bu durum bir çatışmaya yol açabilir mi?

Türkiye’nin kararlılığı ve gücü karşısında Rum tarafının bir silahlı çatışmaya yol açabilecek zorlamalara girişmesi pek beklenemez. Velev ki bir çılgınlık veya bir kaza olmasın...

Ama öyle anlaşılıyor ki Rum Yönetimi, destek aldığı dış güçlerin yardımıyla, diplomatik, ekonomik baskılarla Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışacaktır. AB kullanmak istediği enstrümanların başında geliyor. Bunda başarılı olacağı şüpheli. AB’nin Türkiye’yi tamamen karşısına almaktan çekineceği söylenebilir.

Kaldı ki Türkiye’yi bu tür yöntemlerle geri adım atmaya zorlamak, boş bir hayaldir. Böyle bir çatışmacı tutumun kimseye yararı yoktur. Tek çıkar yol, Türk tarafının da paylaşacağı ortak çalışmalar için uzlaşma imkânını aramaktır.