Tehlikeli sular

Olası çatışma işaretleri bu kez denizlerden geliyor.

Bunlardan biri Basra Körfezi. Diğeri de Doğu Akdeniz.

İlginç bir rastlantı: Her iki bölgede eş zamanda tabiri caizse sular ısınıyor.

Birinci olayda ABD ile İran karşı karşıya geliyor. İran nükleer krizinin bir çatışmayla patlak verebileceği yer, Basra Körfezi.

ABD buraya bir uçak gemisiyle bir muhrip ayrıca Patriot füzeleri sevk etti.

İran buna sert bir karşılık veriyor ve stratejik Hürmüz Boğazı’nı kapayacağı tehditlerinde bulunuyor.

Washington’un ve Tahran’ın bu gerginlik ortamında kullandığı dil, sanki iki tarafın da bir savaşa hazırlandığı izlenimini veriyor.

Gerçekten Basra Körfezi’nin kızışan sularında, isteyerek veya kaza sonucu bir silahlı çatışma çıkar mı? Yoksa bütün bu gürültü bir “psikolojik savaş”tan ibaret mi? Bunu önümüzdeki günlerde olayın alacağı seyir daha iyi gösterecek.

Kuşkusuz bu tansiyonun düşmesi, asıl krizin sebeplerine bir çare bulunmasına bağlı.

Açıkçası, krizi esas tetikleyen gelişme, Başkan Trump’ın İran nükleer anlaşmasından tek yanlı çekilmesi ve ekonomik yaptırımlarla sadece İran’ı değil, dünyayı hedef alan bir politika uygulamasıdır. Buna maalesef Avrupalı müttefikler dâhil, hiç kimse “dur” diyemiyor. Dolayısıyla, körfez bölgesinde çatışma tehlikesini önlemek de hiç kolay gözükmüyor.

***

Suların ısınmakta olduğu diğer bölge Doğu Akdeniz.

Burada birçok aktör var ve Türkiye de bunlardan biri.

Burada Türkiye, Kıbrıs Rum Yönetimi’yle doğrudan, diğer bölgesel ülkeler ve küresel güçlerle dolaylı olarak deniz altı hidrokarbon kaynakları konusundaki anlaşmazlıklardan dolayı ciddi bir sürtüşme içinde.

Olayın temelindeki sebep, aslında Doğu Akdeniz’de 10 yıl kadar önce, Kıbrıs Adası’nın güneyindeki sularda enerji yataklarının keşfinden sonra, Rum yönetiminin sondaj faaliyetini tek taraflı yani Türk tarafını baypas ederek yürütmeye kalkışmasıdır.

O zaman böyle bir fikir öne sürülüyordu: Adanın etrafındaki bu enerji zenginliği, Kıbrıs sorununun çözümünü kolaylaştıracak, iki toplum da bundan yararlanacaktı. Ama ne yazık ki sonuç tersine oldu: Müzakerelerde gene anlaşma sağlanamadı ve bu kez bu deniz altı enerji zenginliği, birleştirici değil, zıtlaştırıcı bir faktör oldu.

Rum tarafı Türk varlığını görmezden gelerek kendi başına yabancı şirketlerle anlaştı ve aldığı sonuçlara sahip çıktı.

Tabii KKTC ve özellikle Türkiye boş durmadı ve hakkını aramaya başladı. Bir süredir Ankara da bölgede aramalara girişiyor. Zaman zaman askeri gücünü göstererek karşı tarafın tek yanlı faaliyetini durdurmaya çalışıyor.

Son gelinen noktada Türkiye Doğu Akdeniz’deki arama faaliyetini hızlandırmış durumda. Kıbrıs Rum Yönetimi ise Yunanistan’ın da aktif desteğiyle İsrail, Mısır, Ürdün, ABD ve AB’yi yanına alıyor.

Rum tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin egemen devlet olarak tanınmasının, KKTC’nin ise tanınmamasının avantajını kullanıyor.

Türkiye uluslararası diplomaside karşılaştığı bu zorluğa rağmen, bütün gücüyle Akdeniz’in bu kesiminde giderek ısınmakta olan sularda varlığını ve kararlığını gösteriyor.