Türkiye’nin rolü önemli, ama...

Türk diplomasisinin Lübnan krizini çözmek için, Katar ile birlikte giriştiği inisiyatif, şimdilik beklenen sonucu vermedi.
Yetkililere göre bunu Türkiye’nin üstlendiği misyondan vazgeçtiği ve diplomatik çabalarına sona verdiği şeklinde algılamamak gerek. Ancak öyle anlaşılıyor ki, şu noktada umutlar girişimin başlangıcına göre daha zayıf.
Kuşkusuz bu iyi bir haber değil. Lübnan’daki krizin çözümünün zamana bırakılması çok tehlikeli. Lübnan’ın mozaik yapısı nedeniyle koalisyon hükümetinin çökmesinin yarattığı gerginlik iç karışıklıklara yol açabilir. Bu ise bölgedeki hassas dengeleri altüst edebilir ve çatışma olasılıklarını daha da artırabilir.
Tunus’tan Irak’a, İran’dan İsrail’e kadar, bölgede çeşitli nedenlerle çekişmelerin ve huzursuzlukların tırmandığı bir sırada, Lübnan’ın karışması gerçekten büyük bir tehlike potansiyeli oluşturmaktadır.

Amaç ne?
Türk yetkililere göre, Ankara’nın Lübnan krizinde ön planda sahneye çıkmasının nedeni de, bu konuda duyulan ciddi kaygıdır. Türk diplomasisi, tüm taraflarla olan diyalogu ve genelde sahip olduğu etkinliği ile bu krizin giderilmesinde ve istikrarın korunmasında önemli bir rol oynayabilecek durumda.
Aslında bu, ilgili taraflarca olduğu kadar, dünyaca da kabul ediliyor. “New York Times”ın Türkiye’nin artık “Ortadoğu’nun süper gücü” olduğunu ve bölgesel sorunların çözümünde “dinamik, bağımsız ve kendinden emin” hareket ettiğini belirten yazısı, bunun son örneği.
Kuşkusuz Türkiye’nin bölgesel sorunların çözümü için harcadığı çabaların hepsinde -şu sırada Lübnan meselesinde olduğu gibi- mutlaka başarılı olacağı garantisi yoktur. Nitekim daha önceki bazı inisiyatiflerinden (Suriye-İsrail arabuluculuğu gibi) sonuç alınamamıştı.
Ancak bu tür diplomatik girişimler, Türkiye’nin önemini ve itibarını artırmaktadır. Her ne kadar bir Türk yetkilisinin deyişiyle bütün bu egzersizlerin amacı “dünya sahnesinde görünmek”ten ibaret değilse de, kabul etmeli ki, bu şimdiki hükümetin arzuladığı ve önemsediği bir husustur.
AKP iktidarı özellikle Ortadoğu’da daha aktif bir rol oynamayı ve etkinliğini hissettirmeyi öncelikli dış politika hedefleri arasında sayıyor. Benimsenen “düzen kurucu” misyon kadar, İslam dünyasına karşı duyulan sempati ve dayanışma duygularının da bunda payı var kuşkusuz. Ekonomik ve siyasal gücü ile gerçekten bölgenin bir “süper devleti” durumuna gelmekte olan Türkiye’nin giderek atak davranmasında ve öne çıkmasında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun vizyonunun, kişiliğinin ve hırsının da büyük katkısı olduğu bir gerçek.

Dikkat gerek
Bu politikanın izlenmesinde dikkate alınması gereken bazı hususlar var.
- Birincisi, oynanan rolün abartılmaması gerektiğidir. Türkiye bazı diplomatik müdahalelerinde yalnız değildir. Bölge içi ve dışı güçler de aynı sahnededir. Bazı hallerde Türkiye de “başrol”de değildir.
- İkinci husus, girişimlerin ve rollerin özelliklerine, önemine ve başarı şanslarına göre seçilmesi gereğidir. Yani her olaya “müdahil” olmak şart olmayabilir.
- Üçüncü husus, çözüm arama sürecinde ilgili tarafların herhangi birinin tepkisini çekmemek ve ilişkileri bozacak davranışlarda bulunmamaktadır.
- Nihayet bir başka önemli husus da, Aslı Aydıntaşbaş’ın Lübnan’la ilgili dünkü yazısında belirttiği gibi sadece istikrarın ve düzenin değil, hak ve adaletin de ön planda tutulması gereğidir. Bizce de dış siyasette “real politik” kadar “moral politik” ilkelerine de bağlı kalınmalıdır.